Yeni Şafak
Haber akışına dön

Botokslu Cenaze Kime Ait? (28) Ruhunun Eşiğinde Kalanlar Ne İçeri Ne Dışarı...

Botokslu Cenaze Kime Ait? (28) Ruhunun Eşiğinde Kalanlar Ne İçeri Ne Dışarı...

“Nedim Hoca’dan acil koduyla mesaj geldi, bakmam gerekiyor” dedin. Baktın.

Bakıp da gördüğün her ne ise “Bir yere otursak” dedin. Oturduk.

Sessizliğini kayda alanlar korosuna solist olmak istiyorsan ezberini, temrinini, provanı her ne gerekiyorsa işte kendi kendine yapacaksın. Ben senin eşlikçin değilim, beni meşgul etme.

Bu çocuğun konuşması sıkıntılı, sükutu daha da sıkıntılı. İçine daldı, çıkamıyor desem... Hiç öyle bir hali yok. Dışından içine doğru yol bulamıyor desem… O da değil. Ruhunun eşiğinde kaldı. Ne içeri ne dışarı.

Tam nikah kıyılacağı zaman gelinin kaçırıldığı, düğünün kurulmadan dağıldığı hikayedeki aşık damat gibi melül mahzun, yıkılmış bir Atakan.

Kaç dakikadır buradayız? Yüzü biraz açıldı sanki. Eşikten ha atladı ha atlayacak.

Atladı ama yine dilinde aynı cümle:

“Esas sizin kendinizi iyi hissetmeniz gerekiyor.”

Sen kendi hissiyatına odaklan çocuk.

Ben on yıl önce iyi hissetmek kavramını neoliberal sisteme havale edip, önüne bir sıfır koyup çarptım. Ânı yaşamalar sizin hanenizde kayıtlı. İyi hissetmeler, fark yaratmalar, ölmeden önce seyredilmesi gereken filmler, ölmeden önce gidilmesi gereken o ülkeler...

Meşkûre Hanım, ölmeden önce yapılması gerekenler listesine tik ata ata sırayla hepsini yerine getirmeye çalışıyordu. Listenin yarısını geçemedi, o başka. Öte dünyada ölmeden önce yapılması gerekenlerin hesabı sorulursa “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derim, diye düşünmüştür Meşkûre Sultan. Başlamak bitirmenin yarısıdır inanmışlığı, bunlarda aile geleneği zahir. Vera da durmadan başladı. Başladığı onca işten bitirdiği olmadı. Gördüğünün görümcesi performansı ile duyduğu her yeni kursa, oluşuma -her ne demekse oluşum- aşk ile şevk ile başladı Vera. “Başlamaların kadınıyım ben” demişti gururla. Ben de “Yok, esasında sen yarıda bırakmaların kadınısın” demiştim, birisi de sana gerçekleri söylemeli artık doğruculuğu ile. Sonuç: İki gün surat asmış, tencere kaynamamış, çamaşırlar yıkanmamış, birkaç cam evane kırılmış, kırılanlar iki gün ortada kalmıştı.

Bir fıkra vardı. Adama mutlu evliliğinin sırrı sorulmuş. Adam da “Atım iki kere aksilik etti, üçüncüsünde vurdum. Hanım aksilik ettiğinde ‘bu bir’ dedim, o gün bugündür bana iki dedirtmedi” demiş. O hesap ben de bir daha Vera’ya gerçekleri göstermeye, söylemeye kalkmadım. Zaten doğrular, gerçekler “kime göre, neye göre” kategorisi altında görünmez oldu.

Magnolyalarımız henüz gelmedi ama kahve mis gibi. Gurub vakti. “Gurub vakti, vaktin demlendiği demdir” derdi Nüzhet Bey, edebiyat hocamız. “Biz kelime tekrarlayınca notumuzu kırıyorsunuz. Bakın siz de aynı cümle içinde iki defa vakit dediniz, dem dediniz” diye itiraz ederdik. “Siz de haklısınız” derdi. “Siz de haklısınız” diyorsa “Mertebelerimiz farklı, senin bulunduğun basamak için gördüğün şey doğrudur” demek istiyordur, Alain Delon’un İstanbul şubesi gibi dolaşan Nüzhet Hoca.

Karşımda beyaza kesmiş bir Atakan, içimde geçmiş demlerin hissiyatı. Damağımda kahvenin tadı. Bir fincan kahvenin boşuna kırk yıl hatırı olmuyor. “Kahve ne aziz şeydir azizim!”. Hadi bakalım Nüzhet Hoca, iki defa aziz ol sen de.

“Videonuz viral olmuş hocam. Nedim Hoca diyor ki...”

