Yeni Şafak
Haber akışına dön

Diplomasi Ve Cumhuriyet

Diplomasi Ve Cumhuriyet

Kazım Karabekir, Rawlinson’dan aldığı bilgileri aktardıktan sonra İngilizlerin hilafet ve saltanatın ayrılması, cumhuriyete geçilmesi ve hükümet merkezinin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınması konularındaki sorularını da Mustafa Kemal’e bildiriyor. Bu sorulara verdiği cevap ise sonradan yaşanacaklarla aradaki mesafeyi bütün açıklığıyla ortaya koyuyor: Karabekir’e göre hilafetle saltanat birbirinden ayrılamazdı; ikisi de korunmalıydı. Karabekir, Rawlinson’a verdiği cevabı ve aralarında gerçekleşen diyalogu Mustafa Kemal’e telgrafla şu sözlerle aktarıyor:

“Millet, Sivas Genel Kongresi’nde kararlarını ilan etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu kararları değiştiremeyeceğini, bunlara bir şey ekleyip çıkaramayacağını düşünüyorum.

Barış kararlarının imzalanmasına gelince, bunu ancak milletin güvenini kazanmış bir hükümet ve o hükümetin görevlendireceği bir heyet yapabilir. Bunun dışında herhangi bir kişinin atacağı imzanın millet açısından önemi olmaz.

Zaten Meclis-i Mebusan’ın toplanmasına çok az kaldı. Yakında milleti ve ona dayanan hükümeti karşınızda bulacaksınız.”

Rawlinson şöyle dedi:

“Bugün İngiltere’de Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını kuvvetle destekleyen çok güçlü siyasi partiler vardır. Asya’daki sömürgelerimizin huzurunun ancak bu şekilde sağlanabileceğini İngiliz hükümeti de kabul etmiştir.

Diğer devletler Türkiye’yi parçalamak isteseler bile buna izin verilmeyecektir.

İngiltere, Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını güvence altına almak ve ekonomik gelişmesine yardımcı olmak için çalışacaktır.

Yalnızca bir noktadan endişe ediyoruz: Bunca fedakârlıktan sonra Türkiye’nin bir gün yeniden İngiltere’nin düşmanları safına geçmesi. İngiltere, bu endişe nedeniyle Türkiye’de gerçekten İngiliz dostu olacak kişilerle anlaşmak istiyor.

Bunların da doğal olarak Türk milleti üzerinde etkisi ve nüfuzu bulunan kişiler olması gerekir. Yoksa şimdiye kadar gördüğümüz hükümet mensupları gibi, İstanbul dışındaki bölgelerle bağlantısı ve etkisi bulunmayan kişiler değil.”

Ben şöyle dedim:

“Türkiye’yi kazanırsanız bizim birkaç subay ve din âliminden oluşan bir heyetimiz, sizin yüz bin askerinizin söz geçiremediği yerlerde huzuru sağlayabilir. Elbette bunun tersi de aynı derecede geçerlidir.

Endişenize gelince, şunu iyi biliniz ki geçmişteki Alman dostluğu, sınırlı sayıda ve halk üzerinde gerçek etkisi bulunmayan kişilerin eseriydi. Bugün milletimizin bilinçli veya bilinçsiz her ferdi İngiliz dostluğundan yanadır.”

Rawlinson:

“Biz de bunu anladık. Şimdi size özel düşüncenizi soracağım. Mesela cumhuriyet mi daha iyidir, padişahlık mı?

Ben cumhuriyet taraftarıyım. Krallık ve imparatorluk modası geçti. Bunca gösteriş ve masraf yerine millet kendi işlerini kendisi yönetir.”

Ben cevap verdim:

“Bunu Avrupa milletleri için soruyorsanız, zaten cumhuriyetle yönetilmeyen çok az millet kaldı. Bizim için soruyorsanız, bizde cumhuriyet olamaz. Çünkü geleneksel padişahlığa karşı büyük bir saygı ve sevgi vardır. İkincisi, biz henüz on yıllık bir meşrutiyet yönetimi tecrübesine sahibiz. Bu nedenle Avrupalılar kadar ileri düşünemeyiz.” (Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 415 vd.).

