Yeniçağ
Haber akışına dön

Devrinin Adamı Ve Kürk Mantolu Madonna: Şehrin Nabzını Yükseltmek İçin Geliyor

Devrinin Adamı Ve Kürk Mantolu Madonna: Şehrin Nabzını Yükseltmek İçin Geliyor

İstesek de istemesek de bu memlekette gündemin o hengâmeli çarkından kopuk yaşayamıyoruz. Madem kaçış yok, o hâlde bu hafta sizleri bu karmaşadan tümden koparmadan, zihninize bir nebze nefes aldıracak bir parantez açalım istedim.

Ekonomide fon krizlerinin, güç odaklarının ve rüzgâra göre yön değiştirenlerin konuşulduğu güzide ülkemde Devrinin Adamı, tam da zamanında vizyona giren bir yapım. Diğer yanda ise bir kelamdan, attıkları bir tweetten ya da yapmadıkları bir haberden ötürü gazetecilerin tutuklandığı şu günlerde; kalemiyle bu topraklara iz bırakmış büyük bir edibin, karanlık bir suikasta kurban giden Sabahattin Ali’nin ölümsüz eseri Kürk Mantolu Madonna var...

İşte bu hafta; siyasetin gürültüsünden, ekonominin darlığından ve zihnimizi yoran o gündelik kasvetten sıyrılıp nefes alacağımız bir kültür-sanat haritası çıkardım.

Bakalım, bu hafta şehrin nabzı nerede atacak…

Haftanın Konseri: Kirill Richter- Towards the Beloved City

Kendi sesini ve anlatısını neoklasik dünyanın merkezine yerleştiren Rus piyanist ve besteci Kirill Richter, bu hafta Towards the Beloved City konseriyle bizi ezberlenmiş güzergâhların dışına, başka bir hikâyeye davet ediyor.

Richter’in piyanosu gösterişli tiradlar ya da yüksek sesli iddialar ile konuşmaz. Dinginlik ile içe işleyen melankoli arasında mekik dokuyan, dinleyeni kendi iç dünyasında sesiz yolculuğa çıkaran bir dili vardır. Piyanoyu sadece bir enstrüman gibi değil, neredeyse bir canlı bir anlatı gibi kullanır. Zaten her sanat eserinin izahını sanatçının kendisinden beklemek, dinleyicinin hayal gücüne de hürmetsizlik sayılmaz mı? Biraz kulak kesilmek, zihni kendi hâlinde bırakmak çoğu zaman yeterlidir.

Towards the Beloved City başlığı bile tek başına insanı düşünmeye sevk ediyor. Sevilen şehre doğru… Peki, insanın "sevgili şehri" tam olarak neresidir? Çocukluğun o tozlu sokakları mı, bir daha dönülemeyeceğini bile bile sızlayan bir mazi mi, yoksa henüz ayak basılmamış ama ruhen yakın hissedilen hayalî bir yer mi? İşte bu yüzden, dinleyici Richter’in piyanosunda kendi kayıp şehrini arar.

Richter’i emsallerinden ayıran esas husus, klasik müziğin köklü geleneğiyle günümüzün hızlı dinleme alışkanlıkları arasında pürüzsüz bir köprü kurabilmesi. 2018 FIFA Dünya Kupası yayınlarında FOX Sports’un ana müzik teması olarak kullanılan Where Angels Fear to Tread ile milyonlara ulaşmış, Towards the Beloved City albümünü de Warner Classics etiketiyle yayımlamış bir isim olmasına rağmen, sade ve içten bir anlatımın peşinde. Ne geçmişin mirasını toptan reddediyor ne de bugünün dinleyicisine elitist bir mesafeyle yaklaşıyor.

Sözün hülasası; bu hafta tercihini afişlerde görmekten gına geldiğimiz o kadrolu isimlerden yana kullanmak istemeyenlere Kirill Richter’i hararetle tavsiye ediyorum. Biraz merak, bir parça keşif arzusu ve müziğin kendi lisanına teslim olmaya hazır bir zihin kâfi. Şehrin keşmekeşinden bir akşamlığına sıyrılıp başka bir dünyanın kapısını aralamak isteyenler için buluşma, 24 Ekim Cumartesi günü Beyoğlu Grand Pera Emek Sahnesi’nde.

Haftanın Tiyatrosu: Kürk Mantolu Madonna

“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil... Bana hakikaten yaşamak imkânını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?..”

-Sabahattin Ali

İnsanları tanımak konusunda pek iddialıyızdır. İki çift laf eder, birkaç davranışını gözlemler, sonra da hükmümüzü veririz. Sessizse pısırıktır, kendi hâlindeyse siliktir, hayatın kıyısında duruyorsa anlatacak pek bir şeyi yoktur. Sabahattin Ali’nin Raif Efendi’si de yıllarca böyle bir adam olarak görülür. Oysa kimsenin dönüp de içine bakmadığı bu adam sanıldığı gibi içine kapanık, pısırık, silik değildir, bilakis… Herkesin kolay kolay taşıyamayacağı cinsten içli bir aşk hikâyesinin başkahramanıdır.

