Bir yanda milyonlarca dolarlık ihracat, diğer yanda ertelenen bölümler, erken finaller ve tükenen set emekçileri… Türkiye dizi sektörünün küresel başarı hikayesinin ardında nasıl bir kriz yatıyor?
Dizi Sektörü Neden Krizde?

Türkiye’de milyonlarca kişinin takip ettiği televizyon dizileri bir kriz içerisinde. Ekim ayının son haftasında Halef: Köklerin Çağrısı, Sevdiğim Sensin, Muhtemel Aşk, Kızılcık Şerbeti, Başkalarının Hayatı, Güller ve Günahlar gibi dizilerin yeni bölümleri yayın akışından çıktı. Sevdam Karadeniz gibi kimi diziler, bu sezon birkaç bölümünün ardından final verdi.
Krizin temel gündemlerinden biri dizilerin reklam gelirlerinin ciddi biçimde azalmış olması. Sektör temsilcileri 30 yılın en düşük reklam gelirlerini gördüklerini söylerken popüler yapımların bölüm başına maliyeti ise 20 milyon TL’yi aşar vaziyette.
Peki uzun süredir pek çok ülkeye dizi ihraç eden, her sezon yapım üstüne yapım üreten sektör bir anda nasıl bu duruma geldi? Kültür endüstrileri, yaratıcı emek, medya, siyaset ve son dönemde dizi endüstrisi üzerine çalışan, bu konuda gelecek sene Rutgers Universitesi Yayınları’ndan bir kitabı çıkacak olan Doç. Dr. Ergin Bulut, Evrensel’in sorularını yanıtladı.
‘Gerekli reyting 13’e kadar çıktı’
Öncelikle dizi sektörü temel ekonomisi açısından nasıl işliyor? Temel gelir kaynakları, haftalık bütçe planlamaları nasıl? Bugünkü ‘reklam krizi’ neden sektörü bu denli zorladı?
Kriz, medya sektörlerine, hele de Türkiye’de dizi sektörüne içkin bir olgu; dolayısıyla bu, dizi endüstrisinin ilk krizi değil. Ekonomik ve siyasi pek çok krizin yaşandığı bir alandan bahsediyoruz. Ancak görebildiğim kadarıyla mevcut “reklam krizi”, sektörde uzun zamandır konuşulan “sürdürülebilirlik” meselesini görünür kıldı. Daha önce de milli maç olan haftalarda diziler yayımlanmazdı. Önümüzdeki sene Rutgers Üniversitesi Yayınları’ndan çıkacak ve merkezine emek süreçleri, umut ve otoriterlik meselelerini yerleştiren kitabım için geçtiğimiz temmuz ayında bu rakamları güncellerken 20 milyon TL civarında bütçelerden bahsediliyordu. Artık bölüm başına bütçelerin 30 milyon TL’yi aştığı söyleniyor. Öte yandan, Türkiye’de vatandaşların alım gücündeki düşüş malum ve bu durum reklam pazarını daraltıyor. Sektörün yapısı da bu kırılganlığı artırıyor. Kanallar endüstriyel piramidin tepesinde yer alıyor ve prodüksiyonu yapım şirketlerine veriyor. Bir dizinin ekranda kalabilmesi için en az yedi reyting alması gerekiyor ki artık bunun da yetmediği, oranın 13’e kadar çıktığı söyleniyor. Reklam geliri yetersiz ise, dizilerin yayından kaldırıldığı da oluyor. Tam da bu koşullarda, Burak Sakar’ın verilerine göre, 2024-2025 sezonunda yayımlanan 44 dizinin 28’i sonlandırıldı, yeni dizilerin yarısı 13. bölümü göremedi. Yani kriz, endüstriye içkin. Sadece artık hakikaten sürdürülemez hale geldi.
Bir yandan sektörün büyüklüğü düşünülünce bu alanda devasa bir istihdam da var. Buradaki emek süreçleri nasıl işliyor, bu istihdam nasıl yönetiliyor?
Belki de bilinçli olarak yönetilemiyor demek daha doğru olabilir. Yukarıda bahsettiğim riskin yükü en başta çalışanlara aktarılıyor. Yapım şirketleri “bölüm başı ödeme” sistemiyle çalışıyor. Ücretler haftalık ya da aylık değil, teslim edilen bölüm üzerinden ödeniyor. Yıldızlar garanti ödeme alabilirken yardımcı oyuncular ve set çalışanları savunmasız. Bir bölümün çekimi üç hafta sürse bile çalışan tek bir kaşe alıyor.
