Cumhuriyet
Haber akışına dön

Çocukların Yaşam Hakkından Şiirin Vicdanına

Çocukların Yaşam Hakkından Şiirin Vicdanına

Geçtiğimiz pazartesi Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Ceyhun Atuf Kansu sevdalıları, onun adına verilen ödülün töreninde bir kez daha buluştu. Kansu, yalnızca şair değil, hekimliği toplumsal sorumluluk olarak kavrayan bir aydın olarak da ete kemiğe büründü. Bu yıl törene çocuk teması damgasını vurdu. Şairin kendisi gibi hekim olan kızı Bahar Gökler, “Kansu’nun şiirinde çocuğun bir simge değil gerçeklik olduğunu” vurguladı. Hekim yeğeni Prof. Dr. Aydan Kansu Tanca ise bebek ölüm hızı üzerinden geçmişten bugüne etkileyici bir memleket tarihi sundu. Her bin canlı doğumda bir yaşına ulaşamadan ölen bebeklerin sayısını gösteren bu oran, yalnızca tıbbi koşulları değil, yoksulluğu, beslenme sorunlarını ve sağlık hizmetlerindeki eşitsizliği de görünür kılar. Kansu için hekimlik, hastayı iyileştirmenin yanı sıra hastalığı doğuran koşullarla mücadele etmek, anneleri çocuk sağlığı konusunda bilinçlendirmekti.


Kansu, “Bir Kasaba Hekiminin Defteri”nde kasabada ilk yatırdığı hastasını anlatırken “Bir hasta bir hekim için evrendir. Araştırılması, bilinmesi gereken bir evren” der. Satı, paçavraya sarılmış, akciğerini üşüt- müş bir bebektir. Annesi, “On ikinci çocuğum bu doktor bey. On bir çocuğum da öldü. Eğer bu da ölürse boşayacak bu adam beni” diye ağlar. Kansu şöyle sürdürür: “Bu sefer de bir damla gözyaşı paçavralar arasından başı görünen bebeğin yanağına düştü. Bebek toprak, kir içinde idi. Gözleri kapanmıştı, ucundan irin akıyordu.” Ardından anneye seslenir: “Bu bebeği yatıracağım. Ve bir bebeğe nasıl bakılır, göstereceğim. Sen bebeğine bakmayı öğrenirsen, göreceksin, yaşayacaktır!” Hekimlik, yoksul Anadolu insanına inatla yaşama sanatını öğretmektir. Kansu için çocuk ölümü istatistiklerde sıradan bir sayı değil, yaşanamamış bir çocukluk ve gerçekleşememiş bir gelecektir. Cumhuriyetin halk sağlığı idealinin insani boyutu da burada belirir: Bir toplumun uygarlık düzeyi, çocuklarının nasıl yaşadığıyla ölçülmelidir. “Kızamık Ağıdı”nda çocuk ölümünü yazgı saymaz; okuru kaybın nedenleriyle yüzleşmeye çağırır: “Çocuklar ölüyor/ ölümden habersiz.”

Onun dünyasında hekimlik yaşama hakkını savunmanın somut biçimi, şiir ise bu mücadelenin vicdanı ve sesidir. Turhal’da çocuk hekimi olarak geçirdiği yıllar, Cumhuriyetin halkçılık idealinin Anadolu’nun yoksulluğuyla karşılaşmasına tanıklık eder. Bu gerçBu gerçeklik bugün hâlâ önümüzde beton gibi duruyor. Türkiye’de 2024 yılında 8 bin 484 bebek ölümü kaydedilirken 2025’te sayı 6 bin 988’e geriledi; bebek ölüm hızı binde 9’dan 7.8’e düştü. Önemli bir iyileşme olsa da bu oran OECD’nin önceki dönem ortalamasının yaklaşık iki kaÖnümüzde hâlâ uzun bir yol var.

Bu yıl Kansu Ödülü’nü alan Muzaffer Kale, Neruda’nın Kara Adası’ndan Serez Çarşısı grevine, oradan bağımsızlık gülüne uzanan toplumcu geleneği anlatırken kendi şiirinin de bu çizgiyle bağını duyumsattı. Kale, şiirden öyküye uzanan yapıtlarında gündelik hayatın küçük ayrıntılarından insanın iç dünyasına ulaşır. Büyük sözlerin yerini incelikli bir duyarlılık; gösterişin yerini yoğunlaştırılmış bir dil alır. Yalnızlık, zaman ve belleğin izleri, bireysel olanla toplumsal olan arasında güçlü bir bağ kurar. Çocukluk ve çocuksuluk da bu kırılgan dünyanın parçasıdır: “Çocuklar neşeyle bağırarak geçtiler/ devamı varmış gibi/ yoktu, bazı şeylerin başladığı yer/ belli olmadığı gibi bittiği yer de belli değildi/ gürültülü dünyada,/ biri kulağıma fısıldadı: ‘Gerçekten mi?’”

Biz bu hafta gerçekliği şiirde değil, güzel ülkemizde bir kez daha yitirdik. Murat Ağırel ve İsmail Arı’yı bir kez daha cezaevine yolladık. Bu hafta Bedri Karafakioğlu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmelerinin yıldönümleriydi. Bu ülke aydın cinayetlerinden ve en iyi kalemlerini cezaevine göndermekten bir gün elbette arınacak. Geriye yine de bu dönemi anlatan dizeler kalacak.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
cumhuriyet.com.tr