Film, iyi bir Nathan Fielder işi. Kontrollü, mesafeli, kendi yönteminin sınırlarını bilen ve o sınırlar içinde ustaca hareket eden bir film. Ama "çığır açıcı" olduğu iddiası, etrafında koparılan fırtına, filmin büyüklüğüyle orantısız. Orada durmak gerekiyor.
Herkes Aynı Anda Hayransa?

Film hakkında en sık duyduğumuz cümle şu: "İkinci yarı her şeyi değiştiriyor." Sanki Fielder ve Lance Oppenheim bir belgesel çekmiş, sonra filmin ortasında masaya bir bomba bırakıp "Bakın, formu parçaladık" demişler. Amanda Seyfried sahneye çıkıyor, yeniden canlandırmalar başlıyor, Nathan kendi yanlılığını sorgulatıyor. Eleştirmenler bunu "zihin bozucu", "cesur", "belgesel tarihine geçecek" diye karşılıyor. Ben o kadar emin değilim.
HAKLI OLDUĞU YERLER
Önce hakkını verelim. Film gerçekten bir aynalar labirenti kuruyor: Nathan Holmes'u izliyor, kamera Nathan'ı izliyor, Seyfried Holmes'u yeniden oynuyor, biz de hepsini izliyoruz. Nathan'ın "terapi dilini" araca çevirmesi, taraflılığının ikinci yarıda seyirciye açılması, Holmes'u en mahrem anlarında izlemenin etik yükü, evet, bunlar filmin zekâsı. Birinci yarının gözlem gücü de çarpıcı.
Sorun şu ki bunlar yeni değil. Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği, öznenin kendini yeniden oynadığı, yönetmenin müdahalesini görünür kıldığı filmler sinema tarihinde var ve çoğu bunu daha yüksek bir bedelle yapıyor. Close-Up, The Act of Killing, F for Fake… Bu filmleri hatırlayınca You Can See Everything'in zekâsı küçülmüyor, ama özgünlük iddiası zayıflıyor. İyi bir oyun; ilk oyun değil.
PEK BİR ŞEY DEĞİŞMİYOR
Pek bir şey değişmiyor arkadaşlar. Gerçekliği sahnelemek, kendi varlığını işin içine katmak, seyirciyi "bu gerçek mi?" geriliminde tutmak: Fielder'ı The Rehearsal'dan beri bu yöntemle tanıyoruz. Bu sefer daha pahalı, daha yıldızlı, daha uzun. Seyfried'in varlığı sürpriz değil, neredeyse zorunlu bir hamle gibi duruyor.
Daha büyük sorun şu. Film, belirsizliği derinliğe çevirmeye çalışıyor. Holmes yalan mı söylüyor, yoksa gerçekten kendi kurgusuna inanmış biri mi? Billy ne kadar manipülatif? Nathan işe duygusal olarak ne kadar bulaştı? "Gerçeği göremiyoruz" mesajı üç saat boyunca o kadar çok tekrarlanıyor ki, finalde bir keşif gibi değil, bir kaçış gibi duruyor. Belirsizlik bazen gerçekten güçlü bir araçtır; burada ise malzemesinin sınırına çarptığı için sarılınan bir pozisyon gibi görünüyor. Üstelik film, "bu sefer sonunda bir şey açığa çıkacak" beklentisini bilerek şişiriyor, ama sonunda karşılamıyor.
İkinci yarıda asıl konu kayıyor. "Elizabeth Holmes kim?" sorusunun yerini "Nathan Fielder bu işe ne kadar girdi?" ve "belgesel formu ne kadar kırılabilir?" soruları alıyor. Film kendi üzerine o kadar çok katlanıyor ki, Holmes arka plana düşüyor. Eleştirmenler bunu "üst düzey meta" sanıyor; ben konudan kaçış olarak okuyorum.
KONSENSÜSÜN ANATOMİSİ
Eleştirmenlerin büyük çoğunluğu aynı dört noktada buluşuyor: biçimsel yenilik, hakikat-temsil-manipülasyon temaları, Fielder'ın Nathan For You ve The Rehearsal hattının zirvesi sayılması ve Holmes'un "okunamaz" oluşunun şiirsel bulunması. Birçok yazıda asıl övülen, filmin belirsizliği nasıl koruduğu ve seyirciyi bilerek tatmin etmemesini nasıl bir erdeme çevirdiği; Holmes'un ne yaptığı ve çevresinin yalana nasıl ortak olduğu geri planda kalıyor.
Dile bakmak yeterli (serbest çeviriyle): "aynalar salonu", "aldatmacanın başyapıtı", "meta-anlatı milföyü", "sarsıcı". Bir yayın filmi yılın en iyisi ve belgesel formunun zirveleriyle yan yana duran bir iş ilan ediyor, bir başka site tüm zamanların en iyisi diye duyuruyor. Vizyondaki ilk günlerde puan sitelerinin zirvesine çıkması da aynı coşkunun ölçüsü; ilk hafta oylarını çoğunlukla filmi en çok bekleyenler verir. Herkes aynı şeyi söyledikçe o şeyin doğruluğu artıyor gibi görünüyor. Oysa artan şey doğruluk değil, konsensüsün hacmi.
Muhalif ses az. Time'dan Stephanie Zacharek filmi fazla yoğun, ama umursamak için yeterince sebep sunmayan bir iş olarak görüyor. Edward Douglas, Fielder'ı Holmes kadar manipülatif buluyor ve bunu milyonlar kazanarak yaptığına dikkat çekiyor. Bazı bağımsız yazılar formun içeriği yuttuğunu söylüyor. Bana kalırsa dikkat çekici olan, bu seslerin ne kadar hızlı "anlamamış" muamelesi gördüğü. Hype'ın baskısı o kadar güçlü ki, kendi algına güvenmek neredeyse muhalif bir duruşa dönüşüyor. Madem öyle, ben de anlamayanlardanım.
ASIL MESELE HİSTERİ
Beni asıl ilgilendiren, filmin kendisinden ziyade etrafında oluşan histeri. Ortada ilginç bir paradoks var. Manipülasyonun nasıl çalıştığını anlatan bir film, kendi seyircisini ve eleştirel çevresini de manipülasyonun parçası hâline getiriyor. Beklentinin kendisi sürprizden büyük bir olaya dönüşüyor. Anlatının başarısı, anlatılanın ötesinde, ona inanma ve onu olağanüstü kabul etme biçimimizde aranır hâle geliyor. Film kendi etrafında bir hayranlık yarışı başlatıyor ve bu yarış, filmin en başarılı manipülasyonu olabilir.
Herkesin aynı anda aynı şeye hayran kalması, o şeyin gerçekten hayranlık uyandırıcı olduğunun kanıtı değil. Bazen sadece hayran kalmamanın sosyal ve entelektüel maliyetinin yüksek olduğunun kanıtıdır. "Herkes delirmedi ya?" diye sormak bu yüzden anlamlı.
Bir gün bu filmin aldığı övgüler ve sinema tarihinin en iyileri arasına yerleştirilme arzusu ciddi ciddi bir tez konusu olacak. Eleştirel konsensüs nasıl oluşur, biçimsel bir numara nasıl düşünsel derinliğe terfi eder, bir yönetmenin imzası nasıl eserin önüne geçer?
Lütfen, bütün bu hype'ın baskısına rağmen kendi algınıza güvenin. Beklenen şeyin gelmediğini gördüyseniz, görmüşsünüzdür.



