Osmanlı’nın son asrından beri bizde Batı çıkarları için bilerek/bilmeyerek çalışan çoktur. Siyaset, ticaret, üniversite, medya, bürokrasi, diplomasi, say sayabildiğince… Solcu, komünist, sağcı, milliyetçi, dinci, say sayabildiğince… İngilizci, Fransızcı, Amerikancı, Rusçu, Çinci, İrancı, Almancı, say sayabildiğince… Resmî ajan olmasa bile bir gâvur tanışım olsun diye, yurtdışına bir seyahat ayarlamak için, hatta düpedüz yaltaklanmak için onlara kapı açarlar. Batılı birileri bunlara ne sorsa hemen cevap verirler. Hatta sormadıkları şeyleri bile anlatırlar. Bugün de çok farklı değil. Mesela Batı’ya iki asırdır özellikle sosyal bilimler alanında master ve doktora yapsın diye adam gönderiyoruz. Ama bu gençlerin çoğu kendi istedikleri değil, danışmanlarının istediği konularda tez yazıyorlar. Yani kendi ülkelerindeki toplum yapısı, hareketler, oluşumlar ve eğilimlerle ilgili adamlara kendi elleriyle istihbarat sağlıyorlar.
Batılı Dostlar

Osmanlı’da Tanzimat’tan sonra sadrazamların, nazırların, bürokratların Batılı devletlerin çıkarlarına hizmet etmesi normalleşmişti. Kendilerine Fransızcı, İngilizci veya Rusçu deniliyordu. Adamlar bundan ırgalanmıyor, hatta iltifat olarak kabul ediyorlardı. Bir yandan da toplumda Batı’ya karşı yaygın bir safdillik vardı. İyi niyetli insanlar Batılıları masum, gerçeği arayan, objektif, medenî ve üstün addediyorlardı. Bu iki uç tavır Batılı devletlerin Osmanlı devlet ve toplumunun baştan ayağa röntgenini çekip yıkım stratejileri geliştirmesini kolaylaştırdı.
Batı’dan gelen yazarlar, seyyahlar, sanatçılar saraylarda, konaklarda, kütüphanelerde, dergâhlarda, evlerde ağırlandı. Herkesin casus olduğunu bildiği Yahudi İngiliz casusu Arminus Vámbéry’ye bile “âlim” deyip hürmet ettiler. Yahya Kemal, Yusuf Akçura, Ahmed Rıza Efendi kaçtıkları Paris’te onun yanına gider, ağızları açık ondan nasihat dinlerlerdi. O da ilkine kadimcilik, ikincisine Türkçülük, üçüncüsüne de Batıcılık fikirlerini aşıladı.
Batı devletleri sadece Osmanlı’ya değil, sömürdükleri Mısır’a, Uzakdoğu’ya, Hindistan’a, Endonezya’ya da casuslar gönderdiler. Bunlardan Hollandalı Christiaan Snouck Hurgronje meşhurdur. Endonezya’daki Hollanda sömürge idaresi adına çalışan bu oryantalist, yalandan İslâm’ı seçtiğini söylemiş ve “Abdülgaffar” adını almıştı. Bu şekilde hacca gitti. Müslümanların sosyal hayatını gözlemledi, sömürge idaresinin danışmanı olarak Endonezyalı Müslümanlara yapılan zulüm ve fitne çalışmalarına akıl verdi. Başka bir oryantalist de Ignác Goldziher’dir. Macar Yahudisi olan bu oryantalist, Şam ve Kahire’ye gitti. Bizimkiler herifi el üstünde tuttular. El-Ezher’deki derslere katılmasına bile müsaade ettiler.
Batılı “dostlarımız” hiç tükenmedi. Osmanlı yıkılana kadar yüzlercesi gelip gittiler. Kurtuluş Savaşı sırasında gazeteci, yazar veya arkeolog kisvesiyle Anadolu’ya geldiler. Bunları da âlâ vü vâlâ ile karşıladık. İstanbul’u işgal eden İngilizlerin istihbarat subayı John Bennett’in İstanbul’da müzik, tarih ve ilahiyat alanlarından dostları vardı. Bennett, Bandırma Vapuru’na binen Mustafa Kemal ve arkadaşlarına İstanbul’dan çıkış izni veren subaydı. Mükemmel Türkçe konuşurdu. Onun da üstadı meşhur Gürciyef’tir. Gürciyef İstanbul’a geldiğinde bizimkiler onu da tekke tekke gezdirdiler.