Hayat da biraz böyle değil mi? En büyük fırtınalarımızı çoğu zaman en sessiz anlarımızda koparırız. Raif Efendi’nin o çekingen, kırılgan ve bir türlü sesini çıkaramayan hâllerine bakarken “ah” diyorsunuz; insan birini bu kadar çok severken nasıl bu kadar susabilir? Ama biliyoruz ki en çok susulan aşklar, içimizde konuşmaya devam eden aşklardır.

Bu hafta tiyatro sahnesinde izleyiciyle buluşan Kürk Mantolu Madonna, bizi yalnızca edebiyatımızın bu eşsiz klasiğiyle yeniden buluşturmuyor; aynı zamanda kendi geçmişimizin o teğet geçmiş, kabuk tutamamış, yarım kalmış hikâyeleriyle de baş başa bırakıyor. Maria Puder’in o mağrur ama sığınak arayan bakışlarında, insanın hayatında belki de sadece bir kez yakalayabildiği ama korumayı beceremediği o nadide bağı görüyorsunuz. Sahnedeki her ışık değişimi, her buruk tebessüm, insanın kendi hatıra defterindeki sararmış sayfaları tek tek havalandırıyor.

Reji, bu sarsıcı metni ucuz bir melodrama kurban etmeden; yalnızlığın, imkânsızlığın ve o kaskatı gururun insanı nasıl kendi zindanına hapsettiğini rafine bir dille sunuyor. Berlin’in o soğuk, yabancı sokaklarıyla karakterlerin içsel yangını arasındaki tezat, izleyicinin göğsüne oturuyor. Bazen birkaç aylık bir kavuşmanın, bir ömre bedel olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Bu hafta tiyatro tercihinizi, salondan çıktığınızda sizi kendi içinizdeki bir Raif Efendi ya da Maria Puder ile baş başa bırakacak bu oyundan yana kullanabilirsiniz.

Oyun bittiğinde salondan çıkarken içinizde hem tatlı bir burukluk hem de geçmişe kırık bir tebessüm bırakacak. İnsan bazen başkalarının hikâyesini izlerken aslında sadece kendi kalbine sarılır. Ve o kalp, ne kadar susmuş olsa da, hâlâ aynı şarkıyı mırıldanır.

Film Önerisi: Devrinin Adamı

Her devrin bir adamı vardır; kimi iktidarın gölgesinde serpilir, kimi de rüzgârın nereden estiğini sezip yelkenini ona göre açar. Kolay iş değildir devrin adamı olmak vesselam… Lakin insanın kendi devrine uyum sağlamakla o devrin kepazeliğine iştirak etmek arasındaki farkı ne vakit unuttuğu pek konuşulmaz. Emmanuel Marre imzalı Devrinin Adamı, tam da bu sualin peşine düşüyor.

Cannes’dan En İyi Senaryo ödülüyle dönen yapım, güce göre şekil alan sıradan insanların anatomisini çıkarıyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Fransa’daki karanlık Vichy rejimine kendi iradesiyle hizmet eden Henri Marre’ın, vatanseverlik ve vazife şuuru kisvesi altında nasıl bir zulüm mekanizmasının parçası hâline geldiğini izliyoruz. Hani bizde de rüzgârın sert estiği tarafa anında dümen kıran, “aman huzurum kaçmasın” diyerek her devrin tahtına sessizce kurulan tipler vardır ya; işte film, bu ruh hâlinin tarihle sınırlı olmadığını hatırlatıyor.

Film, emre itaat kılıfı arkasına saklanan sıradan bir bürokratı anlatırken işin kolayına kaçmayacak gibi görünüyor. Karakterimiz öyle safi kötülük peşinde koşan kötü bir adamı değil; bilakis son derece mülayim, işinde gücünde biri. Burada bir basiret bağlaması değil, taammüden bir tecahül-i arif —yani bilmezden gelme sanatı— var. Swann Arlaud’nun canlandırdığı Henri Marre’ın hikâyesi de tam bu noktada insanın canını sıkıyor. Çünkü kötülük her zaman gürültüyle gelmiyor; bazen evrakını düzenli tutan, vazifesini aksatmayan bir memurun masasından çıkıyor.

