Diken
Haber akışına dön

Hatırlayalım, Kötülük Tek Gerçeklik Değil

Hatırlayalım, Kötülük Tek Gerçeklik Değil

Kötülüğün siyasal ve toplumsal hayatı kuşattığı zamanlarda iyiliği hatırlamak, dünyayı olduğundan daha güzel göstermek için değil, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu unutmamak için önemli. Son zamanlarda bunu düşünmemek elde değil. Savaşlar, şiddet, ayrımcılık, eşitsizlik, dışlama ve düşmanlaştırma… Siyasal dil giderek daha fazla korku, tehdit ve cezalandırma üzerinden kuruluyor. Farklılıklar birlikte yaşamanın zenginliği olarak değil, çoğu zaman bir tehdit olarak sunuluyor. Başkasının acısına kayıtsız kalmak, hak ihlallerini normalleştirmek, hatta bundan beslenmek toplumsal ve siyasal hayatın tanıdık görüntüleri arasına girebiliyor. Böyle bir ortamda kötülük, hayatın tek gerçekliğiymiş gibi görünebilir. Oysa gündelik hayatın içinde başka şeyler de olmaya devam ediyor.

Metroda…

Geçen gün metrodaydım. Bir kişi başka birine yer verdi. Ardından bir başkası, başka bir yolcuya… İnsanlar birbirine gülümseyerek nazikçe yer veriyordu. Birbirini tanımayan, belki bir daha hiç karşılaşmayacak insanlar, birbirinin ihtiyaçlarını gözetiyordu.

Ortada büyük bir fedakârlık ya da olağanüstü bir davranış yoktu. Gündelik hayatın içinde gerçekleşen basit bir nezaket zinciriydi. Ama o an şunu hissettim: İyilik, insana gerçekten iyi geliyordu. Yalnızca iyiliği yapan kişiye değil, ona tanık olanlara da…

Bir başkasının ihtiyacını fark etmek, hayatını biraz olsun kolaylaştırmak, ona kendiliğinden yer açmak… Evet, bunlar küçük davranışlar. Ancak toplumsal hayatın niteliğini anlamak için yalnızca büyük siyasal olaylara ve kurumsal ilişkilere değil, insanların gündelik karşılaşmalarda birbirlerine nasıl davrandıklarına da bakmak gerekiyor.

Gezi’de…

Bu sahne bana 2013 Gezi Direnişi’nde tanık olduğum bir başka anı hatırlattı. Polis müdahalesi sırasında atılan biber gazı kapsüllerini, yanlarındaki daha yaşlı insanlar zarar görmesin diye, ellerini yakma pahasına yerden alıp uzağa fırlatan gençleri görmüştüm. Kendi bedenlerinin zarar görmesini göze alıp başkalarını korumaya çalışıyorlardı. Üstelik korumaya çalıştıkları insanlar aileleri, yakınları ya da tanıdıkları değildi. Aynı yerde bulunmaları ve aynı tehlikeye maruz kalmaları, aralarında bir sorumluluk ilişkisi kurmaya yetmişti.

Metroda birbirine yer veren insanlarla Gezi’de birbirini koruyan gençler arasında elbette önemli bir fark var. Birinde gündelik hayatın sıradan bir nezaket davranışı, diğerinde siyasal çatışmanın ortasında ortaya çıkan bir dayanışma söz konusu. Ancak her iki deneyim de insanların yalnızca kendi çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket etmediğini gösteriyor. Başkalarının ihtiyaçlarını gözetmek ve onların iyiliği için sorumluluk almak, toplumsal hayatın başka türlü kurulabileceğine işaret ediyor.

Otoriterleşmeyi düşününce…

Siyaset bilimi toplumsal ve siyasal hayatı çoğunlukla iktidar ilişkileri, çıkar mücadeleleri, çatışmalar, eşitsizlikler ve kurumlar üzerinden inceler. Bunlar elbette siyasal gerçekliğin vazgeçilmez boyutları. Ancak toplumu yalnızca güç ve çıkar mücadeleleri üzerinden düşünmek, insanları bir arada tutan başka dinamikleri gözden kaçırtabiliyor. İnsanlar rekabet etmenin yanı sıra iş birliği yapıyor, dayanışıyor; kendi haklarını ve çıkarlarını savunmakla kalmıyor, başkalarının ihtiyaçlarını da önemsiyor. Toplumsal hayat, aynı zamanda karşılıklı bağımlılıkların, sorumlulukların ve ortak yaşam pratiklerinin kurulduğu bir alan.

