I-
Erkek Kıskançlığı

Uzun süredir görüşmemiştik. Susa susa ilerliyorduk sohbetin içinde. Akran yetimi bahsindeydik. Hayatının bir döneminin tanığını, onun üzerinden bağlandığın zamana yakınlığı kaybetmenin yası ile yaslı. İnsan ancak akranıyla zamana yakın. Akranın yoksa, zaman insana yük, insan yaşadığı zamana yük. Gidenler, gelenler bahsini “Gidenler çok, gelenler az” diyerek tamamladık.
O sıra kuzeni geldi aklıma. “Berrin nasıl?” dedim. “Halâ her cümleye İzzet diye başlayıp İzzet diye mi bitiriyor?”
İzzet, Berrin’in kocası. Döne döne İzzet Günay-Türkan Şoray filmleri seyrederdi Berrin, “tıpkı biz” diye diye.
“Evet ama artık tamamen ters istikamette.”
“Nasıl yani?”
“Bir zamanlar İzzet onu çok seviyor faslına eşlik eden kıskançlık sahneleri, şimdi ‘Gençliğimi yedi, bir gün gün görmedim’e evrildi.”
“O nasıl oluyor?”
“Sosyal medyadaki bütün psikologları takip ediyor. ‘İzzet’in sahnelediği o performans sevgi değilmiş’ diyor.”
“Sahiden böyle mi diyor? Performans?”
“Evet evet. ‘İzzet’in sergilediği o performansı ben sevgisinin göstergesi zannediyordum. Adam basbayağı takıntılıymış. Bunca yılımı takıntılı bir adama heba etmişim’ diyor.”
Bir hayat yaşıyorsun. Sonra o hayatı, karşına çıkan vidolarla “Yanlış yaşamışım”a çeviriyorsun.
Dün makbul sayılan duygular, bugün takıntı hanesine yazılıyor. Kıskançlık mesela? Kıskançlık nedir? Özellikle erkek kıskançlığı?
II-
Gün ile dünü erkek kıskançlığı üzerinden birbirine bağlamak için, Tolstoy’un kendi duygularının mahzenlerinden çıkara çıkara inşa ettiği kahramanı Levin’e gidelim.
Levin, Kity’e evlenme teklif ettiği sıra Kity annesinin etkisi altında, Vronski’den gelecek evlenme teklifi ihtimalini düşünerek Levin’e olumsuz cevap verir.
Bu başlangıç Levin’de şüphenin kıymığı olur ve Kity ile evlendikten sonra da devam eder. Kendisinin bir zamanlar Kity tarafından reddedilmiş olduğunu unutmakta zorluk çeker.
Bu kıymık, Kity kendisini seçtiğinde bile Levin’in zihnine batmaya devam eder. Evlendikten sonra, “Kity beni seviyor mu?” sorusu “Beni Vronski’den daha mı çok, yoksa daha mı az seviyor?” şüphesine evrilir.
Her kıskançlık, cevabı olmayan soruların peşi sıra büyür.
Tolstoy, Levin’in bedenen güçlü, ruhen kırılgan yanlarıyla tanıştırır okuyucusunu. Evet Levin çok güçlü bir erkek karakter gibi görünür: Tarlaya gider, çalışır, biçer, köylülerle birlikte ter döker. Ama iç dünyasında kendisine ilişkin kanaati oldukça kırılgandır. Kendisini sürekli sorgular. Tasavvufi terimlerle söyleyecek olursak, Levin, hafv ve reca makamında salınır durur.
Bu salınış esnasında, karısının kendi hayatı içindeki mutmain çehresinden rahatsızlık duyar. Levin kendi rahatsızlığından da rahatsızlık duyar.
Kity yeni hayatına ne kadar kolay intibak etmiştir! Çalışanlarla konuşması, misafirlerini karşılaması, insanların duygularını fark etmesi… Kity”nin çevresi ile mükemmel uyumu Levin’i tedirgin eder. Kendisini “Ben onun için yeterli miyim?” sorusunu sorarken bulur.