‘Başarının arkasında emek yoğun üretim süreci var’
Türkiye’nin dizi sektörü küresel bir başarı hikayesi olarak anlatılıyor, ancak bu başarının arkasında son derece yoğun bir emek rejimi var. Reklam gelirleri ve küresel satış baskısı nedeniyle senaristler haftalık bölümler için yüz sayfayı aşan metinler yazmak zorunda. İşi hayal kurmak ve düşünmek olan birisi için bu kabul edilemez bir durum! Televizyon için çekilen dizi bölümleri yayından önce tamamlanmadığı için yazım ve çekim eş zamanlı ilerliyor; ekipler çoğu zaman o hafta yayımlanacak bölümü çekiyor ve yapımcılar iki ayrı ekip kurarak haftada neredeyse bir uzun metraj film çıkarıyor. Sahada görüştüğüm çalışanlar on altı, yirmi dört, hatta otuz altı saat süren mesailerden söz ediyor ve bu tempo zaman zaman iş kazalarına, hatta ölümlere yol açıyor. Bel fıtığından migrene, kas iskelet sistemi rahatsızlıklarına kadar uzanan sağlık sorunları bu tablonun doğal parçası.
Bir de Türkiye’nin dizi ihraç etmesi meselesi var. Aslında neredeyse içeriden çok yurt dışına satmak üzere yapım üreten bir hale büründü. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti, arkasında nasıl bir motivasyon yatıyordu? Sektörün ekonomik yapısını nasıl değiştirdi?
Öncelikle ihracatın yükselişinin arkasında birkaç etken var. İlki 2000’lerin başındaki ekonomik büyüme. Reklam yatırımları 2002’de 953 milyon dolardan 2011’de 2.5 milyar dolara çıktı ve Muhteşem Yüzyıl gibi yüksek bütçeli yapımları mümkün kıldı. İkincisi, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya’ya yönelen dış politika bölgesel iş birliklerini kolaylaştırdı. 2010’da Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanlığı, dizileri “stratejik sektör” ilan etmişti. Üçüncüsü, siyasal İslam’ın kültürel yankısı da dizilerin dolaşımını güçlendirdi. Yurt dışında taksiye bindiğinizde Türkiyeli olduğunuzu duyan sürücünün, size hemen en sevdiği diziden bahsetmesi ve hükümeti övmesi artık sıradan bir durum.
Tabii yapım şirketleri yurt dışı satışlardan da ciddi gelir elde ediyor. Ancak burada da mesele reklam ekonomisinden azade değil. O dizinin en az bir sezon boyunca tutması gerekiyor ki ancak ondan sonra 120 dakika ve hatta daha uzun süren bölümlerimiz ikiye ya da üçe bölünerek yurt dışına satılabilsin. Dolayısıyla dışarıya özel yapımlar yapılıyor olabilir ki platformlarda durum genelde böyle. Ancak televizyon kanallarından bahsedecek olursak, tam da reklam ekonomisi nedeniyle yurt içi pazar hâlâ çok güçlü. Zaten şu anda gürültü de burada kopuyor.
Şayet 1990’lardaki televizyonlarda neoliberal dönüşümü ve tüketim ekonomisini, moda sektörünün ortaya çıkışını (Arzu Öztürkmen Hoca bunu çok detaylı bir şekilde aktarır harika kitabında) saymazsak, dönüşümün başlangıcı için ise biraz tesadüfi bile denebilir. Çalıkuşu ve Deli Yürek’in ihracatını da hatırlamak lazım ama saha çalışmasında öğrendiğim kadarıyla 2006’da Antalya’da tatil yapan bir MBC yöneticisi otel odasında Kanal D’yi izleyip beş dizilik bir paket satın alıyor. Bu paketteki Gümüş, Orta Doğu’da büyük bir fenomene dönüştü. 2025’te edindiğim güncel verilere göre bugün ülkeye göre bir bölümün satışı 200-250 bin dolara, kimi zaman 600 bin dolara ulaşıyor. Diriliş: Ertuğrul tek başına 180 milyon dolar gelir elde etti. Türk dizileri artık uluslararası ödüller alıyor. Ancak rakamlar ve küresel dolaşım bizi yanıltmamalı çünkü set ekipleri de senaristler de tükenmiş durumdalar. Hem ekonomik hem de emek gücü açısından ciddi bir sürdürülebilirlik sorunu var. Ekonomik darboğaz nedeniyle de galiba kanallar artık gemiyi yürütmekte zorlanıyorlar. Sorunun sebebi yüksek ücretler alan oyuncular mı? Emin değilim…
Neredeyse kamu spotu sahneler
Tabii konunun bir yönü de dizilerin içerikleri. Geçtiğimiz yıllarda bir yandan sektörün ekonomik yapısında (Dizilerin yoğun biçimde ihraç ediliyor olması gibi) bir dönüşüm gerçekleşirken bir yandan da RTÜK vb. kuruluşlar tarafından sektöre müdahale de arttı. Sizce bu ikisi beraber dizilerin konularına, yapımların içeriklerine nasıl yansıdı?