Cumhuriyet, Batı’nın “patronluğu”nu resmen kabul ettiği için Batı’dan gelenlere resmî ve gönüllü yardımlar katmerlenerek devam etti. Ayasofya Camii, bir Amerikalı arkeoloğun tavsiyesiyle kapatılıp müze yapıldı. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı İngiliz istihbaratına çalışan Arnold Toynbee’ye Nuri Arlasez, Halide Edib ve Orhan Şaik Gökyay gibi isimler yardımcı oldular. Ona yazma eserleri gösterdiler, seyahatlere çıkardılar, bilgiler verdiler, onunla mektuplaştılar. I. Dünya Savaşı’nda İngiliz, II. Dünya Savaşı’nda ise Amerikan istihbaratına çalışan Yahudi Bernard Lewis’e de bütün kapılar açıldı. Ona yardım edenler arasında yerli oryantalist Adnan Adıvar, meşhur oryantalist Irene Melikoff’un eşi Faruk Sayar, Halil İnalcık ve İlber Ortaylı da var. Adam İstanbul’a geldikçe Topkapı Sarayı ve İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenler ona bilgi verdiler. Hatta 1998’de, yani 28 Şubat sürecinde devlet ona Ermeni soykırımı tezini reddettiği için Atatürk Uluslararası Barış Ödülü bile verdi.
Bir de meşhur Fransız oryantalist Louis Massignon var. Bu adam, Fransa Sömürge Bakanlığı’na ve Katolik Kilisesi’ne çalışırdı. “Müslüman Sosyolojisi” kürsüsünün kurulmasına ön ayak oldu. Tabii ya, Müslümanları bilimsel bilimsel sömürmek lazım. Massignon, I. Dünya Savaşı’nda istihbaratçıydı. Hatta İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı’nın paylaşılmasını öngören Sykes-Picot müzakerelerine yüzbaşı rütbesiyle katılmıştı. Bütün kariyeri boyunca Müslümanların sömürgecilere karşı isyan etmesini engellemek için tasavvuf üzerine çalıştı. Bizde tasavvuf ve özellikle Hallâc-ı Mansûr uzmanı olarak kabul edildi. Peki, niye Hallâc? Çünkü bu misyoner, Hallâc’ı “insanlığın günahlarına kefaret olarak kendini feda eden” Hz. İsa (a.s.) ile eşleştiriyordu. Massignon’a en çok yardımcı olan kişi Nurettin Topçu’dur. Paris’te okurken Massignon’un yakını idi. Ona Türkçe dersleri verdi, tasavvufi kavramları öğretti. Massignon da ona felsefe kitapları tavsiye etti. Topçu, Massignon İstanbul’a geldiğinde rehberlik ve tercümanlık yaptı. Yazma eser kütüphanelerinde kaynak bulmasına yardımcı oldu, tanıdığı kişilerle tanıştırdı. Massignon ölünce onun hakkında bir yazı yazdı. Bazı yönlerden eleştirmesine rağmen onu bir “gönül insanı” ve “manevi dost” olarak niteledi.
Massignon’la İstanbul’da sık görüşen bir başka isim de Süheyl Ünver’di. Ünver’in Alman oryantalist Annemarie Schimmel ve İtalyan oryantalist Anna Masala ile de yakınlığı vardı. Massignon gibi Alman oryantalist Helmut Ritter de büyük kitabiyatçı İsmail Saib Sencer’e musallat oldu. O da saflığından olsa gerek heriflere kütüphanelerde aradıkları kitapları bulup verirdi. Eşsiz bilgiler sunardı. Bizimkilerin hayran olduğu Massignon’un ipliğini Cemil Meriç pazara çıkardı. Aydın geçinenlerin İbn Arabi’yi veya Hallâc’ı Massignon gibi bir Fransız oryantalistten öğrenmesine isyan etti. Ona göre bunlar “Batı karşısında efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşaklar” gibiydi.
