Bir doğum bazen yalnızca bir ailenin hayatını değiştirmez.
Aramaktan Vazgeçtiğimiz Zamanlar Ve Aşık Veysel

Bazen ülkenin geleceğine yeni bir isim eklenir.
Bir dil biraz daha zenginleşir. Bir toprağın hikâyesine yeni bir hikâye katılır. İnsanlık kendisini anlatacak, yeni bir insan kazanır.
Yüz otuz iki yıl önce bugün, Sivas’ın Sivrialan köyünde bir çocuk doğdu.
Adını Veysel koydular.
Ne o küçük köyün insanları biliyordu bir gün onun sesinin bütün Anadolu’ya yayılacağını ne de o çocuğu kucağına alan annesi, oğlunun bir gün bu toprakların en yalın düşüncelerini en yalın sözlerle anlatacağını tahmin edebiliyordu.
Veysel büyüdü.
Dünyayı görme olanağını kaybetti ama insanın içini görmeyi öğrendi.
Toprağı anlattı. Sevgiyi anlattı. Dostluğu, ayrılığı, ölümü, yaşamayı anlattı.
Öyle anlattı ki onun türkülerinde Anadolu kendi sesini duydu.
Bugün onun doğum günü.
Hiç aklıma gelmezdi bu ülkenin iyi eğitim almış üç-beş genciyle yaptığımız bir sohbet ortamında “Kim bu Aşık Veysel Ayhan amca?” diye sorulacağı…
Acaba bugün kaç kişi bu doğum gününü hatırlayacak? Kaç sanat gündeminde adı geçecek?
Kaç evde onun türküleri çalacak? Kaç anne baba çocuğuna bu insanın kim olduğunu anlatacak? Kaç genç, bir insanın görmediği dünyayı nasıl böylesine derinden anlayabildiğini merak edecek?
Bilmiyorum.
Ama biliyorum ki, yalnızca insanları unutmuyoruz, biz hatırlamanın kendisini de unutuyoruz.
Anterograde Amnesia hastalığını hiç duydunuz mu? En azından 2004 yapımı 50 first date (50 ilk öpücük) filmini duymuş ya da izlemişsinizdir. Drew Barrymore’un canlandırdığı Lucy karakteri her sabah uyandığında önceki gün yaşadıklarını unutuyordu. İşte o hastalığın adı…
Düşünün her sabah uyandığınızda dün yok! Sevdiğiniz insanlar, okuduğunuz kitaplar, öğrendiğiniz şeyler, yaptığınız yanlışlar yok! Hepsi silinmiş.
Her sabah hayata yeniden başlıyorsunuz. Güneş doğuyor ve sizin geçmişiniz yok.
Bir insanın ne kadar zavallı kalacağını düşünün.
Aynı yanlışları tekrar edip, aynı yalanlara yeniden inanacaksınız. Aynı acıları yaşayıp, başınıza gelenleri asla anlayamayacaksınız.
Her sabah geçmişimizi biraz daha unutmuş olarak uyanıp, sonra dünyanın neden böyle olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Oysa tarihsel ve kültürel geçmişine ait sıfırlanmış bir hafızayla bugünü yorumlamaya çalışmak, ilk sayfalarını okumadığınız bir romanın son sayfasında katili bulacağınıza inanmak cehaletine benzer…
Hafızası olmayan insanın düşüncesi de topal olur. Olayları değerlendirir ama nedenlerini kavrayamaz. Yargılar verir ama karşılaştırma yapamaz. Çok konuşur ama az şey söyler. En kötüsü de bilmediğini bilmez!
Bugün bir çocuğun okuluna yılda bir milyon lira, bazen daha fazlasını ödemeyi göze alabiliyoruz.
İyi bir okul… Yabancı dil… Uluslararası programlar… Özel dersler… Sınav hazırlıkları… Yurt dışı üniversiteleri… Diplomalar… Sertifikalar… Hayranlık uyandıran özgeçmişler…
Peki bütün bunların sonunda nasıl insanlar yetiştiriyoruz?
Sınav sorularını hızla çözen ama hayatın soruları karşısında susan insanlar mı?
Giderek çocuklarımızın eğitimine servet yatırırken, kültürel birikimine neredeyse hiçbir şey yatırmıyor oluşumuz, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki değil mi?
Çocuklarımızın başarılı olmalarını istiyoruz, ama başarının ne olduğunu ayrımsayacak bir kültür vermiyoruz.
‘Aslıma karışıp / Toprak olunca / Çiçek olur / Mezarımı süslerim’ dizeleriyle karşılaşınca akıllarına Aşık Veysel değil, ‘şair burada ne demek istemiş’ gibi tuhaf sorular geliyor!
Cehaletin bir başka tanımı da çok diploma almış, çok para kazanmış ama hiçbir şeyi bir başka şeyle ilişkilendirmeyi öğrenememiş olmaktır.
Entelektüel olmak, çok şey bilmekten önce, bildiklerin arasında bağ kurabilmektir.
İşte Aşık Veysel, Veyseller bu yüzden önemlidir.
O ve onun ardılları yalnızca saz çalan, güzel türküler söyleyen insanlar değildir.
O ve onlar, Anadolu’nun düşünce tarihinin konuşan damarlarıdır. O türkülerde toprak yalnızca toprak değildir. Emektir… Doğumdur… Ölümdür… Yoksulluktur… Zenginliktir… İnsanın ve hayatın ta kendisidir!