Doğrusu Karabekir’in buradaki cevaplarıyla sonradan yaşananlar arasındaki mesafe, mesajın önemini daha da artırıyor. Burada İngilizlerin cumhuriyet beklentileri de padişahı bir kenara koyup Türkiye’de İngiliz dostu bir yönetimle muhatap olma istekleri çok açık olduğu gibi Kazım Karabekir’in bile bu dostluğu vaat ettiği de çok açık. Yine Başkentin İstanbul dışında Anadolu’ya çekilmesini istedikleri de. Ayrıca İngilizlerin Mustafa Kemal’in görüşünü öğrenmek istedikleri başlıkların tamamı birkaç yıl içinde gerçekleşecektir. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşınacak; saltanat kaldırılacak, cumhuriyet ilan edilecek ve hilafet ilga edilecektir. Karabekir, hilafetle saltanatın birlikte korunmasını savunurken tarih, tam da Curzon’un Mustafa Kemal’e sorduğu değişiklikler doğrultusunda akacaktır. Bu gelişmeleri, İngilizlerin önceden yokladığı siyasî ihtimallerden bağımsız düşünmek mümkün mü şimdi?..

Curzon’un mesajında üzerinde özellikle durulması gereken bir başka husus da Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul hükûmetiyle neden hemen barış yapılmadığına ilişkin değerlendirmedir. İngilizlere göre karşılarında hükûmet unvanını taşıyan bir yönetimin bulunması yeterli değildi. Milletin çoğunluğunun güvenini kazanmış, verdiği sözü yerine getirebilecek güçte bir hükûmet istiyorlardı. Böyle bir hükûmetin İngiltere’ye karşı düşmanca siyaset izlemeyeceğine dair teminat vermesini bekliyorlardı. Zayıf bir hükûmetin verdiği garantilerin değer taşımayacağını biliyorlardı; çünkü bu garantileri ülke adına uygulayabilecek bir gücü ve toplumsal meşruiyeti bulunmuyordu. Yani net anlaşılıyor ki İstanbul hükümeti İngilizlerin beklentilerini karşılamıyordu ve onlar da İstanbul hükümetine karşı bir arayış içindeydiler. Anadolu’da gelişen harekette de kendilerine bir muhatap ihtimali buluyorlardı ve bir teminat oluşturmaya çalışıyorlardı.

Bu teminatın karşılığında İngiltere de kendi taahhütlerini ortaya koyuyordu. Karabekir’in yayımlanmış nakline göre Curzon, Türkiye’nin başka devletler arasında paylaşılmasına izin verilmeyeceğini; Yunanlıların Anadolu’dan çıkarılacağını, işgallerin sona erdirileceğini ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunacağını bildiriyordu. Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına yardım edilmesi de bu çerçevede dile getirilen vaatler arasındaydı. Dolayısıyla burada yalnızca İngiltere’nin bir hükûmetten güvence istediği tek taraflı bir ilişki değil, güçlü ve milletin itimadına sahip bir yönetimin İngiltere’ye teminat vermesi karşılığında İngiltere’nin de Türkiye’nin geleceğine ilişkin vaatlerde bulunduğu bir siyasî alışveriş vardır.

Bu ayrıntı, İngiltere’nin Mustafa Kemal’i neden muhatap aldığını da açıklıyor. İstanbul hükûmetini zayıf, milletin güvenini kazanmaktan uzak ve İngilizlere verdiği sözleri yerine getir(e)meyecek durumda görüyordu. Mustafa Kemal’i ise barış konferansında bulunması ya da alınacak kararları kabul etmesi gereken, milletin itimadını kazanmış bir lider olarak değerlendiriyordu. Aradığı yalnızca görüş bildirecek bir muhatap değil; İngiltere’ye karşı düşmanca siyaset izlemeyeceğine dair güvence verecek, bu güvenceyi ülke çapında uygulayabilecek ve Türkiye adına barış yapabilecek bir hükûmetti.