Yine sahadan bir örnekle başlayayım. İkinci Bahar’ın bir sahnesine denk geldiğini anlatan bir senarist, şaka yoluyla, bunun mevcut Türkiye’de dizi içerikleri açısından değerlendirildiğinde artık bir kamu spotu haline geldiğini söylemişti. Türkiye’nin sosyoekonomik dokusu ve siyasi yapısı otoriter neoliberalizm ile değişirken, dizilerin yurt dışına da satışıyla beraber içerikler giderek neredeyse formüllerle açıklanabilecek, suya sabuna dokunmayan bir hale büründü Çok ciddi neoliberalizm eleştirileri yapan Kalpazan dizisinin hızlıca yayından kaldırılmasını, Çukur dizisine iktidardan gelen eleştirilerle ve Osmanlıcı dizi patlamasıyla bir arada düşünecek olursak içeriklerdeki dönüşüme dair net izler görebiliyoruz. 2015’te saha araştırmasına başladığımda platformlar ciddi bir umut kaynağıydı ancak burada da, birkaç diziyi hariç tutacak olursak, uluslararası karşılığı olan bir yıldız, egzotik coğrafya ve kadim kültürler gibi bir takım stereotipik formüllerin -sektör çalışanlarının değişiyle Oryantalist anlatıların- işlediğini görebiliyoruz. Sonuç olarak, diziler, 10 yıldan fazla bir süredir ciddi bir kültürel mücadele alanı olarak karşımızda ve özellikle 2025 martta boykot çağrısı yapan oyuncuların hedef alınması bunu gösterdi.
Bugün artık dizilerin yeni bölümlerinin çekilmediği, kimi dizilerin tamamen reklamsız yayımlandığı bir tabloyla da karşı karşıyayız. Sizce bu kriz nasıl yönetilebilir? Buradan çıkış nasıl mümkün olabilir?
Takip edebildiğim kadarıyla ilk hedef olarak yapım şirketleri, kanallar, ya da ülke ekonomisini idare edenler değil, oyuncular hedefte. Ben bu bakışı eksik buluyorum. Dizi endüstrisine üretim süreçlerinin tümünü, devletin sansür mekanizmasını ve piyasa ekonomisinin dinamiklerini dikkate alarak yaklaşmamız gerekir. Pratik olarak dizi sürelerinin azaltılması işe yarayabilir. Sahada senaristler sürekli “Atacak kurşunum bitti, hikayeye attırılabilecek her türlü taklayı onuncu bölümde attırmış oluyoruz” diye şikayet ediyordu. Tuhaf bir şekilde, temel gayesi hayal etmek olan bir sektör, daha kaliteli senaryoların ve daha iyi rekabetin olduğu bir üretim alanı hayal edemeyecek duruma gelmiş durumda.
Diğer taraftan oyuncuların daha az ücret kabul etmesi iki şekilde mümkün olabilir. Birincisi, yurt dışı pazarın daralması gerekir bunun için. Yani bir arz talep meselesi var. Diğerinde ise oyuncuların, diğer sektör bileşenleriyle beraber, ciddi anlamda daha yavaş çalışma şartları için mücadele etmesi gerekiyor.
Bu alanda mücadele eden iki sendika var aslında ve set çalışma prensiplerinden tutun da çalışma saatlerinin insani düzeylere çekilmesine, yapay zekanın sektörde kullanımından, çocuk oyuncuların çalışma koşullarına ve oyuncuların isçi olarak tanımlanması meselelerine kafa yoruyorlar. Dolayısıyla keşke bir çalıştay yapılsa ama bu çalıştaya sadece starlar ve yapımcılar değil, set çalışanları, senaristler, yardımcı oyuncular, makyaj ekipleri, ışık ekipleri de davet edilse. Hakikaten tek dertleri mevut ekonomik koşullarda geçimlerini sağlamak ve olabildiğince güzel hikaye anlatmak olan, o güzel hikaye için birkaç saat fazla çalışmayı dert etmeyecek yaratıcı bir iş gücünden bahsediyoruz. Bu şartlarda rekor ihracat yapabiliyorsa, sektör daha iyi koşullarda çalışsa kim bilir neler olur? Meselenin küresel pazar, bölüm başı ücretler, ekonomi büyüme olarak çerçevelenmesi belli ki krizi ötelemiyor çünkü kapitalist bir medya endüstrisinden bahsediyoruz. O nedenle tartışmaya dizi süreleri, çalışan sağlığı ve özgür hikaye anlatımı ile başlarsak belki daha doğru ve sağlıklı bir yere varmak mümkün olabilir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
App Store'dan İndir
Google Play'den İndir