Veysel’in büyüklüğü, karmaşık hakikatleri yalın sözlerle anlatabilmesindedir. Bunu anlayabilmek için de önce Anadolu’yu anlamak gerekir.
Veysel bir dönem Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yaptı. Ahmet Kutsi Tecer gibi aydınların çabasıyla daha geniş kitlelerle buluştu. Sivrialan’dan çıkan o saz ve ses, Cumhuriyet’in kültürel hikayesinin de bir parçası oldu.
Bugün kaybettiğimiz şey biraz da bu karşılaşmalardır.
Âşık Veysel’i tanımadan Anadolu’yu anlayamazsınız. Anadolu’yu anlamadan Türkiye’yi anlayamazsınız. Türkiye’yi anlamadan da dünyanın bu ülkeye neden böyle göründüğünü tam olarak kavrayamazsınız.
Bir de bütün bu kültürel yoksullaşmanın sanat dünyasındaki karşılığı var. Orada da durum pek iç açıcı değil. Artık çoğu zaman bir sanat eserini değil, bir ismi satın alıyoruz.
Bir tiyatro oyununa gidiyoruz; oynanan metnin ne anlattığından önce oyuncunun hangi dizide oynadığını biliyoruz. Bir konserin değerini, müziği niteliğiyle değil, sahnedeki kişinin şöhretiyle ölçüyoruz.
Bir süre sonra alkışladığımız şeyin sanat mı, şöhret mi, reklam mı olduğunu ayırt edemez hâle geliyoruz.
Gürültüye coşku, gösterişe estetik, şöhrete yetenek demeye başlıyoruz.
Daha önce neler söylendiğini, neler yazıldığını, neler bestelendiğini bilmeyen insan, karşısına çıkarılan her şeyi manalı ve anlamlı sanabilir.
Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı‘nı düşünün.
Yıllarca güldük o çocuklara.
Kopyalarına, öğretmenlerle yaşadıkları çatışmalara, edebiyat sözlülerinde içine düştükleri durumlara… Ama Ilgaz’ın asıl alay ettiği şeyi çoğu zaman gözden kaçırdık. O çocuklardan çok, onları öyle yetiştiren eğitim anlayışıydı hicvedilen…
Ezberi bilgi, notu başarı, diplomayı insan yetiştirmenin kanıtı sayan anlayış.
Aradan onlarca yıl geçti.
Acaba biz o sınıftan ne kadar ileri gidebildik?
Ahmet Haşim, O Belde şiirinde şöyle der:
“Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.”
Ne kadar güzel bir cümle.
Melâli…
O ince hüznü.
İnsanın dünyayla arasındaki o açıklanması güç, derin ve kırılgan ilişkiyi…
Bir insanın dünyayı anlamak için yalnızca bugünü bilmesinin yeterli olduğunu düşünenlere bakıyorum.
Ve üzülüyorum ama…
Onlara kim öğretecekti?
Biz değil miydik?
Hangi evde Âşık Veysel’i dinlettik?
Hangi sofrada Yunus Emre’yi konuştuk?
Hangi akşam bir Nazım şiirinin, bir Tanpınar cümlesinin, bir Yaşar Kemal romanının peşine düştük?
Çocuklarımızı dünyanın en iyi okullarına göndermek için uğraşırken, yaşadıkları ülkenin ruhunu tanımalarına ne kadar emek verdik?
Bazen korkuyorum.
Çünkü unutan yalnızca çocuklarımız değil. Önce biz unuttuk.
Onlar bizim unuttuklarımızın içinde büyüdüler.
Onlara kendi unutkanlığımızı da miras bıraktık.
Bugün Âşık Veysel’in doğum günü.
Onun sesi hâlâ bir yerlerde duruyor.
Bir plağın çiziklerinde.
Eski bir radyonun hafızasında.
Bir köy evinin duvarında.
Bir ihtiyarın titreyen dudaklarında.
Belki de bir çocuğun henüz hiç duymadığı bir türkünün ilk notasında…
Âşık Veysel’i kaybetmedik aslında.
Onu aramaktan vazgeçiyoruz.
Ve asıl korkutucu olan bu.
Çünkü bir ülkenin kültürü, büyük sanatçılarını merak etmekten vazgeçtiğinde yoksullaşır.
O zaman geriye gösterişli binalar, pahalı okullar, parlak diplomalar, kalabalık salonlar, bitmek bilmeyen gösteriler kalıyor.
Âşık Veysel’i tanımayan nesle âşinâ değilim.
Ama asıl kızgınlığım o nesle değil. Onu Âşık Veysel’i tanıtmadan, anlatmadan yetiştiren bizlere.
Çünkü bir çocuğun bilmemesi eksikliktir.
Bir toplumun, anne babanın çocuklarına neyi öğretmesi gerektiğini unutması ise felakettir.
Böyle giderse bir gün hepimiz birbirimizi unutacağız.
Sonra kendimizi.
Ve geriye, kim olduğumuzu bile hatırlamadığımız bir memleket kalacak.
Tiyatrosever, tiyatro yazısı bekleyen dostlarım affetsin; o tiyatronun seyircisinin neden kaybolduğunu yazdım bu hafta…
Haftaya söz, üçüncü zilden sonra görüşürüz.



