Yeni Şafak
Haber akışına dön

Düşüncenin İslam’la İlişkisinden Ne Anlamalıyız? (3)

Düşüncenin İslam’la İlişkisinden Ne Anlamalıyız? (3)

Bu serinin ilk iki yazısında anlatılan mukaddimeleri okuyanların fark edeceği üzere “düşünce” adını verdiğimiz şey, daima bir terkiptir. Farklı kanallardan gelen pek çok unsur barındırır. En saf göründüğü durumda bile dikkatle bakıldığında çok köklü akrabalıkları taşıdığı görülür. Vahyin kendisi Hz. Peygamber’in (sav) kalbine ilka edilen ilâhî bir hakikattir. Lakin müesses bir din olarak İslam, dilcilerin, müfessirlerin, fakihlerin, mütekellimlerin, mutasavvıfların ve filozofların yorumlarıyla şekillenmiş, tarih boyunca farklı coğrafyalarda muhtelif milletlerin gelenek ve tecrübeleriyle kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla Müslümanların anlayış, yorum ve tecrübeleriyle farklı veçhe ve kabiliyetleri tahakkuk eden İslam bir yandan Hz. Peygamber’e vahyedildiği haliyle hakikatin kendisinin saflığına, beşerî müdahalelerden uzak oluşuna ve muhtelif tarihsel koşullarda otantikliğini muhafaza edebileceğine dayanır, diğer yandan da aynı hakikatin gelenek ve tecrübelerle farklı hüviyetler kazanacağına dayanır. Mecelle’nin “âdet, muhakkemdir” şeklindeki 36. maddesi bu duruma işaret eder. Her ne kadar bu madde münhasıran fıkhî bir ilkeyi dile getiriyorsa da gerçekte bilgi ve uygulamanın tüm alanlarında geçerlidir.

Şimdiye kadar yapılan kısa açıklamaları dikkate aldığımızda düşüncenin İslam’la ilişkisi üç açıdan düşünülebilir. Birincisi, herhangi bir araştırma ve tefekkür faaliyetinin hem kendisinin hem de muhtevasının İslam naslarından kaynaklanması anlamında ilişkidir. İkincisi, bir araştırma ve düşünce faaliyetinin kendisi ve muhtevasının İslam naslarından kaynaklanmamış olmakla birlikte naslarla irtibatının kurulması anlamında ilişkidir. Üçüncü ise söz konusu faaliyetin kendisi ve muhtevasının İslam nasları etrafında oluşan ve zamanla “dinden” kabul edilen görüş ve uygulamalarla irtibatlandırılması anlamında ilişkidir.

Genel olarak Şerî bilimlerin birinci anlamıyla dinle ilişkili olduğu, yani dinî naslardan neşet ettiği kabul edilir. Şerî bilimler dışında araştırma ve düşünce sahalarının ise ikinci ve üçüncü anlamıyla ilişkili olduğu kabul edilir. Fakat Kurân ve mütevatir sünnet gibi dînî inanç ve hükümlerin kendisini oluşturan naslar dışındaki bilgi ve uygulamaların, hangi türden ilişkiye sahip olursa olsun, bir bilgi ve uygulamalar bütünü olması ile bir şahsın donandığı melekeler olması farklı şeylerdir. Bu sebeple din ile ilişkiyi aynı zamanda “dînî” sıfatıyla donanma olarak aldığımızda daha esaslı bir ayrıma dikkat çekmek gerekir. İmâm Gazzâlî’nin İhyâu ulûmi’d-dîn aslı eserinin de hareket noktası olan bu ayrım, tefekkür ve din ilişkisini ele almanın dördüncü mukaddimesini oluşturur: Bir bilgi yahut uygulamanın dînî vasfına haiz olması için ya Kurân ve sünnet gibi dinin bir parçası olması ya da dînî yaşantının yani kulluk etme ve Allah’a yaklaşma tecrübesinin ortaya çıkarabileceği bir durum olması gerekir.

