1980 askeri darbesini niteleyen özelliklerden birisi, yaygın şekilde idam cezalarının verilmesi ve büyük hızla infazların gerçekleştirilmesiydi. O kadar ki 1984 yılı Ekim ayında İlyas Has ve Hıdır Aslan’ın infazlarıyla birlikte, dört yıl içinde 50 kişi idam edilmişti. Değişik şehirlerde, hapishane avlularında gencecik insanlar ölüme gönderilmiş, Türkiye bu ilkel-vahşi deneyimin yurdu haline gelmişti.
İdam Sehpasını Beklerken...

Haklarında ölüm kararı verilmiş ve idam sehpasına gitmeyi bekleyenlerin günlük deneyimleri, bu sürecin belki de en dikkat çekici ama en az bilinen bölümünü oluşturur. Gerçekte idamlık hallere dair çarpıcı izler de bu deneyimlerde saklıdır. Kendisi de idam sehpasından son anda dönenlerden biri olan Veli Biçer’in, ‘Hücre Kardeşliği: Hüzün Bizimle Anılmasın (Buca Cezaevi İdamlıkları 1982-1984)’ kitabı, tam da cezaevinde infaz edilmeyi beklerken, tarihin nadiren tanıklık ettiği bu deneyimlerin detaylarını okuyucuya sunuyor.
∗∗∗
Vali Biçer, 23 Mart 1982 günü, kendisine idam cezasının verildiği duruşma salonunda kararın nasıl sıradan ve ‘duygusuzca’ okunduğunu hatırlatıyor. Aynı şekilde bir sabah gazete okurken orta sayfaların birinde, kendisiyle ilgili idam kararının onaylandığını görmesi de o rutinin bir parçası. 27 Nisan 1982’de geldiği Buca Cezaevi için "Burası kalacağım son mekân olacak" diye not düşmüş. Zira daha birkaç hafta önce, 13 Mart 1982’de Seyit Konuk, Ethem Coşkun ve Necati Vardar orada idam edilmişler. Cezaevinde idama gidecekleri günü bekleyen diğer idamlıklarla karşılaşmasına dair detaylar ise çok etkileyici. Aralarına yeni katılan idamlıklar için yapılan hoş geldin kutlaması o detaylardan biri. Muzaffer Öztürk, Livaneli’nin ‘Hoşgeldin Bebek’ şarkısını Veli Biçer için uyarlamış: "Hoş geldin Veli / Hücre sırası sende / Senin yolunu gözlüyor / İdamlar, darağacı falan..."
Her kişi için doğum günü yapmak da bir başka gündelik etkinlik olmuş. 7 Mayıs 1982’de Sedat Yılmazsoy için doğum günü partisi düzenlendiğinde ‘Bu hepimiz için hem ilk, hem de son doğum günü kutlaması olacaktı’ diye yazmış Veli Biçer. Çünkü Feridun Berkin hariç, daha önce doğum günü kutlayan biri olmamış. Başka bir etkinlik de ait oldukları memleket geceleri düzenlemekmiş. İlyas Has Maraş, Hıdır Aslan da Dersim Gecesi düzenlemiş.
İdamı beklerken dergi çıkarmak ise mizah yüklü bir yaratıcı politik deneyim olarak müthiş etkileyici. Feridun İhsan Berkin, İlyas Has ve Muzaffer Öztürk’ün İP adını verdikleri dergi, P harfi ters çevrilince idam sehpasına benziyormuş ve oradan sallanan ipi bir kişi eliyle tutuyormuş. Aynı süreçte bu dergiye alternatif olarak Sedat, Ali ve Raşit’in birleşerek Neşeli Hücre adında başka bir dergi çıkarmaları sol gelenekte parçalanmaya bir gönderme. 1983 yılı Ekim ayında getirilen idamlık Abdülkadir Konuk ise Durduk Yerde adlı üçüncü bir dergi çıkarmış ve tam 26 sayı yayınlanmış.
Ölüm ve yaşam arasındaki bu karmaşık ilişkinin kendine özgü başka gündelik örnekleri de var. İlyas Has, havalandırmada gördüğü bir hasta kargayı hücreye getirmiş, iyileşmesi için elinden geleni yapmış. Sonra karga için bir parti düzenlenmiş, kargaya hitaben konuşmalar yapılmış. Cezaevinde yaşam için türlü araçlar inşa eden idamlıkların, bir tür ölüm orucu anlamına gelen ‘süresiz açlık grevi’ ise ayrıca altı çizilmesi gereken bir deneyim. Son örneği 4 Mayıs 1984’te başlayıp, 13 Haziran günü bitmiş. O günlerde kısa süre cezaevinde kalan Yeni Asır Gazetesi muhabiri tanıklık ettiği durumu ‘İdamlıklar, çocuklar gibi şendi’ diye yazmış.
1984 Ekim ayında TBMM’de alınan kararlar, idamlıklar arasında sona yaklaşıldığı duygusunu pekiştirmiş ve Türkiye’nin son idamları o günlerde gerçekleşmiş. 7 Ekim gecesi gardiyanların ‘bu gece infaz olmayacak’ sözüne güvenerek uyuyan İlyas Has, giyinmesine fırsat verilmeden hızlıca ölüme götürülmüş. 25 Ekim sabah saat 06.25’te de Hıdır Aslan idam edilmiş. Ülkede askeri darbeden sonra güya ‘demokrasiye geçilen’ bir zamanda, gencecik iki insan yaşama dair muazzam deneyimler ürettikleri günlerde adeta ‘taammüden öldürülmüş’. Bu müstesna sürecin çarpıcı öyküleri için Veli Biçer’in, yanı sıra arkadaşları Muzaffer Öztürk ve Feridun İhsan Berkin’in kitaptaki mektupları okunmalı. Türkiye’nin siyasal hafızası o satırlarda...


