Müntakim, intikam alan demektir ve bir çocuğa bu ismi koyabilmek için çok derin duygulara gömülmek gerekir. Kazan ve Kırım Tatarları iki ayrı bölgede yaşasalar bile tarih içinde Rusların ayak oyunlarına yenik düşmüşlerdir. Bir babanın oğlunun kulağına “Müntakim Halil” ismini fısıldaması da tam bu sebepledir. Her çocuğun kalbine mutlaka tarihin bir yarası damlar. Bir bakıma savaşla değil ilimle babasının vasiyetini yerine getirir İnalcık. Halil İnalcık tarih peşinde koşarken tarihin tam kendisine dönüşmüş ilginç şahsiyetlerden biridir. Osmanlı vatandaşı olarak İstanbul’da, Kızıltoprak’ta, bir köşkte doğmuş; ilköğretime Fatih’te Numune-i İrfan Mektebi’nde başlamış, devamında Cumhuriyet’in ideallerini gerçekleştirmek için açılmış okullarda okumuş, Atatürk ile tanışmış ve tam bir asır süren ömrü Türkiye’deki tarihçiliğin dönüşümlerini temsiliyle geçmiştir. Babası bir Kırım göçmenidir. Baba tarafından dedesi Bahçesaray’daki Han Camii’nin müezzinidir. Annesi deniz subaylığından emekli bir askerin kızıdır. Bu bireşim Osmanlı-Kırım Hanlığı birliği ve rekabetinin bir sentezi gibidir. İstanbul’da renkli bir çocukluk geçirmiştir. Son Halife Abdülmecit’i Cuma Selamlığı’nda görmüş, Topkapı Sarayı’nın girişindeki -o zamanlar askeri müze olan- Aya İrini’de temsili Yeniçeri ile karşılaşmıştır. Bu etkili iki an onun tarihe merakını kabartmıştır.
Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihçiliğine Yön Veren Hayatı

Her çocuğun kalbine mutlaka tarihin bir yarası damlar.
Onun hayatında üç insan, derin etkiler yapmış ve bu etkiler adeta onu var etmiştir: Sadri Maksudi Arsal, Abdulbaki Gölpınarlı ve Fuat Köprülü. Batı, Doğu ve merkezi temsil eden bu üçlü birleşim yoruma açıktır. Arsal erken yaşta maruz kaldığı babadan uzak kalma halini hep bir koruyucu, kollayıcı ve yönlendirici vasıfla desteklemiş ve onun erken yaşta bir Batı dilini, Fransızcayı öğrenmesini sağlamıştır. İnalcık’a Fransızca öğreten Adile Ayda’dır. Bir diplomat olmanın yanında kültür-sanat ve Yahya Kemal’e sevgisi hatırda tutulmalıdır Ayda’nın. 1930’lar Türkiye’sinde yetkin derecede Fransızca bilmek pek çok kapının açılmasını kolaylaştıracaktır. Kısa süren Sivas’taki öğrencilik hayatının devamında Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu, onu Abdulbaki Gölpınarlı ile karşılaştırır. İnalcık’ın temel tezlerinden birisi, edebiyat ve dile hâkim olmadan tarihin anlaşılamayacağıdır. Şiir yazmaya duyduğu içten yatkınlık hep bir heves olarak kalsa bile özellikle Divan Edebiyatı ve dini metinlere vukufiyeti, ön açıcı olacaktır hayatında. Necatibey Öğretmen Okulu’nda adeta bir idol durumundadır Gölpınarlı. Giyinişi, konuşması ve daha önemlisi alanına hakimiyeti, öğrencileri derinden etkilemiştir. Bir sanat zevki aşıladığı açıktır çevresine. Belki de Gölpınarlı’nın baştaki onca yakınlığa rağmen Köprülü’den kopuşu; daha sonra Köprülü ile İnalcık arasındaki bağın kurulmasına yarayacaktır ve bu buluşma, kaderin bir ironisidir.
Halil İnalcık, ailevi sebeplerle Osmanlı İstanbul’undan Cumhuriyet Ankara’sına taşınmıştır taşınmasına fakat Cumhuriyet ve özellikle Atatürk’ün dil ve tarih tezlerinin temellenmesi için bazı kurumlara ihtiyaç vardır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasında, Hitler’den kaçan Alman hocaların katkısı yadsınamaz. 1935’te kurulan fakülte, Cumhuriyet’e hem bilimsel ve kültürel bir temel hem de dolaylı bir ontoloji hazırlama amacındadır. Sadri Maksudi Arsal bir kez daha devreye girer ve onun Ankara’ya gelmesini sağlar. Afet İnan vesilesiyle güncellenen sınava katılım koşulları, İnalcık’ın da önünü açar. Artık o bir daha dönmeyeceği yola ebediyen koyulmuştur. Osmanlı tarihçisi olacaktır ve yeni ufku Fuat Köprülü’dür. Aile ve sosyal dayanak yönünü Arsal; dil, edebiyat tarafını Gölpınarlı; üslup ve ilmi yöntem ihtiyacını Köprülü ile berkiten İnalcık, belki de o döneme kadar destansı bağdan kurtulamayan tarih yazıcılığını, ayakları yere basan ilmi yola koyacaktır. Ondaki evrim, Cumhuriyet’e dahildir.
Halil İnalcık tarih peşinde koşarken tarihin tam kendisine dönüşmüş ilginç şahsiyetlerden biridir.