İngiltere’nin Millî Mücadele hareketine verdiği desteği yalnızca silah, para ya da açık askerî yardım biçiminde aramak bu ilişkiyi daraltır. Bir hareketin önünü açmak, onun temsilcilerini tanımak, rakip hükûmetin yetersizliğini ilan etmek, hareketin liderine uluslararası muhataplık kazandırmak ve gelecekte kurulacak yönetimin hangi teminatlarla çalışacağını onunla konuşmak yoluyla da mümkündür. İngilizler, Anadolu’daki hareketi geçici bir isyan ya da mutlaka ortadan kaldırılması gereken bir güç olarak görmüyorlardı. Onu İstanbul hükûmetinin yerine geçebilecek, ülkeyi yönetebilecek ve İngiltere’yle anlaşma yapabilecek bir siyasî kadro hareketi olarak değerlendiriyorlardı. Curzon’un mesajı, bu değerlendirmeyi ve bu hareketin önünün nasıl açıldığını gösteriyor.

Böylece Millî Mücadele’nin iki ayrı siyasal dili arasındaki gerilim de belirginleşiyor. Halkı ve askerî kadroları harekete geçiren söylemde padişahın, hilafetin ve Osmanlı düzeninin kurtarılması öne çıkarılırken İngilizlerle yapılan temaslarda İstanbul hükûmetini tanımayan, Anadolu’da yeni bir merkez kuran hareketin geleceği ve kurulacak yeni yönetimin niteliği konuşuluyordu. Karabekir, hilafetle saltanatın ayrılamayacağını ve ikisinin de korunması gerektiğini söylemişti. Fakat onun bu itirazına rağmen saltanat kaldırıldı; başkent Ankara’ya taşındı, cumhuriyet ilan edildi ve hilafet ilga edildi. Bu, yalnızca Karabekir’in öngörüsünün boşa çıkması değil, Millî Mücadele içindeki farklı gelecek tasavvurlarından hangisinin tasfiye edildiğinin de göstergesidir.

Öyleyse İngiltere’nin rolünü “Millî Mücadele’ye düşmandılar ve onu yok etmeye çalıştılar” cümlesine sığdırmak mümkün değildir. Karabekir’in aktardığı mesajda İngiltere, İstanbul hükûmetiyle neden barış yapamadığını açıklıyor; milletin güvenini kazanmış güçlü bir yönetim aradığını söylüyor; bu yönetimden kendisine karşı düşmanca siyaset izlemeyeceğine dair teminat bekliyor; karşılığında Türkiye’nin toprak bütünlüğü, işgallerin sona ermesi, Yunanlıların çıkarılması ve ekonomik kalkınma için yardım konusunda vaatlerde bulunuyordu. Aynı zamanda saltanat, hilafet, cumhuriyet ve başkent hakkında Mustafa Kemal’in görüşlerini öğrenmek istiyordu.

Bu tablo, yeni rejimi İngiltere’nin kurmuş olduğunu söylemekten daha belirli ve belgelere daha bağlı bir sonuca götürüyor: İngiltere, Millî Mücadele hareketini daha baştan itibaren ülkeyi yönetebilecek yeni bir iktidar odağı olarak tanımış; onun lideriyle teminat ve karşı taahhütler üzerinden bir ilişki kurmuş; Osmanlı sultanlığının sona ermesiyle sonuçlanacak dönüşümün temel başlıklarını Mustafa Kemal’le konuşmuş ve bu yolda her ikisini kontrolü altında tuttuğu hem Yunanlılara hem Padişaha karşı desteklemiştir.

Nitekim, sonradan gerçekleşenler, bu soruların gelişigüzel sorulmadığını gösterdiği gibi bu desteğin de nasıl çalıştığını gösteriyor. Cumhuriyetin kuruluşunu anlatırken yalnızca cephede kimin kiminle savaştığını değil, savaş sürerken kimlerin kiminle konuştuğunu, hangi teminatların istendiğini, karşılığında nelerin vaat edildiğini ve nihayetinde hangi siyasî düzenin kurulduğunu da birlikte görmek zorundayız.

Daha detaylı bilgi için bkz. Sinan Tavukçu, İngilizler ve Erzurum Kongresi, https://sinantavukcu.com/2012/10/10/ingilizler-ve-erzurum-kongresi/

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenisafak.com