Cumhuriyet’in 103. yılını kutluyoruz. Bayraklarımızı asıyor, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bağımsızlık mücadelemizin kahramanlarını saygıyla anıyoruz. Peki, Cumhuriyet’in ekonomik iddiasını ne yapıyoruz? Fabrikalarını satıp fotoğraflarını duvara asarak kurucu iradeye sahip çıkılabilir mi?
Cumhuriyet’in Ekonomisi Nerede?

Cumhuriyet, egemenliği hanedandan alıp halka verirken bağımsızlığın maddi temellerini de kurmak zorundaydı. Kurucu kadrolar, üretim gücü olmadan siyasal egemenliğin korunamayacağını biliyordu. Başkasının finansmanına, teknolojisine ve üretimine bağımlılık, ülkenin karar özgürlüğünü de sınırlıyordu.
Bilsay Kuruç’un çalışmalarında ortaya koyduğu gibi, özellikle 1930’ların sanayileşme hamlesi bu bağımlılığı aşma iradesiydi. Fabrika, demiryolu, banka ve teknik kadro aynı projenin parçalarıydı. Devlet yatırım yapıyor, üretmeyi öğreniyor, insan yetiştiriyordu. Kurulan, ülkenin kendi geleceğini belirleme kapasitesiydi.
Bu mirası sahiplenmek, kurucu kadroların sorusunu bugüne taşımayı gerektiriyor: Türkiye, dünyadaki iş bölümünde kendisine ayrılan yere mi razı olacak, kendi geleceğini mi kuracak?
İktidarın yanıtını biliyoruz: Ucuz emekle rekabet edin, dış kaynak bekleyin, kamunun varlıklarını satın, inşaatı büyütün. Döviz ihtiyacı arttığında ücretleri baskılayın, vergiyi tüketimden toplayın, faturayı halka kesin. Bu bağımlılığı da “dünyayla bütünleşme” diye sunun.
Cumhuriyet’in ekonomik iddiası bu dar çembere sığmaz.
Türkiye’nin tarımda üreticiyi koruyan, gıda güvencesini sağlayan; sanayide teknoloji ve ara malı bağımlılığını azaltan; enerjide yenilenebilir kaynakları ve kamusal altyapıyı geliştiren bir kalkınma programına ihtiyacı var. Su, toprak, ulaşım, barınma, sağlık ve eğitim bu bütünün parçalarıdır. Bir sektöre teşvik dağıtıp ötekini piyasanın insafına bırakarak kalkınma sağlanamaz.
Gıda ve enerjide dışa bağımlılık, teknolojik ilerlemenin zeminini de kırılganlaştırır. Kamu, yapay zekâdan robotiğe, ilaçtan makineye kadar stratejik alanlarda doğrudan üretim kapasitesi kurmalı; araştırmayla üretim arasındaki bağı örgütlemelidir. Kamu kaynaklarıyla geliştirilen teknolojilerin getirisi birkaç şirketin bilançosuna hapsedilemez. Verimlilik artışı daha kısa çalışma süresine, insanca yaşatacak ücretlere ve nitelikli kamusal hizmetlere dönüşmelidir.
Bunun adı kamuculuktur. Kaynakların toplumun ortak ihtiyaçlarına göre seferber edilmesidir. Bugün de devlet kaynak dağıtıyor: Kamu garantileri, vergi ayrıcalıkları, ucuz krediler ve adrese teslim ihalelerle… Tartışılması gereken, devletin kimin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği ve ekonominin kimin yararına yönetildiğidir.
Üretken yatırımlar yerine finansal vurgunu ve rantı besleyen düzen, toplumsal zenginliği dar bir çevrede topluyor. Fon skandallarını da bu birikim düzeninden bağımsız tartışamayız.
İhtiyacımız, emekçinin, çiftçinin, bilim insanının, meslek örgütlerinin, yani halkın karar süreçlerine katıldığı demokratik bir kamuculuktur. Kamu işletmelerinin toplumsal mülkiyetini koruyan; yönetimlerini liyakate, şeffaflığa ve halkın denetimine dayandıran bir anlayıştır.
Üretimin artması tek başına yeterli değildir. İşçi verimlilik artışından pay alamıyorsa, emekli geçinemiyor, gençler barınamıyorsa büyüme rakamları Cumhuriyet’in eşitlik vaadini gerçekleştirmiyor demektir. Halkçılık, gelir dağılımı tablosunun altına yazılacak iyi niyet cümlesi değildir. Üretilen değerin nasıl bölüşüleceğine müdahale etme iradesidir.
Güçlü sendikalar, grev hakkı, yaygın toplu sözleşme, servetin ve yüksek kazançların vergilendirilmesi bu programın merkezinde olmalıdır. Geçimini yardıma, işe girişini siyasi sadakate bağlayan düzen, yurttaşın iradesini de kuşatır.
Laiklik ve demokrasi bu mücadelenin içindedir. Bilimsel eğitim ve özgür üniversite olmadan teknolojik yetkinlik gelişemez. Meclis’in bütçe hakkı ve bağımsız yargı olmadan kamu kaynaklarının hesabı sorulamaz. Halkın seçtiğini etkisizleştiren anlayış, ekonomik tercihlerine de saygı göstermez.
Kuruluş döneminin bütün uygulamalarını tekrarlamak zorunda değiliz. Tarihsel sınırlarını aşmak, özgürlükleri genişletmek, eşitliği hayatın içine yerleştirmek zorundayız. Atatürk’ü anmanın sorumluluğu burada başlıyor.
Bayrağı asacağız. Fabrikaya, tarlaya, okula, sendikaya ve sandığa da sahip çıkacağız. Bağımsızlığı üretimde, eşitliği bölüşümde, egemenliği halkın kararında güçlendireceğiz.





