Avrupa’nın refah düzeni uzun süre üç dayanağa yaslandı; Ucuz enerji, ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesi ve ucuz borçlanma. Şimdi üçü birden sarsılıyor ve bunun faturası, Avrupa’da yaşayan orta ve alt sınıfı vuruyor. Avrupa’da ortalama bir insanın en büyük kabusu, başını sokacak bir ev bulabilmek. Bu kabus artık sokakta. Son haftalarda İspanya’da onbinlerce kişi kiraların düşmesi için yürüdü, Fransa’da liseliler okullarını ablukaya aldı, Milano’da yüzlerce genç polisle çatıştı, Lizbon’un meydanlarında çadırlar kuruldu.
Avrupa’nın Üç Dayanağı Çatırdıyor

Avrupa’da devlete karşı öfke giderek artıyor. İspanya ve Portekiz’de kira ve ev fiyatları, Fransa ve İtalya’da geçim maliyeti, düşük ücretler ve çöken kamu hizmetleri. Ama ortak payda aynı. Yaşamanın maliyeti, insanların kazandığından hızlı artıyor. Ev ise bu öfkenin en görünür yüzü.
Bu öfkenin adresi giderek netleşiyor. Birkaç on yıl öncesine kadar egemen inanç, devletin küçülmesini ve piyasayı rahat bırakmasını söylüyordu. Fiyatlar, arz ve talep kendi dengesini bulacaktı. Bugün aynı kıtada, o piyasanın faturasını ödemekten bıkan kalabalıklar tam tersini istiyor. Kira indirimi, kamu konutu, okul bütçesi, sağlık. Sorun şu ki devletin eli kolu bağlı, çünkü refah düzenini ayakta tutan üç dayanak da artık yerinde değil.
Birincisi enerji. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından megavatsaati 300 avroyu aşan doğal gaz, 2026’ya girerken 30 avronun altına inmişti; ABD ve İsrail’in Şubat sonunda İran’a saldırmasıyla vadeli gaz fiyatları yaklaşık üçte bir arttı. İkincisi güvenlik. Trump’ın baskısıyla NATO müttefikleri 2035’e kadar ekonomilerinin %5’ini savunma ve güvenliğe ayırmayı kabul etti. Avrupa, Amerika’nın güvenlik şemsiyesinden çıkmanın bedelini artık kendi halkından kesiyor. Üçüncüsü borç. Avrupa Merkez Bankası politika faizini %2’ye kadar indirmişti. Bu yıl iki kez artırdı ve Almanya’nın on yıllık tahvil faizi Eylül’de 2011’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı.
Avrupa’daki konut krizini anlamak için uzman olmaya gerek yok. Bu sorunu genellikle kendi ülkemize, kendi şehrimize özgü sanırız. Oysa ortada kıta çapında bir kriz var. Avrupa Birliği’nin istatistik kurumu Eurostat’a göre 2015 ile 2023 arasında AB genelinde ev fiyatları, enflasyon hesaba katılmadan, ortalama %48 arttı; kiralar ise 2010’dan 2023’e %22 yükseldi.
Bu durum tesadüf değil. Son 40 yıldır uygulanan politikalar, evlerde oturan insanları değil, evleri borsa hissesi gibi alıp satan yatırımcıları korudu. Sonuç mu? Evler, insanların içinde yaşadığı birer “yuva” olmaktan çıkıp zenginlerin servetini katladığı birer “varlık” haline geldi. Servet, mülkü olmayan alt ve orta sınıftan alınıp zaten mülk sahibi olanlara aktı. Mülkiyet, giderek eşitsizliğin itici gücü haline geliyor. Aynı maaşı alan iki kişiden biri ev sahibi, öbürü kiracıysa, yıllar geçtikçe aralarındaki uçurum büyüyor.
İspanya acı bir laboratuvar
İspanya ekonomisi kâğıt üzerinde büyümeye devam ediyor, ama bu büyüme kira ödeyen gencin cebine yansımıyor. Son on yılda Madrid ve Barselona’da kiralar yaklaşık %60, ev satış fiyatları ise %90 fırladı. Ortalama bir çalışan maaşının yaklaşık yarısını kiraya veriyor. Madrid ve Barselona’da bu oran %70’in üzerine çıkıyor.
Evi olmayanın kaybettiği yerde, parası olanın kazanması da tesadüf değil. Son yıllarda Avrupa’da, özellikle de İspanya’da satılan evlerin yarısından fazlası banka kredisi bile kullanılmadan, peşin parayla alındı. Bu, birçok konutun ev ihtiyacı olanlar tarafından değil, zaten birikmiş sermayesi olanlar tarafından satın alındığına işaret ediyor. Nitekim son on yılda 10’dan fazla konutu olan mülk sahiplerinin sayısı yaklaşık %20 arttı.
