AMERİKAN ara seçimlerinin küresel köyümüzün yerel seçimiymiş gibi takip edilmesi normal mi?
Gücünün Sınırını Bilmek

Türkiye’de sokaktaki sıradan insanın bile “Michigan kime gidecek” diye tartışacak duruma gelmesi tuhaf değil mi?
Fakat bu tuhaflık bize özgü değil. Özellikle son yıllarda dünyanın hemen her yerinde Amerikan seçimleri bir yerel seçimmiş gibi takip ediliyor.
Aslında sonuçları açısından düşünüldüğünde anlaşılabilir bir durum. Nihayetinde ABD’nin seçimleri dünyadaki siyasi, ekonomik savaşları ya da çatışmaları tetikleyebiliyor.
İran savaşı bunun son örneklerinden biriydi. Trump’ın başlattığı savaşın faturasını hep beraber ödüyoruz.
Bu noktada pek gündeme gelmeyen kritik bir soru var: ABD kendi gücünün sınırını biliyor mu? Yoksa Amerikan siyaseti bir Hollywood filmindeki süper kahraman gibi mi davranıyor?
Foreign Affairs dergisinin son sayısında eski Amerikan Özel Harekât komutanlarından William H. McRaven bu konuda ilginç bir yazı yazdı.
İran savaşının belirsiz hedeflerle saçma bir hal aldığını düşünen McRaven, sorunun Trump’a özgü olmadığını söylüyor.
Dünyanın en gelişmiş ordusuna sahip olsa da Amerika’nın kendi gücünün sınırını kavrayamadığını, bir yanılsama içinde hareket ettiğini anlatıyor.
Üstelik bu durumun yeni olmadığını, Vietnam’dan bu yana aynı senaryonun tekrarlandığını Afganistan, Irak, İran’da sonucun değişmediğini söylüyor.
Yıllarca sahada görev yapmış 4 yıldızlı bir generalin açık sözlü eleştirisi bununla sınırlı değil.
McRaven, yapay zekâ ve yeni savaş teknolojilerinin de ABD’ye gereksiz bir süper güç kibri getirdiğini düşünüyor. “Teknoloji bir imkân sağlayıcıdır. Savaşın doğasını, coğrafyayı ve düşmanın iradesini ortadan kaldırmaz” diyor.
Yani birkaç muharebe kazanmanız, genel anlamda savaşı kazanmanız anlamına gelmiyor.
Ona göre ABD’nin İran’da gücünü sınırlayan üç nokta vardı:
- Ahlaki belirsizlik.
- Coğrafi sınırlar.
- Karşı tarafın iradesi.
Bunların hiçbiri dikkate alınmadı. Sonuçları ne Trump’a ne dünyaya fayda sağladı.
Özetle dünyanın en güçlü ülkesi olsanız da gücünün sınırlarını bilmemek büyük bir hata. Herkese beklediğinden daha ağır bir fatura çıkarabiliyor.
William H. McRaven
HACKTİVİZM Mİ KİRLİ SAVAŞ MI
GEÇEN gün Avrupa’da tuhaf şeyler yaşanıyor demiştim. Dokuz ülkede marketlerin derin dondurucularına yapılan sanal saldırıların ardından bu kez uçaklara bomba ihbarları yapılmaya başladı.
Son iki-üç gündür farklı ülkelerde birçok havalimanından kalkan uçaklara ilişkin eşzamanlı olarak bomba ihbarı yapılıyor.
İhbarlar asılsız çıksa da uçaklar yön değiştirip acil iniş yapmak zorunda kalıyor. Havalimanları geçici olarak kapatılıyor, binlerce insan mağdur oluyor.
Yine Avrupa’daki bazı kan bankaları da tıpkı marketler gibi hedef haline geldi. Dondurucular sanal saldırıyla bozuldu, onlarca litre kan çöpe gitti.
Saldırıları kendilerine “hacktivist” diyen bazı gruplar üstlendi. Ben bu yaşananların küçük bir grubun oyunu olduğunu düşünmüyorum.
Daha çok insanların en zayıf noktalarını hedef alan kirli bir savaşa benziyor.
EN ÖNEMLİ ZİRVE BAŞLIYOR
DÜNYA açısından belki de en önemli zirve Antalya’da başlıyor. İklim krizi, insanlığın önündeki en somut, buna rağmen en kolay reddedilen mesele.
COP31 Zirvesi’nde Türkiye’nin amacı daha önceki konulan hedefler çerçevesinde somut bir sonuç almak.
Masada krizin faturasının sadece gelişmekte olan ülkelere kalmaması için “iklim köprüsü” gibi öneriler var.
Karbondioksit emisyonlarını sıfıra indirmek temel hedef olsa da buna giden yollar üzerinde temel bir anlaşma yok. COP31’de bu sorun etraflı bir şekilde tartışılacak.
Somut bir adım atılabilir mi göreceğiz. Ama Türkiye’nin yine iyi bir ev sahipliği yapacağına eminim.




