Hukuk Mahkemeleri Kanunu mimarlarından Prof. Dr. Muhammet Özekes, hakimlik mesleğini, hkimleri yazdı. Hakimlerin korkmaması gerektiğini belirten Özekes “Hakim korkarsa adalet olamaz. Korkan hakimlerin kurbanları da bir Bruno, bir Galile veya bir Dreyfus olur” diyor.
Hâkimler Korkar Mı?

Hâkimler korkar mı? Şüphesiz hâkimler de insandır ve korkar. Ama, korkusu ve endişesi, işini yapmasına engel olmamalı; korku ve endişesi hakkın ve hukukun önüne geçmemelidir. Çünkü, o korkarsa masum, mazlum, mağdur daha çok korkar. Çünkü, hâkimin korkusu, zalimin ve haksızın cesaretini artırır. Hâkim dışında savcı da, avukat da korkularını, işinin, hakkın ve adaletin önüne geçirmemelidir. Ancak nihaî karar mercii olan hâkimler için bu çok daha önemlidir.
Korku, çeşit çeşittir. Kişisel kaygılar, maişet derdi, tayin sebebiyle çoluk çocuğun hayatının değişmesi, ikbal ve istikbal kaygısı gibi korkular olabilir. Bu korku, korkusunun esiri olmuş ehliyetsiz, liyakatsiz meslektaşlarının yolu açılırken kendi yolunun kapanması korkusu, vereceği kararın haklı olsa da doğuracağı tepkilerin korkusu, bazen canından, sevdiklerinden, onuru üzerinden tehdide maruz kalmaktan kaynaklanan korku, siyasî, idarî baskının korkusu da olabilir. Vakidir ve hep olacaktır.
HÂKİM, HAKSIZLIĞA DUR DEMEK İÇİN VARDIR
Hâkimlik mesleğinin özünde ve tabiatında ise bu tehdit ve korkulara muhatap olmak her zaman vardır. Çünkü, haksızlık ve adaletsizlik yapan, ya sosyolojik, psikolojik ve ahlâkî sınırları aşmış bir hadsizdir veya gücüne güvenen zalimdir (bazen hâkimi dahi atayan güçtür o). Haksızlık ve zulüm, zaten hukuk ve adaletin koyduğu haddin aşılması, sınırın geçilmesi, gücün hakkın önüne geçmesi, o güçle haksızın önünün açılması demektir. Hâkim ve yargı buna dur demek için vardır.
Hâkim Arapça’dan geçen bir terimdir; kelimenin kökeninde gem vurma, dizginleme, engelleme, men etme anlamları yatar. Bu somut anlam, zamanla kötülüğe gem vurma, engel olma, haksızlığa bir sınır/had çizme anlamına dönüşmüştür. Hâkim, bu kökten üretilen ismi faildir (özne) [bkz. M. Keskin, Kur’an’da “hkm” Kökünden Türeyen Kelimelerin Semantik Tahlili, KÜİFD 2018/2, s. 451 vd.]. Sınır çizmek, gem vurmak, engel olmak bir çaba, cesaret gerektirir. Hâkim, toplum düzenini bozan kötülüklere engel olduğu, dizginlediği, hüküm verip adalet dağıttığı ölçüde hâkimdir. Türkçe olarak hâkim karşılığı “yargıç” (veya yargan, yargucu) kelimesinin kökeni “yar” ise, keserek bölmek, ayırmak, dağıtmak anlamlarına da gelir; buradan hareketle yargucu, gerçeklerin, doğruların dağıtılıp ortaya çıkartıldığı “yargu”yı (yargı) yapan kişidir, “… da’va veya kaziyeye derler ki kavim ortasında vâki olur. Ol husumeti fasl eden kimseye yargucu derler” [A. Kılınç, Yargucu/Yargan/Yargıcı, https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr; C. Özdemir, KSÜİFD 21/2013, s. 189 vd.]. Dikkat edilirse, yargının kavim ortasında vaki olacağı, gizli saklı menfaatler için değil, halkın ortasında gerçekleştirileceği vurgulanmıştır. Batı dillerinde de hâkim ve mahkeme yerine kullanılan ifadelere bakıldığında (hâkim yerine judex, judge, juge, giudice, Richter; mahkeme yerine, court, cour, forum, tribünal, Gericht), hukukun sesi olma, eğriyi doğrultma, bunu alenî şekilde ve alenî bir ortamda yapma anlamları açıkça görülmektedir.
HÂKİM KORKARSA NE OLUR?