Darbeyi en çok alan kesim gençler. İspanya’da tek başına eve çıkmak isteyen bir gencin net maaşının %98,7’sini sadece kiraya ayırması gerekiyor. Gençlerin yalnızca %14,5’i anne babasının evinden ayrı yaşayabiliyor.
Öfkenin fitilini bir tahliye ateşledi. Eylül’de Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen evinden çıkarıldı. Kiracı Sendikası, çadır kampları ve 3 Ekim’de ülkenin elliden fazla şehrinde yapılan yürüyüşlerle karşılık verdi. Madrid’deki yürüyüşe, yaklaşık yarım milyon kişi katıldı. Talepler ise piyasa için son derece radikal. Kiralarda %50 indirim, süresiz kira sözleşmeleri ve yatırım fonlarının elindeki konutların kamulaştırılması. Bir zamanlar piyasanın kendiliğinden çözeceği söylenen bir sorunun çözümünü, kiracılar bugün doğrudan devletten istiyor.
Üç dayanaktan ikisi bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ucuz borçlanma döneminde, 2015 ile 2022 arasında, konut fiyatları şişti. Faizler yeniden yükselirken ev almak isteyenin kredisi pahalanıyor. Enerji şokunda ise İspanya, KDV ve enerji vergisi indirimleriyle haneleri korumaya çalışan birkaç ülkeden biri oldu.
Hükümet ise kıskaçta. Mecliste azınlıkta olan ve sekiz yıldır iktidarda bulunan Başbakan Pedro Sánchez’in, kiracıları tahliyelerden ve fahiş kira artışlarından korumayı hedefleyen iki kararnamesi 2 Ekim’de Kongre’de reddedildi. Katalan ayrılıkçı Junts partisi desteğini çekince kararnameler muhalefetin oylarıyla düştü. Sánchez’in 2023’te çıkardığı konut yasası bazı bölgelerde kira artışlarını sınırlamıştı, ancak uygulaması eşitsiz kaldı ve sokağı yatıştırmaya yetmedi. İspanya için sırada erken seçim var. Fakat sandık halk için umut mu olacak, yoksa çok daha istikrarsız ve krizlerle dolu bir dönemin kapısını mı aralayacak kimse emin değil.
Fransa tahvil piyasası ile barikatlar arasında
İspanya’da kriz kendini “konut” üzerinden hissettirirken, Fransa’da doğrudan devletin kasasında ve siyasetin merkezinde patlıyor.
Fransızlar sokağa çıkmayı sever. Ama katılımcılarının büyük kısmını gençlerin oluşturduğu bir hareketin bu kadar sert bir şiddete sahne olması alışılmış bir durum değil. Eylül sonunda öğretmen eksikliği ve yıpranmış okul binaları yüzünden başlayan lise ablukaları, kısa sürede ülke çapında bir harekete dönüştü. 5 Ekim’de kuzeydeki Lens’te 15 yaşında bir öğrenci, polisin kullandığı bir el bombasının patlaması sonucu elini ve kolunun bir bölümünü kaybetti. Hükümetin açıkladığı rakamlara göre eylemlerde yaklaşık 200 öğrenci ve 700’den fazla polis yaralandı. 17 Ekim’de ise yüz binlerce kişi siyasi tıkanıklığı, pahalılığı ve çöken kamu hizmetlerini protesto etmek için Paris, Lyon ve Marsilya’da sokaktaydı. İki binden fazla kişi gözaltına alındı. Fransızların birinci kaygısı alım gücü. Akaryakıt fiyatları ise rekor düzeyde. Bu öfke, ülkedeki daha geniş bir siyasi güven krizinin içinde yükseliyor.
Kasanın durumu ortada. Kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı %120’ye yaklaşıyor. On yıllık devlet tahvillerinin faizi %5’e dayandı. Fransa’nın Almanya’ya kıyasla ödediği ek faiz, 2010’ların başındaki euro krizinden bu yana en yüksek seviyede ve Fransa artık İtalya’dan ve Yunanistan’dan bile pahalıya borçlanıyor. Üç dayanaktan biri olan ucuz borçlanma çağı kapanırken, bunun faturasını en ağır ödeyen ülkelerden biri Fransa.
Hükümetin cevabı kemer sıkma. Başbakan Sébastien Lecornu, 2027 bütçesi için 54 milyar avroluk bir tasarruf ve ayarlama paketi sunuyor; kesintilerin bir bölümü emeklilere ve sağlık harcamalarına yöneliyor. Oysa geçen yılın bütçesinde en büyük artışı alan kalem ordu olmuştu. Amerikan şemsiyesinin güvenilirliği azaldıkça silahlanma, sosyal harcamalarla aynı havuzdan beslenen yeni bir kalem haline geliyor.
