BirGün
Haber akışına dön

Cumhuriyet’in 103. Yılında Emek

Cumhuriyet’in 103. Yılında Emek

Cumhuriyet Bayramı, yalnızca kazanılan bağımsızlığı değil, yurttaşların eşit, özgür ve insanca yaşama hakkını da düşünmek için bir fırsattır. Bu vesileyle bir soruyu önümüze koymamız gerekiyor: Bu ülkenin fabrikalarını kuran, tarlalarını işleyen, madenlerinde çalışan, yollarını ve kentlerini inşa eden milyonlarca emekçi, neden hâlâ ciddi güvencesizliklerle karşı karşıya?

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) 2026 Küresel Haklar Endeksi’nde Türkiye, çalışanlar açısından hak ihlallerinin en ağır olduğu 10 ülke arasında yer aldı. Üstelik hakların fiilen güvence altında olmadığı en alt kategoride değerlendirildi. Bu sıralama bir istatistikten fazlasıdır: Bir ülkede Demokrasinin ne kadar yerleştiğini ölçmenin en sağlam yollarından biri, işçinin işyerinde ne kadar söz sahibi olduğuna bakmaktır. Cumhuriyet’in 103 yıllık emek tarihine de bu gözle bakmak gerekiyor.

İLK YILLAR: ÇERÇEVE VAR, ÖRGÜTLENME YOK

Cumhuriyet kurulduğunda ekonomi büyük ölçüde tarıma dayanıyordu; bugünkü anlamıyla geniş bir işçi sınıfından söz etmek güçtü. İzmir İktisat Kongresi’nde üretim ve ekonomik bağımsızlık hedefleri öne çıktı, sanayileşmede devlet belirleyici rol üstlendi. Çalışma yaşamına ilişkin adımlar da gecikmedi: 1924’te hafta tatili kanunu çıkarıldı, 1930’da Umumi Hıfzıssıhha Kanunu işçi sağlığına ilişkin hükümler getirdi, 1936’da ise 3008 sayılı İş Kanunu kapsamlı kurallar koydu. Buna karşılık dönemin mevzuatı grev ve lokavtı yasaklıyor, bağımsız örgütlenmenin önüne ciddi sınırlar koyuyordu. Çalışma yaşamı hukuki bir çerçeveye kavuşurken, işçinin hakkını örgütlü biçimde savunabileceği alan aynı ölçüde genişlemedi.

1960’LAR VE 70’LER: HAKLARIN GENİŞLEMESİ

1961 Anayasası sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev haklarını Anayasal güvenceye kavuşturdu; 1963’te çıkarılan yasalar işçi hareketinin önünü açtı. Fabrikalarda çalışanların sayısı arttı, sendikalar güç kazandı, toplu sözleşmeler yaygınlaştı. 15-16 Haziran 1970 direnişi, örgütlenme hakkının işçiler için ne kadar belirleyici olduğunu gösteren tarihsel örneklerden biri oldu. Bu dönem, hakların yalnızca yukarıdan verilen düzenlemelerle değil, örgütlü mücadeleyle de kazanıldığını ortaya koydu. Dönemin ağır ekonomik ve siyasi çatışmalarını göz ardı etmeden söylemeli: Süreç sorunsuz ilerlemedi.

12 EYLÜL 1980 KIRILMA NOKTASI

12 Eylül darbesi sendikal tarihimizde büyük bir kırılma yarattı. Sendikal faaliyetler durduruldu, grevler yasaklandı, işçi hareketi ağır baskı altına girdi. 1982 Anayasası ve 1983 tarihli sendikal mevzuat örgütlenme ve toplu pazarlık alanında yeni kısıtlamalar getirdi. Sonraki yıllarda ihracata dayalı büyüme, özelleştirmeler ve piyasa merkezli düzenlemelerle çalışma yaşamında yeni biçimler yaygınlaştı; iş güvencesi, örgütlenme ve ücretlerin korunması çalışanların temel sorunları olmayı sürdürdü.

2000’LERDEN BUGÜNE

2003 tarihli İş Kanunu çalışma ilişkilerini yeniden düzenledi. Aynı dönemde esnek çalışma modelleri, taşeron uygulamaları ve işyerlerinin parçalı yapısı, işçilerin ortak hareket etmesini zorlaştırdı. Bugünün tablosuna rakamlarla bakalım. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Temmuz 2026 verilerine göre 17,6 milyon kayıtlı işçinin 2,4 milyonu sendika üyesi; resmî sendikalaşma oranı yüzde 13,8. Toplu sözleşmeden yararlanan işçi oranı ise DİSK-AR’ın hesabına göre yüzde 9-10 civarında. İSİG Meclisi’nin derlemesine göre 2025’te en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi; bunların 94’ü çocuktu. Bu, pandemi sonrasının en yüksek sayısı.

Bu göstergelerin her birinin nedenleri farklıdır, hepsini tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak ortak bir noktaya işaret ederler: Bir hakkın kanunda yazılı olması ile o hakkın kullanılabilmesi aynı şey değildir. Çalışanlar sendikaya üye olmaktan çekiniyorsa, grev hakkı sınırlıysa, hak arayan işini kaybetmekten korkuyorsa, kâğıttaki güvence hayata geçmemiş demektir.

EMEK VE DEMOKRASİ AYRILAMAZ

Cumhuriyet’in 103 yılını yalnızca kayıplardan ibaret görmek doğru değil. Ancak Türkiye’nin bugün geldiği nokta, başka bir gerçeği de görünür kılıyor: İşçi hakları ile Demokrasi birbirinden bağımsız gelişmiyor.

ITUC’un 2026 endeksinde işçi haklarına en yüksek not verilen sekiz ülke ise Avusturya, Danimarka, Almanya, İzlanda, İrlanda, Norveç, İsveç ve Uruguay. Türkiye ise aynı endekste en kötü on ülkeden biri.

Bu örtüşmenin arkasında somut kurumlar var. OECD verilerine göre İsveç, Danimarka ve Finlandiya’da işçilerin yaklaşık üçte ikisi sendikalı, İzlanda’da bu oran onda dokuzu aşıyor; İsveç ve İzlanda’da toplu sözleşme çalışanların yaklaşık yüzde 90’ını kapsıyor. Bu yüzden yapılacaklar bellidir: Etkin denetim, sendikal örgütlenme nedeniyle işten çıkarmalara karşı güvence, iş sağlığı ve güvenliği politikaları. Bunlar yalnızca çalışma mevzuatına ilişkin teknik düzenlemeler değil, demokrasinin işyerlerinde de işlemesinin ön koşuludur.

Cumhuriyet’i kuran irade, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti 103 yıllık bir Cumhuriyet’te işçi haklarının bu düzeyde kalması, yalnızca çalışma yaşamının değil, demokrasinin de eksik kalan yanıdır. Emeği korumayan bir demokrasi eksik kalır; demokrasisiz bir ülkede de emeğin hakkı güvencede olamaz. Cumhuriyet’in 103. yılında asıl görev, egemenliğin millete ait olduğu ilkesini işyerinin kapısında da geçerli kılmaktır.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
birgun.net