Bu ilkenin “dinin parçası olmak” şeklinde özetlenebilecek birinci kısmı, en azından ilk bakışta daha kolay anlaşılmaktadır. Her ne kadar rivayetleri kabul ve yorum farklılıklarından ötürü âlimler arasında hadis ve sünnetle ilgili ihtilaf varsa da bu, ilkeye dair değil, uygulamaya dair bir ihtilaftır. Tevhid, nübüvvet ve âhiret gibi inançlarda veya namaz, oruç ve hac gibi amellerde olduğu üzere bir inanç ve uygulamanın Hz. Peygamber’e nispeti kesin olarak biliniyorsa ve bunun dinin bir parçası ve gereği olduğunda ihtilaf edilmiyorsa onun dînî vasfıyla niteleneceği konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Dikkat edilirse sadece Hz. Peygamber’e nispetinin kesin olarak bilinmesi yeterli değildir. Nispet daha ziyade dînî olmakla nitelenmenin imkânını oluşturur. İlaveten, o bilgi ve uygulamanın dinin bir parçası yahut dinden olduğu da kabul edilmelidir. Çünkü giyim kuşam gibi bazı uygulamaların Hz. Peygamber’e nispetini kesin olarak bildiğimiz halde bazı âlimler bunların âdetten kaynaklandığını ve dinle ilgisi olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca bu tartışmalar, modern dönemde değil, klasik dönemde yapılmıştır. Dolayısıyla modernist olmakla falan ilgisi yoktur, tamamen dinin nasıl anlaşılacağı sorununun bir parçasıdır.

İlkenin asıl dikkat çeken tarafı, ikinci kısımda dile getirilmektedir: Bir bilgi ve davranışın (uygulamanın) dînî olmakla nitelenebilmesi için kulluğun veya Allah’a yaklaşmanın sonucu olmalıdır. Başka bir ifadeyle, tanımı gereği insanın dindar olmasını zorunlu kılmayan hiçbir bilgi ve davranış dînî olmakla nitelenemez. Doğrusu, bu oldukça radikal bir ilkedir. Çünkü bu ölçüye vurduğumuzda şerî bilimler külliyatının kahir ekseriyeti de kendisi olmak bakımından dînîlik vasfını yitirmektedir. Gazzâlî’nin kendi verdiği örnekleri kullanalım. Mesela bir kimse dindar olmadan fıkıh ve kelam ilmini öğrenebilir hatta bu ilimlerde uzman seviyesine ulaşabilir. Bu ölçüyle baktığımızda, fıkıh ve kelam naslardan kaynaklanmış olmaları anlamında şerî bilimlerdir ama bu bilimleri öğrenmek bir kimsenin Allah’a yakınlaşmasını zorunlu kılmadığı gibi Allah’a yakınlaşma tecrübesinin gerektirdiği bir durum da değildir. Hatta fıkıh ve kelamda uzman olmak için (müçtehid veya muhakkik bir âlim olmak için değil) bırakın dindar olmayı müslüman olma şartı bile yoktur. Bu sebeple Gazzâlî İhyâ’nın “ilm” babında fıkıh ve kelamın tanımladığımız anlamda “dînî” olmadığını, siyasi ve içtimai düzenin idamesi için gerekli dünyevî bilgiler olduğunu söyler. Doğrusu bu ilke ayrıntılı tartışmayı icap ediyor ama ben yazının asıl maksadından uzaklaşmamak için bu kadar iktifa edeceğim. Ayrıntısını merak eden okurlar, Gazzâlî’nin İhyâ’sının “ilm” babına veya konuyla ilgili çalışmalara bakabilirler.

Bu dört mukaddimeyi tahlilin aşama ve katmanlarına dönüştürerek düşüncenin İslam’la ilişkisini tahlile başlayabiliriz.

Başlıklar :

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenisafak.com