Financial Times, 6 Ekim’de yayımladığı yazıya “Fransa: tahvil piyasası ile barikatlar arasında” başlığını attı. Başlık ikilemi özetliyor. Bir yanda faizleri yükselterek harcamaların kısılmasını dayatan tahvil piyasası, öbür yanda kesintiyi kabul etmeyen sokak. Sokak okul, hastane ve emeklilik için devleti göreve çağırıyor. Piyasa ise aynı devletten tasarruf bekliyor. RBC BlueBay’den Mike Bell de benzer bir tablo çiziyor. Ona göre Fransa, bir borç krizi ya da bir sokak ayaklanmasıyla, belki de ikisiyle birden karşı karşıya. Nitekim 17 Ekim gösterilerinin ardından Fransa’nın on yıllık tahvil faizi bir günde 14 baz puan sıçradı. Yatırımcılar, bütçeyi toparlamanın Fransa’da toplumsal bir desteği olmadığını görüyor.
Siyasi kriz bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un onay oranı, Ipsos BVA’nın Ekim anketinde %15’e gerileyerek 2017’den bu yana en düşük seviyeye indi. Macron’un görev süresinde yedi altı başbakan istifa etmek zorunda kaldı. Bütçe kavgaları son bir buçuk yılda iki hükümeti düşürdü, Lecornu da bir kez istifa edip yeniden atandı. Piyasaların asıl kaygısı ise Nisan 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimi. Anketlerde aşırı sağcı Marine Le Pen açık ara önde, radikal solcu Jean-Luc Mélenchon ise ikinci tura kalma yarışında Édouard Philippe ile başa baş gidiyor.
Avrupa’da devlet geri dönüyor
İspanya’daki kiracıyla Fransa’daki liseli aslında aynı şeyi söylüyor; Bu düzen bizim için işlemiyor, devlet harekete geçsin.
Britanya’da Thatcher hükümeti 1980’de belediye konutlarında oturanların evlerini indirimli satın almasının yolunu açtı. İspanya 1985’te kira sözleşmelerini serbestleştirdi ve konut politikası ağırlıkla ev sahipliğini teşvik etmeye kaydı. Bugün İspanya’da kamu konutlarının toplam konut stokundaki payı yaklaşık %1,5 ile %3,3 arasında; AB ortalaması ise %9,3. 2008 krizinin ardından ucuza satılan konutları yatırım fonları toplu halde satın aldı. Yani devlet yıllarca hem kiracıyı hem piyasayı kendi haline bıraktı. Piyasa ise en çok parası olanın lehine çalıştı.
Bugün tablo tersine döndü ve sistemin kendi kurumları bile yön değiştirdi. Avrupa Birliği 2024’te ilk kez bir konut komiseri atadı, Avrupa Parlamentosu kıtanın konut krizine dair ilk kapsamlı raporunu kabul etti, Avrupa Komisyonu kısa dönemli kiralama ve kiracı koruması için yeni kurallar üzerinde çalışıyor. Yıllarca “ulusal mesele” sayılan konut, ilk kez Brüksel’in gündemine oturdu. Elbette eski, serbest piyasacı inancın savunucuları ortadan kalkmış değil. İspanya’da kararnameleri düşüren muhalefet de, Fransa’da kesinti isteyen piyasa da hâlâ ayakta. Ama piyasanın kendi kendini düzelteceği fikri, en azından sokakta, itibarını yitirdi.
Asıl düğüm şurada; Halk devleti göreve çağırıyor, ama devletin eli kolu bağlı. Enerji faturası hane bütçesini eritirken devlet vergi indirimleriyle yangın söndürmeye çalışıyor. Silahlanma, okul ve hastaneyle aynı kaynağa talip. Faiz yükseldikçe her harcama kalemi daha pahalıya geliyor. Fransa bunun en çıplak örneği. Sokak harcama istiyor, tahvil piyasası kesinti. Hangisi kazanırsa kazansın, fatura bir kez daha çalışanlara, gençlere ve emeklilere çıkıyor.
Çöken şey yalnızca Avrupa emlak piyasası ya da konut yasaları değil. Bu kriz, eski sistemin tasfiyesinin krizi. Avrupa’nın refah düzeni ucuz enerjiye, Amerikan güvenlik şemsiyesine ve ucuz borca yaslanıyordu. Şu anda üçü de aynı anda aşınıyor.
Gerek Güneydoğu Avrupa’da Arnavutluk’taki hükümet karşıtı gösteriler, gerek İspanya’daki kiracı yürüyüşleri, gerekse Fransa’daki bütçe barikatları tek bir gerçeğe işaret ediyor. 2010’lardaki büyük ekonomik krizden bu yana halkın sırtına yüklenen faturalar artık taşınamaz boyutta. Çalışanlar, gençler ve emekliler, sistemin çarkları arasında ezilmekten bıkmış durumda. Üç dayanağın taşıdığı çatı çatırdamaya başladı. Avrupa devletleri gerekli önlemleri almazsa, çatı tepelerine çökecek.
Başlıklar :