İşin tuhafı, insan kendi hikâyesinde nadiren kötü adamdır. Herkesin bir mazereti, her yanlışın ardına iliştirilmiş bir gerekçesi bulunur. Kimi düzeni koruduğunu söyler, kimi memleketi kurtardığını… Derken kişi, yaptığı işin mahiyetine bakmayı bırakıp kendisine verilen vazifeyi ne kadar iyi yerine getirdiğiyle övünmeye başlar. Oysa bir işi usulünce yapmakla doğru olanı yapmak aynı şey değildir. Bazen asıl marifet, önüne konulan işi yapmak değil, o işi neden yaptığını kendine sorabilmektir.

Devrinin Adamı, büyük laflar eden kahramanlardan ziyade, şartlara ayak uydururken vicdanını kapının dışında bırakan insan evladının portresini çiziyor. İnsan geçmişe bakıp “Ben olsam yapmazdım” demekte pek mahirdir. Mühim olan, kendi devrinin rüzgârı yüzüne vurduğunda dümeni hangi tarafa kıracağıdır.

Bu hafta vizyona giren film, tarihî dram meraklılarının yanı sıra insanın kendine bulduğu bahaneleri biraz eşelemek isteyenlere de hitap ediyor. 155 dakika süresiyle kısa bir seyirlik değil; belli ki filmin bize anlatacakları var. Salondan çıktıktan sonra etrafınızdaki her devrin adamlarını teşhis etmek kolaylaşır mı bilinmez ama insanın kendisine şu suali sormasında fayda var. Devrin adamı olmak mı daha kolaydır, yoksa devir değişse de insan kalabilmek mi?

Haftanın Sergisi: Phantasma

"Zâhir gözün gördüğüne herkes inanır; marifet, bâtın gözün (gönlün) gördüğüne inanmaktır."

Bir gölgeyi ezeli bir düşman, sıradan bir bakışı gizli bir husumet, anlık bir suskunluğu ise derin bir hesap belleyip hükmü derhal keseriz. İnsan zihni öyle garip bir mekanizma ki; hakikati aradığı kadar, kendi ürettiği kuruntunun hakikat çıkması için de can atar.

Hazal Özgür’ün Phantasma başlıklı sergisi, tam da bu zihinsel yanılsamalar labirentinde geziniyor. Sanatçının gece yürüyüşlerinde süzülen gölgelerden ördüğü bu görsel evren, gündelik hayatın o sıradan mekânlarını bir anda muammaya çeviriyor. Kaldırımın taşı, ağacın silueti karanlıkta başka bir surete bürünüyor; soru ortada; acaba değişen dışarıdaki manzara mı, yoksa bizim o an içimizden geçirdiğimiz vesveseler mi?

İşin aslı, gözümüzün gördüğüne duyduğumuz körü körüne bir inançtan ibaret. Belleğimizin tortuları, korkularımız, geçmişin o bayat ezberleri önümüzdeki manzaraya öyle bir sinsi müdahil oluyor ki... Zannın hakikatin önüne geçtiği yer de tam burası zaten. Özgür’ün resimlerinde figürler ışıkla damıtılıp silikleşirken, zihnimizin o "her şeyi hemen etiketleyip bir rafa koyma" hırsı ister istemez duvara çarpıyor. Çünkü insan zihni olanı olduğu gibi kaydetmekle yetinmiyor; eksik kalan tuğlaları kendi kuruntularıyla örüyor.

Hadi manzarayı geçtik; insan ilişkilerindeki o mahir niyet okuyuculuğumuza ne demeli? Karşımızdakinin yüz kasının kıpırtısından karakter tahlili çıkarıp, kendi tezimizi doğrulayacak en ufak bir emareyi büyüteçle incelerken üstümüze yok. İlk hükmümüzü sarsacak en ufak bir detayı görmezden gelip, işimize gelene sarılmakta ustayız. İnsan karşısındakini değil, yalnızca kendi ruhunun o duvara vuran gölgesini seyrediyor.

Phantasma, adının fısıldadığı gibi hayal, görüntü ve yanılsama üçgeninde seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp kendi bakışıyla yüzleştiriyor. Her şeyi hemen çözme ve adını koyma merakımıza ket vurup belirsizliğin o huzursuz sularına bırakıyor insanı. Ne var ki cehaletini itiraf etmektense yanılgısına sımsıkı sarılmak her zaman daha kolaydır; zira şüphe, insanın kendi hükümdarlığını sarsar.

Sergiden çıkıp sokağa karıştığınızda ağaçlar yine aynı ağaç, sokaklar yine aynı sokaktır; lakin o gölgeye bir daha asla aynı gözle bakmazsınız.

Çünkü mesele yalnızca karanlıkta ne gördüğümüz değil; gördüğümüz o hayalete inanmakta neden bu kadar acele ettiğimizdir.

Sahi, nihayetinde hangisi hakikat?

Gözümüzün gördüğü mü, gönlümüzün bildiği mi?

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenicaggazetesi.com