“Korku … mahkemelerin vazifelerine mütedair olan geri ve iptidaî telâkkiyi yeniden hortlatır. Bunun mutlaka veya her zaman şahsi korku olması icap etmez, bilakis değişiklik korkusu, inkilâp korkusu, müesses eski nizamı idame etmek istiyenlerin duydukları korku, yeni hakikatlerin keşfedilmesinin husule getirdiği netice ve tesirlerin verdiği korku, nur ve ziyanın tâ içine dalmaktan korkma dahi olabilir. Böyle bir korkunun mevcut olduğu yerde adalet olamaz. Orada mahkeme, kuvvetin bir aleti olur; hâkimler de isyan bastıran birer asker. Böyle hâkimlerin yapacakları sözde muhakemeler, bir tecziye işinden veya infaz merasiminden ibaret kalır; kurbanları da bir Bruno, bir Galile veya bir Dreyfus olur.” [Sir J. Macdonall (Çev. M.O.Dostel), Tarihî Davalar, İstanbul 1941, s. XXI]
Evet hâkim korkarsa adaletin değil, kuvvetin ve o korkunun askerî, hatta militanı olur. Hâkim korkarsa, korktuğunun kölesi, muktedir adına halkın ve hakkın sesini susturan bir infaz memurudur. O yerde artık adalet değil, yargının kurbanları vardır. Güç denilen, iktidar denilen, menfaat denilen ilâhlara sunulan kurbanlar. Hâkimler, cesaret kalesinin koruyucuları değil, bu karanlık, şeytanî haksızlık tapınağının rahipleri olmuştur artık.
Dünya tarihinde, hâkimin vasıflarını en kısa, ama en derin ve doğru tanımlayan hüküm Mecelle’nin meşhur hükmüdür. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye m. 1792’ göre hâkim, “hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn” olmalıdır. Yani, hâkim, bilge, bilgi derinliği olan (hem hayatın hem hukukun hem usûlün); zeki, anlayışlı, kavrayışlı, izan ve idrak sahibi; hak yolunda dosdoğru, istikametini hiç bozmayan, sağa sola sapmayan; güvenilir, ehliyetli liyakatli, halka, hakka ihanet etmeyen, buna da izin vermeyen; vakar sahibi, duruşunu bozmayan, saygınlığını koruyan; dirençli, gelecek baskılar karşısında direnen, iradesi güçlü ve güvenli olan kişidir. O kadar ki, örneğin Mecelle m. 1812’ye göre, hâkim gam ve gussa, yani üzüntü ve keder gibi bir durum içindeyken dahi “hükme tasaddi etmemelidir” denilmektedir. Burada hüküm vermemeli değil, hüküm vermeye yeltenmemelidir denilmektedir. Hâkim, teknik anlamda bilgili [hayat, usûl, esas], aynı zamanda etik değerlerle donanımlı olmalıdır [M. Özekes, “Adil Yargılanmaya Tehdit: Bilgisiz Hâkim ve Avukat”, HFSA 21, 2010, s. 94 vd.]. Ancak bunların olması için sistemin de en baştan bunu sağlayacak nitelikte olması gerekir. Örneğin sırf teknik bilgisi olan, etik ve değerler donanımı eksik olan ya da maddî hukuk bilgisi iyi ama usûl/metod bilgisi eksik olan hâkim bunu ne kadar sağlayabilir? Hâkimlik, ünvanı öne koyup arkaya çekilecek bir iş değildir; dirayet, dayanıklılık, derinlik işidir. Çok genç yaşta hâkim yaptığınız insanlarda bunu ne kadar sağlayabilir, korku ve etkiye karşı hangi tecrübe ve derinlikle karşı koymalarını bekleyebilirsiniz.
HÂKİM KORKARSA HERKES KORKAR
Hâkim, işinin doğasında olan ve hep muhatap olacağı bu korkuya yenilir, geri adım atarsa o zaman hâkimlik yapmamalı, talip olmamalı veya gerektiğinde bırakmalıdır. Toplum kendisi sürekli korku içinde yaşamamak için, asker, polis, hâkim gibi işbölümü yapmış; bu korkuları aşan, gerektiğinde ölüme yürüyen profesyonellere görev vermiştir. Toplum haksızlık karşısında sürekli güç kullanmamak, haksızlığa katlanmamak için mahkeme, hâkim kapısı oluşturmuş, vergi vermiş, onlara bazı ayrıcalıklar tanımıştır. Tek şey için: Halkın kendisi korkmasın, korkusuz yaşasın diye. Korkmamak için görevlendirdikleri, korkak olursa, en önemlisi kendileri bizatihi korkunun ve tehdidin kaynağı haline gelirse bir toplum ayakta kalamaz, korku duymayacağı daha güvenli yerler arar ve sonunda dağılır.
Hâkim korkarsa herkes korkar! Herkes korkarsa hiçbir şey güven altında değildir. Güvenin olmadığı, korkunun bol olduğu, hâkimlerin de korktuğu yerde, ne gelişme olur ne ilerleme ne ahlâk olur ne hikmet ne huzur ne refah...