Burada kendiliğinden çelişkili bir durum doğar. Her ne kadar Cumhuriyet, kendi ideallerini birtakım ilmi temellere oturtmak derdi taşısa da, ilim ilerledikçe bu temeller sarsılır. İdeoloji ve rejimlerin hayalleriyle tarihi gerçeklikler ebediyen örtüşmez. Güneş-Dil teorisi ve Osmanlı-Cumhuriyet gerilimi belgelere gittikçe boyut değiştirir. İnalcık; kurumlar ve teşkilat, devrim tarihi gibi dersler verse bile onu ilim âlemine taşıyan “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” tezidir. Bu onu, Batı ucunaa taşıyan ilk adımdır. “Vesikalar”, “Balkan” ve “Avrupa”ya çeker dikkatini. Daha da önemlisi Ömer Lütfi Barkan tarihçiliğinin özü olan “toprak” ve -doğal olarak- köylü konusu onu yakından çevreler. Halil İnalcık’ın Osmanlı tarihini izahta kullandığı ve temellendirdiği “çifthane sistemi”; idealleştirilen vatandaştan toprakla, vergiyle ve kurumlarla ilişkilendirilen gerçek insana açılmadır. İnalcık sosyolog değildir fakat kanunnameler, tahrir defterleri, dinî metinler ve edebiyat eserleri arasında gezinirken hanedanların hikâyesinden insanın hikâyesine akar ister istemez. Etkileşimlerin doğası üzerine eğilir. Sözgelimi Kanuni’yi veya Fatih’i ele alırken onların şahsiyetlerini kuran dinamiklere yoğunlaşır. İnalcık sadece belgenin tesirinde kalmaz onu çok yönlü eleştiriden geçirdikten sonra yorumlar da.
1299 yılı hep Osmanlı Devleti’nin kuruluşu olarak bilindi. Henüz Türkiye literatüründe kabul görmese de İnalcık, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunu 27 Temmuz 1302 olarak belgeledi. Aslında belgeleme süreci onun tarih yöntemini de açıklar. Çadırdan cihangirane çapa geçen bir devlet doğuşu tezinden alp-erenlikten tarihi sosyolojik aşamaya, dini ve dönemsel etkilerden çevre ve iklim koşullarına değin açılan bir dikkattir bu. Osman Gazi ve savaşlarını araştırırken bulduğu bir kaydın peşine düşen, çağdaş vesikalar yanında edebi anlatılarla desteklenen ve sonunda mekâna çıkan bir yoldur bu. İnalcık tarihi sadece arşiv odasına, kütüphaneye, tezlere ve duygulara göre değil “topografik-toponomik” yöntem denilen usulle yazar. Mekânı hem poetik hem de politik ve güncel alana çeker. Eldeki verilerle sahaya inmek ve bizzat toprağa, çevreye, orada yaşayan insanlara ve kalıntılara açılmaktır bu. Dilbilim ve mekân felsefesi, coğrafya ve toprak sarmalanır birbirine. Lakin bu birdenbire olmaz. İnalcık başka bir aşamaya daha geçecektir.
Eisenhower, ABD’ye başkan olunca bir doktrin de geliştirir. Ortadoğu’da Sovyet etkisini kırmaya ve bu bölgedeki siyasal olduğu kadar ilmi ve kültürel çalışmaları desteklemek amacı güden doktrin pek çok araştırmacıya cazip teklifler sunulmasını doğurur. Osmanlı devşirme sistemi adeta uzak kıtaya ilham olur. Amerikan üniversiteleri devrededir ve İnalcık, Şikago Üniversitesi’ne davet edilir oldukça ayrıcalıklı şartlarla. Amerika’da mesafe alan sosyal bilim yöntemleri, İnalcık’ın baştan beri sahip olduğu birikimlere yepyeni imkânlar sunar. Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) isimli çalışma, sadece belge yönünden değil tarihe ne zaviyeden bakılması gerektiği yönünden de temel bir kitap sayılmıştır. Böylece İnalcık uluslararası bir tarihçi olur. Osmanlı hukuk sistemini şeri ve örfi hukukun bireşimi sayması, örf meselesinin Orta Asya’dan süzülüp gelerek sürekli güncellenmesi olarak da görür. Böylece herhangi bir kadı sicili hem hukuk tarihini hem de insanı ve hayatı ilgilendirir. İnalcık’ın özellikle “Fatih Kanunnameleri”ne yoğunlaşması anlamlıdır. Oradan çok yönlü bağlama açılır tarihçi. Şehir tarihini yazar, hukuk tarihini yazar. Dil tarihini yazar. Böylelikle tarih canlı bir atmosfere bürünür. İnalcık, Cumhuriyeti teori kısıklığından ilmi disiplin sağlamlığına taşıyan kişidir.
Edebiyat tutkusu hep diridir İnalcık’ta. Şair ve Patron, Fuzuli üzerinden çok yönlü bir estetik, politik ve edebiyat içi okumadır. Tekstil tarihi, eğlence hayatı, Baykara Meclisleri ile en yüksek makama erişmiş yüksek yöneticilerin eğlence, müzakere ve musiki hayatını magazinel dürtülerin ötesinde tarihi olgusallığıyla tartışır. Türkiye’nin magazin iştahına pirim vermez. Has-bağçede ayş u tarab, öncü bir kitaptır. Kitap olmuş binlerce sayfa verimi, dersleri, konuşmaları ve hatıralarıyla Halil İnalcık; tarih yazmaya çalışırken kelimenin tam anlamıyla tarih kesilmiş bir şahsiyettir. Her biri kendi alanında referans bu kitaplar, Osmanlı’nın Cumhuriyet’e emanet ettiği, kader kadar emeğin ve elbette dönemsel koşulların yardımıyla abideleşmiş kişiliğin sembolik değeri daha da yüksektir. İnalcık’ı okumak, tarihin dönemler değil sürekler olduğu hakikatine tanıklık etmektir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Başlıklar :