Levin üzerinden belli ki Tolstoy kendi yaşadıklarını, bir kurum olarak evlilik sorunu ve sorumluluğunu tasvir etmek istiyor. Eşi ile varoluşsal bir birlik kurma isteğini aşikar ediyor. İlerleyen yaşında Tolstoy’un karısı Sonya ile “gri boşanma” sürecine gelmiş olmasında, belli ki evliliğin ilk yıllarındaki “birlik” arzusunun yeniden ortaya çıkması yatıyor. Tıpkı Levin gibi Tolstoy da karısının kendisinden ayrı düşüncelerinin, dolayısıyla başka bir hayat tasavvurunun olabileceği gerçeğini kabul etmek istemiyor.
Bu yüzden Kity’nin evin içinde kendisinden ayrı bir hayatı olduğunu gördüğünde rahatsız oluyor. Burada Tolstoy’un çok gerçekçi bir tarafı ortaya çıkıyor:
Sevgi insanı birleştiriyor ama aynı zamanda ayrılığı daha görünür hale getiriyor.
Levin’in, Kity’ye sevgisi arttıkça onun kendisinden ayrı bir insan olduğu ve ayrı bir hayatının olduğu gerçeğini kabullenmesi de o kadar zorlaşıyor. Ancak Tolstoy onu basit bir kıskanç koca olarak tasvir etmez. Romanı bugüne taşıyan damar Levin’in kıskançlığında da ortaya çıkar. Levin kusursuz bir kahraman değildir. İçine bakan, içindekini gören, gördüğünden rahatsız olan bir kahramandır Levin.
Kity’i kıskandığında kendini gözden geçirir, “Buna hakkım var mıydı?” sorusu Levin’in içinde daima yankılanan bir sorudur. Kity’ye haksızlık ettiğini fark ettiğinde, hatasını tamir etmek için zihninin ürettiği görüntülerle gerçekliği birbirinden ayırmaya çalışır.
Tolstoy roman boyunca bir simetri kurar. Kıskançlık bahsini de bu simetri üzerinden sunar. Bir tarafta Levin’de gördüğümüz erkek kıskançlığı diğer tarafta Anna’da gördüğümüz kadın kıskançlığı.
Anna’da kıskançlık giderek gerçekliğin yerini almaya başlar. Gerçeklikten kopuş Anna’yı mutlak yıkıma, intihara sürükleyecek, Levin’de ise kıskançlık, sonunda kendi kendini sorgulamasına yol açacak ve dahi kendisini bulmasını sağlayacak.
Romanın sonunda Levin, hiçbir hidayet romanında karşılaşmayacağımız şekilde, iman etmenin esasında ne olduğunu gösterir okuyucuya.
Meraklısı için notlar:
Geçen salı günü dikkatinize sunduğum “Anne Kıskançlığı” yazısından sonra bazı okuyucularımdan itiraz geldi. Kendisini hakarete uğramış gibi hissettiğini söyleyenler bile çıktı. Sosyal medya, alınganlıkları coşturan bir mecra. Nitekim bu alıngan karşı çıkışlar da oradan geldi.
Anne kıskançlığına bir de dadı kıskançlığı ilave edeyim. Bu defa bir roman üzerinden değil, hatırat üzerinden. Merhum Sâmiha Ayverdi’nin torunu Sinan Uluant, Ayverdiler kitabında annesi Nadide Hanım’ın dadısı ile Ekrem Ayverdi’nin ilk evliliğinden dünyaya gelmiş olan büyük oğlu Fazlı’nın dadısının çocukları birbiriyle mukayese edişlerini çok hoş bir lisan ile anlatıyor. İki bebeğin arasında sadece bir yaş olduğu bilgisini de vereyim.
Başlıklar :