İlahiyatçılar da bu kervana katıldılar. Mesela İskoç oryantalist Montgomery Watt’ın misyonuna yardımcı oldular. Adamı ilmî toplantılara konuşmacı olarak davet ettiler. Derin devletin has adamlarından Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, onun İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri isimli kitabını çevirdi. İlahiyat fakültelerinde kaç nesildir gençlere bu eseri okutuyorlar.
Bizimkiler oryantalistlere sadece eşsiz kaynaklarımızı açmadılar. Onların kitaplarını, makalelerini tercüme edip yayımladılar. Bunların yanına birçok öğrenci gönderdiler. Onlara göre bu gâvurlar ilim âşığıydı, Müslüman ve Türk dostuydu. Ama hiç sormadılar: “Batılı bir insan aşağı gördüğü bir dinle, toplumla, kültürle neden ilgilenir? Yıllarını vererek yabancı dilleri niçin öğrenir? Memleketini bırakıp buraya neden gelir? Şahsi merakından mı, yoksa görevi gereği mi?” Peki, bu kadar şüpheci olmak doğru mu? Konu Batı ise evet. Oryantalizm, Doğu’yu anlamak ve onun birikiminden istifade etmek için değil, devletlerin ve şirketlerin Doğu’yu daha iyi sömürebilmesi için işleyen dev bir mekanizmadır.
Peki Batılılar arasında iyi niyetli, meraklı, ilim aşkı olanlar yok mu? Elbette var. Ama Batılıların kahir ekseriyeti rasyonel insanlardır. Sadece ilim aşkı ile karın doymadığını iyi bilirler. O yüzden onların arasında ömrünü iyi niyetle İslâm veya Doğu üzerine harcayanlar çok azdır. Çoğu ya devlet görevlisidir ya da devlete çalışan aparatlardır. Batılı devletlerin ve şirketlerin belirlediği konularda çalışırlar. Dolayısıyla bir Amerikalı, bir Alman, bir İtalyan İslâm sanatıyla, müziğiyle, İbn Arabi ile, tarikatlar ile, hadisler ile ilgileniyorsa ona maaş ve proje bütçesi verenlerin istediği işi yapıyor demektir. Arada çakma Müslüman olanları bile çıkar. Dikkat edeceksin.
Bizdeki oryantalistlere yardımcı olanların çoğunun iyi niyetli olduğuna eminim. Sonuçta yabancı düşmanlığı yok bizde. Hatta yerlilerden çok yabancılara ilgi gösteririz. Bazıları belki de onların hidayetine vesile olmayı bile ummuşlardır. Fakat iyi niyet başka, körlük başkadır. Edward Said’in meşhur kitabı dilimize çevrildi de oryantalizmin ne menem bir şey olduğunu anladık. Ama gelene ağam, gidene paşam demeye devam ediyoruz. Oryantalizmin yöntemleri, isimler, konular değişiyor ama misyonları aynı kalıyor. Batı sürekli bu tipleri üretiyor. Son elli yılda bunlara bir de yerli oryantalistler eklendi. Bunların adı bizden, tadı onlardan… Yabancılardan daha yıkıcı işler yapıyorlar. İnsanların cehaletini ve aşağılık kompleksini kullanarak oryantalist zırvaları tekrar edip duruyorlar. Batılı üstatları önce Müslümanların siyasi birliğini yıkmak için çalışmışlardı. Fazlurrahman ve onun gibi niceleri de Müslümanların imanını yıkmaya çalışıyorlar.
Son iki asırlık hikâyemize bakarsanız dost ile düşmanı pek ayırt edemediğimiz açık. Kâh safdilliğimizden, kâh aşağılık kompleksimizden… Batı deliğinden binlerce kez sokulduk. Artık yetmez mi?
Başlıklar :