Otoriterleşme süreçlerini düşündüğümüzde bu mesele daha da önem kazanıyor. Otoriter siyasal projeler yalnızca siyasal kurumları, hukuku ve demokratik mekanizmaları dönüştürmekle kalmaz, insanların birbiriyle kurduğu ilişkileri de etkiler. Korkunun yaygınlaşması, farklılıkların tehdit olarak gösterilmesi ve toplumsal grupların birbirlerine karşı konumlandırılması ortak yaşamın koşullarını zayıflatır. İnsanlar başkalarının yaşadığı sorunları kendi hayatının dışında görmeye, hak ihlallerine kayıtsız kalmaya başlayabilir. Ancak bu süreç kaçınılmaz değil. İnsanlar korku karşısında dayanışmayı, düşmanlaştırma karşısında karşılaşmayı, kayıtsızlık karşısında sorumluluk almayı seçebilir.

Kolektif eylemde umut, sevinç, aidiyet ve dayanışma gibi duyguların, birlikte hareket etmenin yarattığı olumlu deneyimlerin önemli bir yeri var. Bir toplumsal hareketin siyasal anlamı yalnızca iktidara yönelttiği itirazda ya da elde ettiği kurumsal sonuçlarda aranamaz. İnsanların birbiriyle kurduğu ilişkileri dönüştürmesi, birlikte hareket etme deneyimi kazandırması ve başka türlü bir toplumsal hayatın mümkün olduğunu göstermesi de önemli bir siyasal sonuç.

İyilik, başka türlü bir dünyanın işareti olabilir mi?

İyilikten söz etmek, kötülüğün varlığını inkâr etmek değil. Şiddetin, eşitsizliğin, adaletsizliğin ve baskının üzerini örtmek hiç değil. İyilik, herkesi uzlaşmaya çağırmak ya da haksızlık karşısında sessiz kalmak anlamına da gelmiyor. Elbette iyilik adaletin yerine geçemez, nezaket eşitsizlikleri ortadan kaldıramaz, dayanışma da hakların ve demokratik kurumların yerini tutmaz. Ancak nezaket ve dayanışma, ortak bir hayatın kurulmasına katkıda bulunur. İnsanlar birbirinden bağımsız, kendi kendine yeten varlıklar değil Hayatlarımız başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içinde biçimlenir. Başkasının kırılganlığını fark etmek, onun hayatının da bizimki kadar değerli olduğunu kabul etmek, siyasal ve etik bir sorumluluk doğurur.

Kötülüğün bu kadar görünür olduğu, şiddetin ve düşmanlığın siyasal dilin önemli bir parçasına dönüştüğü bir dönemde başka türlü bir toplumsal hayatın mümkün olduğuna nasıl inanabiliriz? Belki de bunun cevabı, yalnızca büyük siyasal değişimlerde değil, gündelik hayatın küçük karşılaşmalarında ve toplumsal hareketlerin açığa çıkardığı dayanışma deneyimlerinde saklı. Bunlar dünyayı bir anda değiştirmiyor. Ancak insanların birbirini dışlamak yerine birbirine yer açabileceğini, zarar vermek yerine koruyabileceğini ve kendi hayatının uzağındaki insanların hayatını da önemseyebileceğini gösteriyor. Bir toplumun siyasal niteliğini yalnızca siyasal iktidarlar değil, insanların birbirlerini nasıl gördüğü, birbirine nasıl davrandığı ve ortak bir hayat için ne yapabildiği de belirliyor.

İnsanların birbirine iyi gelmesi mümkün. Bu imkânı görmek, kötülüğün karşısında romantik bir iyimserliğe sığınmak değil, yaşamak istediğimiz dünyaya dair siyasal ve etik bir tercih. Çünkü iyilik, kötülüğün tek gerçeklik olmadığını ve başka bir dünyanın mümkün olduğunu bize hatırlatıyor.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
diken.com.tr