Yeniçağ
Haber akışına dön

Fon Krizinin Faturası: Tasarruf, Sandık, İtibar

Fon Krizinin Faturası: Tasarruf, Sandık, İtibar

17 Eylül'de tasfiyeye alınan 131 fonda 455 bin 758 yatırımcı etkilendi. Ödemeler sürerken kriz reel sektörü sıkıştırıyor, iktidar için siyasi maliyet doğuruyor ve MSCI Türkiye'ye Haziran 2027'ye kadar süre tanıdı.

Sermaye piyasaları yalnız rakamlardan, grafiklerden ya da ekran başında takip edilen hisse fiyatlarından ibaret değildir. Piyasalar köklü bir kavramın üzerine kurulur: güven. Güven sarsıldığında sadece borsa çökmekle kalmaz; reel sektör sarsılır, seçim hesapları şaşar ve ülkenin uluslararası alandaki finansal itibarı ciddi bir yara alır.

Eylül ortasında 131 yatırım fonunun tasfiyeye alınmasıyla patlak veren, The Economist'in tahminine göre yaklaşık 18 milyar dolarlık varlığı kapsayan fon krizi, tam da bu güven fay hattının kırıldığı noktayı işaret ediyor.

Peki, eylülden bu yana ne değişti ve kriz nereye uzanıyor?

Bireysel Yatırımcının Kırılan Güveni ve Sıkışan Reel Sektör

Yüksek enflasyon karşısında birikimini korumak, çoluğunun çocuğunun rızkını eritmemek için finansal okuryazarlığını zorlayan yaklaşık 450 bin bireysel yatırımcı hâlâ parasının tamamını bekliyor. Resmi açıklamaya göre 30 Ekim itibarıyla 131 fonun 93'ünde tasfiye tamamlandı, 71 bin 899 hesaba 68 milyar lira ödendi; kalan 38 fonda ara ödemeler de 30 Ekim'de başladı. Savcılığın incelediği manipülasyon iddiaları, birkaç hissede aşırı yoğunlaşma ve likidite uyumsuzluğu yüzünden kilitlenen bu sistem sadece küçük tasarruf sahibini vurmadı. Fonlarda nakdi kalan bazı şirketler tedarikçi ödemelerini ertelemeye başladı.

Ardından ticari alacak ve ödeme zincirinde kırılma riski geldi. Reel sektörün tahvil stoku temmuzdan 16 Ekim'e 185,4 milyar liradan 172,5 milyar liraya geriledi; Merkez Bankası 26 Ekim'de şirket tahvili ödemeleri için kullanılacak kredileri büyüme sınırından muaf tuttu. Enflasyonla mücadelede uygulanan sıkı para politikasının yarattığı nakit darboğazına bu kriz de eklenince reel sektörün yükü belirgin biçimde arttı. Fitch şimdilik dolarizasyon görmüyor, fonlardan çıkan para da büyük ölçüde TL mevduata geçti; ama güven onarılmazsa yerli yatırımcının yeniden döviz ve altına yönelmesi işten bile değil.

Sandık Ufkunda Biriken Bulutlar

Ekonomi yönetimi ve iktidar açısından bakıldığında, zamanlama bundan daha talihsiz olamazdı. Enflasyonu düşürme ve rasyonel politikalara dönüş sürecinde seçmenden zaten büyük bir sabır istenirken, denetim zafiyetinden kaynaklandığı algısı oluşan böyle bir krizin patlaması siyasi maliyeti artırıyor. SPK Başkanı Mahmut Sütcü'nün 19 Ekim'de sağlık gerekçesiyle istifa etmesi ve Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik'in emekliliğini istemesi de bu algıyı güçlendirdi.

Mağdur kitlesinin genişliği, olası bir seçim senaryosunda muhalefetin eline denetimsizlik ve liyakat eksikliği eleştirisi için son derece kullanışlı bir koz veriyor. Hükümetin, 27 Ekim'de yürürlüğe giren 7596 sayılı Kanun'la her yatırımcıya 1 milyon liraya kadar ara ödeme yolunu açması ve nakit yetmezse küçük tutarlılara öncelik tanıması da bu siyasi riski azaltma çabasıyla ilgili. Ancak bu ödeme, nihai tasfiye alacağından düşülecek bir avans. Ekonomide atılan her palyatif adım, sistemik sorunları halı altına süpürmekten öteye geçemez.

Yabancının Gözünden Türkiye: "EM" Statüsü Tehlikede mi?

Krizin en sancılı boyutu ise sınırların ötesinde yaşanıyor. Wall Street Journal'dan The Economist'e uzanan küresel finans basını gözünü Türkiye'ye dikmiş durumda. Fitch krizi negatif bulsa da kredi notuna etki beklemediğini söyledi; Moody's ise denetim boşluklarına dikkat çekti. Dışarıdan bakıldığında görülen manzara hoş değil: yetersiz gözetim, manipülasyona açık bir piyasa yapısı ve derinlik kazanmamış kurumsal denetim.

The Economist'in eylülde dikkat çektiği risk ekimde somutlaştı. MSCI 15 Ekim'de Türk hisselerinde endeks değişikliklerini dondurdu ve Haziran 2027'ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye'nin gelişmekte olan piyasa statüsünü yeniden tartışmaya açabileceğini duyurdu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek eylülde "Genele yayılmış sistemik risk söz konusu değil" dese de, şeffaflık arayan yabancı kurumsal yatırımcı için bu tür şoklar geri çekilme sebebidir. Kriz öncesinde 218 baz puan olan risk primi (CDS) ekim başında 255'e çıktı; sermaye girişlerinin yavaşlaması Türkiye'nin dış finansman maliyetini artırabilir.

Ne Yapmalı?

Bu kriz, kuralların ve denetimin tam işlemediği bir piyasada finansal derinleşme sağlanamayacağını gösterdi. Küçük yatırımcıyı koruyacak şeffaf denetim mekanizmaları kurulmadan, fon yönetimlerine katı standartlar getirilmeden atılacak her adım eksik kalır.

Türkiye sermaye piyasalarını bir panayır alanı değil, sürdürülebilir büyümenin motoru yapmak istiyorsa, hem içerideki seçmenin hem de dışarıdaki yatırımcının güvenini yeniden kuracak adımları bir an önce atmak zorunda. Aksi halde ödenen fatura borsa ekranlarındaki kırmızı rakamlarla sınırlı kalmayacak.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenicaggazetesi.com