Hangi video? Ne diye Nedim Hoca sana bunu... Bir sürü soru vardı, ağzımdan çıkıp yerlere akacak. Akıp da sel olacak. Şehirde henüz sel felaketi başlamamıştı. Yani bizim oturduğumuz yerde. Yerler kuru idi. Biraz önce yanımızdan bir otomobil geçmişti. Camları açıktı, Emel Sayın söylüyordu: “Her sonbahar gelişinde/ Sarı sarı yapraklarla/ Sen gelirsin aklıma.”

Birkaç gün önce Alpay ölmüştü. Annemin arkadaşları vardı Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan. “Fabrikada tütün sarar/ Sanki kendi içer gibi.”

Herkes ölmüştü. Ölenlerle bizim de öldüğümüz anlarımız vardı ama kimse bilmedi.

Çünkü şehir hiç ıssız kalmamıştı.

Şehir her daim gürültülü, kalplerimiz bazen ıssız bazen ıslaktı.

Gözyaşı gözden dışarı çıkamayınca kalbin nemi artıyor.

Kalbimin duvarları rutubet kokuyor.

“Videonuz hocam. Hani botokslu cenazeye dair yorumlar yapıyordunuz ya. Hani moderatöre yükseldiğiniz bir an vardı. İşte onu kesmişler. Şey Fakülte de bu program yüzünden sözleşmenizi iptal etmişTİ... Yani…”

O sıra garson magnolyaları getiriyordu. Vera da çok severdi bu sonradan gelme tatlıları. Öyle derdi, sütlü tatlıları üçe ayırıp: Titrek tatlılar, sonradan gelme tatlılar, sonradan görme tatlılar.

Garson, magnolyaları masanın üzerine koyarken, Atakan masanın üzerinde cep telefonunu sabitlemeye çalışırken, Neşet Ertaş geldi. Sen hiç gitmemiş miydin üstadım, dedim. Nasıl gürül gürül bir ses. Sen geldiysen, dedim, ben senin sesinde bir müddet dolanırım. Senin sesinde saklanırım, senin sesinde saklanınca kalbimin duvarlarında nem kalmaz. Akmayan yaşlar akar. Gözyaşı dahi yerini bulmalıdır. Ağlamamak olmaz. “Erkekler de ağlar/ Sil gözünün yaşını.”

Nilüfer de buradaymış.

Gelen Neşet Ertaş değil, Orhan Kemal imiş. Kırşehirli değil, Adanalı imiş. Daha çocukmuş. Hoş geldin çocuk. Hoş bulan olmadı lakin. Gelen giden yokmuş meğer. Garson cep telefonuna ses diye yerleştirmiş. Orhan Kemal (1914-1970) var, Orhan Kemal var. Türkücü Orhan Kemal diyorlar da çocuğun tam adı Orhan Kemal Sönmez imiş. Babası adını niye Orhan Kemal koydu acaba?

Garsonun telefonu tekrar çalıyor, ekrana bakıp inatla açmıyor: “Allı turnam ne gezersin havada/ Devrildi arabam kaldım burada/ Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmuyor elim/ Turnalar ey/ Ne olmadık kulmuşum dünyada/ Ah gülüm gülüm, kız gülüm gülüm, yar gülüm gülüm.”

“Bakmak ister misiniz Hocam? Bence bakmanıza gerek yok ama… Yani şey...”

“Bakalım Atakan. Herkesin gördüğünü görmemek olmaz.”

Açtı viral olan videoyu. Baktım. Seyrettim. Kendimi seyreder gibi değil. Bağırsağımda birikmiş olan atıkları seyreder gibi seyrettim. Sanki o atıklar, benim yediklerimden, içtiklerimden değilmiş gibi seyrettim. Kendimden iğrenmem gerekirdi. İğrenmedim. “İnsan haddini bilmeli. Kendini görmeli” dedim, ağzından çıkanları yüreğine hiç uğratmayan cerbezeli vaiz gibi.

Beyaza kesmiş Atakan bu defa...

Aman neyse. Atakan diye biri olmayacak bundan sonra hayatımda.

Bir hafifledim. Atakan olmayacaksa Nedim Hoca diye biri de olmayacak. Ayağını sıkan ayakkabıdan kurtulup keçe terliğine kavuşan mahalle bakkalı gibiyim.

Sahi bakkal Ömer amca niye ömrü boyunca ayağını sıkan ayakkabılar giymişti. Öldükten sonra anlamıştık ancak. Neyi anlamıştık, bak şimdi hatırlayamadım.

“Hocam iyi misiniz? Evinize dönelim isterseniz...”

Eve dönmek mi? Eve dönmek, Vera’nın bilgisayarına bağımlı halde yaşamak demek. Vera’nın düzenini sürdürmeye beyhude uğraşmak demek.

Yahya Kemal/ Eve Dönen Adam.

Ahmet... Viral olan adam. Viral.

“Hadi kalkalım Atakan. Ayıp oldu, randevuma bir hayli geç kaldım.”

Başlıklar :

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenisafak.com