Osmanlı Devleti’nin iyi bir devlet düzeni ile yürüdüğü zamanlar, tüm idarecilerin her türlü tasarrufu, kadıların denetimine açıktı, kadılar halkın en önemli koruyucusu ve güvencesi idi. O kadar ki gayrimüslim teba bazen, kadıları Hz. İsa’yı yahudilerin çarmıha germe çabası karşısında, onu korumaya çalışan kahramanlara benzetmiştir [Örnekler için bkz. M.A. Aydın, Osmanlı Hukuku, Ankara 2020, s. 212 vd.]. Hâkimler belki kahraman değil, ama cesur olmak zorundadır.
HÂKİM CESUR OLMAK ZORUNDADIR
Cesur olmak hâkimin işinin bir parçası, hâkimliğin bir vasfıdır. Hâkim için cesur olmak aynı zamanda bir mecburiyettir. Çünkü, “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” (AY m. 9). Hâkimler, sadece ve sadece “milletin” adına hareket ederler. Hâkimler yürütmenin memuru, uzantısı, ajanı ve adamı değildir, başka yerden emir ve talimat almazlar/alamazlar; toplumun, devletin temeli olan “adalet”ten daha “âlî” (yüce) başka bir menfaat gözetmezler. Muktedirler ve muhterisler, adaletin çiğnenmesine bahane olarak farklı “yüce” (!?) menfaatler ileri sürüyorsa aslında bir haksızlığa, hukuksuzluğa, kendi emel ve isteklerine bunları perde yapıyor, kullanıyor, sömürüyordur. Orada gerçekten milletin değil, belirli kişilerin kendi yüce menfaatleri, ikballeri söz konusudur.
Hâkim cesur olmak zorundadır. Çünkü, bu onların kişilikleri, mizaçlarıyla ilgili bir husus değildir; işlerinin gereğidir. Aslında cesaret sıradan bir insan için erdem sayılırken, hâkim için bir erdem değil, onda olması gereken ayırdedici özelliğidir (vasf-ı mümeyyizi). Lakin hâkimler de yaşadıkları toplumun bir parçasıdır. Çocukluğu korku ortamında geçmiş birinin travmalarını atlatmasının güçlüğü gibi, hâkimler de içinde yetiştikleri toplumun travmalarına maruz kalır, onlarda iz bırakır [O. Karacan, İhtimam Etiği Bağlamında Hâkimlik ve Cesaret İlişkisi, YÜHFD Cilt: XX Sayı:2 (2023), s. 229 vd.].
Hâkim olan bu korkuların ve travmaların arkasına sığınamaz. Çünkü, kimsenin kafasına silah dayayarak hâkim yapılmamaktadır. En azından Ülkemizde ve medenî dünyada, Ebu Hanife’nin kabul etmediği hâkimlik için zindanlarda işkence görmesi gibi bir hal artık vaki değildir. Hâkim olmak isteyenler, tüm sorunları, sıkıntıları, zorlukları bilerek talip olmaktadır. Bu haliyle hâkimliğe talip olanlar, hâkimliğin özünde korkuları aşmak, korkutulanları korumak olduğunu, bunun için de cesaret gerektirdiğini bilirler, bilmeliler.
HÂKİM HUKUKÇUDUR, TETİKÇİ DEĞİLDİR
Hâkimlerin el bağladığı, el etek öptüğü yerde ve kişiler önünde, sıradan halk sürünmek, köleliği zihnen kabul etmek durumunda kalır. Hâkimin korkaklığı, nihayetinde halkın köleleşmesidir. A. İzzetbegoveiç’in, korkmuyor musunuz sorusuna, “Evet korkuyorum, ama yürümemi gerektiren sebepler, korkmamı gerektirenlerden fazla” sözü, tam da hâkimler içindir. Hâkim de korkar, fakat hâkim, hâkim olmasının gereği olarak cesur olmak zorundadır. Hâkimlerin tek ölçüleri hukuk ve vicdanlarıdır (AY m. 138). Bu da etki altında olmayan eğilip bükülmeyen “objektif” anlamda hukuk ve vicdandır. Hiçbir korku, endişe ve bahane bunun önüne geçemez; geçerse bu durumda ortada “hukukçu” değil, “tetikçi” ortaya çıkar.
Hâkimlerin korkuların önüne geçmesi, korkutanlara ve korkularına (kendi kelime anlamıyla) gem vurması, set olması ise kendi iç dünyalarında, kendi aralarında, başkaları ve güç sahipleri ile geliştirdikleri ilişki biçimine bağlıdır. O ilişki doğruysa hâkim korkma. Cesaret, hâkim için mecburiyet, korkaklık ise tercihtir. O tercihte bulunan ise her şey olabilir, ama artık hâkim değildir.
Prof. Dr. Muhammet Özekes, Hukuk Mahkemeleri (HMK) mimarlarından ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi




