Abdullah Demir Independent Türkçe için yazdı
İktisadi Başarısızlığın Nedenleri... Malik Bin Nebi - James A. Robinson

İnsan hayatını idame ettirirken refahı ister ve bu uğurda çalışmalar yapar. Yoksulluk insanın arzuladığı bir hayat biçimi değildir. Bireyi mutsuz ve gergin yapar; küçük arzularını yerine getirmede yaşadığı yetersizlik duygusu psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet verir. Bu doğal ve insani durumdan dolayı birey, tarihsel süreç içerisinde refahın ve zenginliğin peşine düşmüştür.
Ve bu konu üzerinde kafa yormuş, ortaya fikirler atmıştır. 1615 yılında Antoine de Montchrestien, bir kamu meselesi olarak gördüğü ekonomi üzerine "ni yazar. Risaleyi genç Fransa Kralı XIII. Louis ve annesi Marie de Medici’ye ithaf eder:
… Bir devleti yönetmesi gerekenlerin temel hedefi: Devletin mutluluğu, büyümesi ve zenginleşmesi olmalıdır.
Bu eser, merkantilist düşüncenin erken dönemdeki önemli bir anlatımı olarak kabul edildi. 1776’da Glasgow Üniversitesi’nin ahlak felsefesi hocası Adam Smith, "Milletlerin zenginliğinin doğası ve sebepleri üzerine bir araştırma" adlı eseri yazdı. Bu eser, klasik ekonomistlerin incili hâline geldi. Ayrıca şimdiye kadar basılan kitapların en etkililerinden biri oldu. Ekonomik hayatın en önemli unsuru olarak "iş bölümü"nü gördü. İş bölümünün doğmasına yol açan prensipleri de açıkladı.
… İhtiyaç duyduğumu bana verin, siz de benden şu ihtiyacınızı alın, buna benzer her önerinin anlamı budur. İhtiyaç duyduğumuz bu lütufların en çoğunu böyle elde ederiz. Yemeğimizi kasabın, biracının veya fırıncının iyilikseverliğinden değil, kendi çıkarlarını kollamalarından bekleriz. Onların insanseverliğine değil, bencilliğine sesleniriz. Hiçbir zaman kendi ihtiyacımızı ağzımıza almaz, onların kendi faydasından dem vururuz. Bir dilenciden başka kimse yalnızca hemşerilerinin iyilikseverliğine güvenmek yolunu tutmaz.
Adam Smith, değiş tokuşu ekonomik hayatın temeli olarak görür. Herbert Spencer ise 1857’de "Kalkınmanın yasası ve nedeni" adlı bir makale yayımlar. Ona göre;
...asıl ilerleme ve gelişme bilgi artışında, o içsel ıslahattadır. Sosyal gelişmenin insani ihtiyaçları veya arzuları tatmin eden çeşitli ve daha çok sayıda eşya üretimi, kişi ve varlık mülk güvenliğinin temini, özgürlük alanının genişletilmesinden ibaret olduğu sanılır, oysa ‘kalkınma’ bütün bunları mümkün kılmak üzere sosyal bünyenin yapısında vuku bulan ‘değişim’ olarak anlaşılmalıdır.
Spencer’e göre "organik gelişimin homojenden heterojene giden bir değişim dönüşümden ibaret olduğu tartışmasız bir gerçek olarak karşımızdadır."
Organik gelişim ve ilerlemenin her gelişim ve ilerleme için geçerli olduğunu örneklerle ispatlamaya çalışır. "
… Örneğin bir Papualı iyi gelişmiş bir vücuda ve uzun kollara sahip olmasına rağmen bacakları kısadır ve bu bize ön ve arka uzuvları arasında büyük bir fark olmayan quadrumana’yı (maymun türü) hatırlatır. Oysa Avrupalının boyu uzun ve bacakları yapılıdır. Aynı şekilde kafatasının ve yüzünün kemik yapısı da farklı ve orantılıdır.
Vahşi insanlar ile Avrupalılar arasında daha karmaşık ve heterojen bir sinir sistemi olduğu sonucuna varır. Bunun da hâliyle bir kalkınmaya sebebiyet vereceğini iddia eder. Temel düşüncesi kalkınma ve refahın biyolojinin eseri olduğu, bunu da Avrupalıların hak ettiğidir. 1848’de Almanya’da Hegelci felsefenin etkisinde kalan, insancılığı ve vicdanı merkeze alan genç Karl Marx, daha sonra "Hegel’i tersyüz ederek" sosyalist olur.
Engels ile beraber Komünist Manifesto’yu yazar. 1867’de (Eric Voegelin’in ifadesiyle Hristiyanlığın İncil’inin karşısına) Das Kapital’i koydu. Bu eser, mevcut duruma bir ayna işlevini görür. İngiltere’de kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceler. İngiltere, teorik düşüncelerinin gelişim yeri olmuştur.
… Eğer Alman okur İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumlarına omuz silker ya da iyimser bir biçimde, Almanya’daki durumun o kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona söyleyeceğim tek söz şudur: De te fabula narratur!
Anlatılan senin hikâyendir.
1904’te Alman sosyolog Max Weber, "Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu"nu yazdı. Ekonomik sosyolojiyi kitaplaştırdı. Kalvinizm inancındaki "dünyevi çilecilik" kavramını, kapitalist zihniyetin doğuşuna etkilerini, ayrıca maddi kazanç elde etmenin başlı başına bir amaç hâline gelmesi ve bunun dinî bir ödev olarak görülme sürecini değerlendirdi.
Ona göre Batı’daki ekonomik faaliyetler rasyonel bir kâr ve organizasyon sistemine dönüşmüştür. Batılı düşünürlerin anlattıkları bu hikâyeler, insana refahı, kalkınmayı, zenginleşmeyi elde etmek için her türlü işlere girmeyi teşvik etmiştir. Bu metinler aynı zamanda Batı insanına yön veren metinler oldu. İktisadi refah ve zenginlik bir araç değil, bir amaçtır.
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Nehrin öteki yakasında ise nehrin akışı farklıydı. İslam’ın klasik iktisadi görüşlerini yansıtan eserler farklı bir düzlemde seyrediyordu. 800’lerde yazılan Ebu Ubeyd Kasım b. Sellem’in "Kitabü’l-Emval"i, Ebu Yusuf’un 750’lerde yazdığı "Kitabü’l-Harac"ı, Ahmed b. Hanbel’in "Kitabü’l-Vera"sı, İmam Malik’in El-Muvatta’da yazdığı "Kitabü’l-Büyû"u (alışveriş kitabı), İmam-ı Şafii’nin "El-Üm"ü, İmam Muhammed’in "Kitabü’l-Kesb"i ve daha birçok İslami düzlemde yazılan metinler, Batı’daki metinlerden farklı olarak "Nasıl zengin olunur? Nasıl refaha ulaşılır?" gibi sorulara cevap vermez.
İmamlar ve fakihler daha çok İslam ahlakı ve mümin bir insanın iktisat dünyasında kazancına haram katmadan helal bir rızkı nasıl elde edeceği ve ahirette paçasını nasıl kurtaracağı sorusuna cevap ararlar. Metinler daha çok İslam toplumlarında fey, humus, cizye, haraç, zekât, uşur ve toprak arazilerinin ihya ve ikta’sıyla ilgilenirler.
Batı’da homo economicus, klasik ve neoklasik iktisadın temel varsayımını oluştururken İslam iktisadının anlam dünyasında "Malı nerede ve nasıl kazandın?" ve "Bu malı nerede harcadın?" soruları temel teşkil eder. Burada insan homo islamicustur. Artık insan, bir iktisat insanından ziyade belli ilkeler doğrultusunda ve helal dairesinde iktisatla ilişki kuran bir varlıktır. O, kendinde yaratılışta mevcut olan nefsini tatmin ve menfaatlerini maksimize etme duygularını Allah’ın emir ve yasaklarıyla makul ölçülerde düzenlemeye çalışan bir mümindir.
Çünkü Kur’an’a göre mal aynı zamanda mümin için bir fitne olabilir ve bu imtihanda da mümin başarısız olabilir. İnsanın yaratılışında var olan mala düşkünlük, nefsine bağlılık, cimrilik, egoistlik gibi menfi özellikler, iktisadi hayatta başarılı olmak için iktisadi adam gibi davranmaya mütemayildir. Klasik İslam iktisadının metinleri mümini bu tehlikeden korumaya matuftur.
İbn Haldun’un farklılığı, Mukaddime’de toplumların doğuşundan çöküşüne kadar bütün aşamaların iktisadi faaliyetleri doğrudan etkilediğini ve daha iyi bir toplumsal yaşam için iktisadi faaliyetlerin büyük bir öneme sahip olduğunu göstermekle belirginleşir.
İktisadi başarısızlığın nedenleriyle ilgili olarak iki farklı dünyadan iki görüşü ortaya koyacağız:
Birincisi İslam dünyasının son dönem önemli düşünürlerinden Malik bin Nebi, diğeri ise Chicago Üniversitesi profesörü James A. Robinson ve arkadaşları Daron Acemoğlu ile Simon Johnson’dur.
Bu akademisyenlerin ana tezleri ise "kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediği" konusunda karşılaştırmalı ve kapsayıcı kurumlar ile sömürücü kurumlar üzerindeki çalışmalarıdır. Düşüncelerini "Ulusların çöküşü" adlı kitapta detaylandırdılar. Bu çalışmalarla 2024 yılında ekonomi dalında Nobel ödülünü kazandılar.
James Robinson’a göre iktisadi başarısızlığın nedenleri
Ulusların düşüşü: Güç, refah ve yoksulluğun kökenleri
James Robinson ve Daron Acemoğlu’na göre iktisaden başarısız olan ülkelerde sömürücü kurumlar egemendir. Onlar kurumları ikiye ayırırlar: kapsayıcı kurumlar ve sömürücü kurumlar. Kapsayıcı ekonomik kurumlar, yalnız elit için değil, toplumun geniş bir kesimi için güvence altına alınmış mülkiyet hakları ve ekonomik fırsatlar sağlayan kurumlardır. Sömürücü kurumlar ise toplumun belli bir kesiminin çıkarları için başka bir kesimin gelir ve zenginliğini sömürdükleri kurumlardır.
Ülkeler, sömürücü siyasal kurumların desteklediği sömürücü ekonomik kurumlara sahip olduklarından uzun vadede başarısız olurlar. İspanyol sömürgeciliğinin egemen olduğu ülkeler ve Kuzey Kore kurumsal sömürücülüğe sahiptirler. Sovyetler Birliği, sömürücü ekonomik kurumlara dayalı olan büyümenin çöküşüne örnektir. Afrika’daki uzun mesafeli ticaret ve özellikle köle ticareti mevcut mutlakiyetçi ve sömürücü kurumları daha da yoğunlaştırdı, hatta savaşları körükledi ve devletlerin çökmesine yol açtı.
Bu tür sömürücü kurumlar, iktidarın sınırlı bir grubun elinde yoğunlaşmasına ve bu grubun siyasal gücünü korumasına imkân verir. Ekonomik kaynaklar, mülkiyet hakları, devlet ihaleleri, ticaret ve yatırım fırsatları toplumun tamamına açık olmak yerine iktidara yakın grupların çıkarları doğrultusunda düzenlenir. Böylece elitler hem zenginliklerini hem de siyasal güçlerini korurlar. Bunun için Nijerya güzel bir örnektir. Bu ülke, yer altı ve yer üstü kaynaklar bakımından oldukça zengin olmasına rağmen yoksullukla boğuşmaktadır.
Uluslararası kurumlar, yoksulluk içinde olan ülkelere Washington Konsensüsü çerçevesinde dışarıdan makroekonomik istikrar, özelleştirme ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi gibi reformlar dayatsa bile işe yaramamaktadır. Çünkü elitler tarafından uygulanan yetkilendirme ve toplumun karar alma süreçlerine dâhil olmaması nedeniyle dışarıdan telkin edilen reçeteler de işe yaramamaktadır. Robinson ve Acemoğlu’na göre kültür, ırk, coğrafya, din (Max Weber’in kalkınmayı Protestan ahlakıyla açıklaması gibi), cehalet, yoksulluğun nedenleri değildir.
Onlara göre ABD ve Meksika sınırında yer alan Nogales adlı yerleşimi ikiye ayıran sınırın kuzeyi ve güneyi birçok bakımdan (yeryüzü şekilleri, iklim, bitki örtüsü, din, etnik ve kültürel yapı vb.) birbirlerine benzerken sınırın kuzeyinde ABD, güneyinde ise Meksika’da yaşayan insanların refah şartları arasında büyük fark vardır. Nogales, Arizona’da hane başı yıllık gelir 30 bin dolarken Meksika’daki Nogales’de hane başına gelir 10 bin dolardır. Ama sınırın her iki yanındaki insanların atası aynıdır, yemekleri aynıdır, aynı müziği dinlerler ve aynı şarkılarla eğlenirler. Ama farklı kurumlara sahip olduklarından mevcut durum, 2 tarafın sakinleri ve girişimcileri için tamamen farklı teşvikler yaratır.
Soru şu: Bu farkın kaynağı nedir? Mikro ölçekte Nogales’le, makro ölçekteyse tüm ulus devletlerle ilgili olan sorun, ulusların düşüşünün ana temasını oluşturur. Onlara göre kurumsal yaklaşım bütün zaman ve mekânlarda formüle edilmiştir. Esas belirleyici olan kurumların niteliğidir. Çünkü kurumlara hayatiyet veren insan unsurudur. Bu kurumlar hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, çoğulcu bir iktidar anlayışıyla güçlendirilip etkin hâle getirilirse toplumsal refah yükselir ve yoksulluk girdabından da kurtulmuş olunur. Eğer kapsayıcı kurumlar gelişirse, yani ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını iktidardakiler belli ve kendine yakın gruplara değil de eşitlik esasına göre dağıtırlarsa toplumun üretkenliği ve üretimi de artar.
Malik bin Nebi’de iktisadi başarısızlığın nedenleri
Malik bin Nebi Türkiye’de tanınan bir düşünürdür. Kitapları Türkçeye çevrildi, üzerine makaleler yazıldı. 1905’te Cezayir’in Konstantini şehrinde doğdu. O dönemde Cezayir Fransa’nın sömürgesiydi. Orta tahsilini Fransız okulunda tamamladı. İslam’la ilgili görüşlerini özellikle ninesinden ve ailesinden aldı. Hayat hikâyesini anlattığı "Çağa tanıklığım" kitabında "… Fransız hocalarımız benliklerimizi Descartes öğretisiyle dolduruyorlardı" der.
Tebisse şehrinde Kur’an kurslarına devam etti. Yüksek tahsilini Fransa’da yaptı. Telsiz okulunda mühendislik okudu. Batı düşüncesine dair yoğun okumalar yaptı. O dönemlerde İslam dünyasında Müslümanların geri kalmışlığına kafa yoran ve ıslahat hareketini başlatan Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, ayrıca geri kalmışlığı başka kanallarda arayan Arap dünyasının önemli entelektüeli Taha Hüseyin’in görüşleri zihin dünyasını meşgul etti.
Eğitimini Fransız diliyle yaptığı için Batı’nın etkin kültürel şahsiyetlerinden Spinoza, Nietzsche, Balzac ve daha nice düşünürlerle zihniyet dünyası iki koldan yürüdü. Kendi kültürel kodlarına hiç yabancılaşmadı. Paris’te Afrikalı Öğrenciler Birliğinin tertiplediği bir konferansta "Bizler niçin Müslümanız?" sorusunun cevabını verir. Konferansın etkin oluşundan dolayı özellikle 20'nci yüzyılın en etkili Fransız Katolik oryantalisti Louis Massignon’un dikkatini çeker, tanışmak için eve yapılan daveti reddeder.
Fransız sömürgeci hükümeti tarafından takibata uğrar. İslami uyanış ve ıslahat hareketlerini Fransa’da kaldığı sürece devam ettirir. Bunun bedelini ekonomik açıdan ve kimi taleplerinin reddedilmesiyle öder. Cezayir’de yaşayan babası bile işten çıkarılır.
Çok zor günler yaşar. Bu dönemdeki yalnızlığına ve sıkıntılarına Müslüman olan ve Hatice ismini alan Fransız eşi yardımcı olur. Annesinin cenazesine katılmak için Tebisse şehrine döner. Annesinin ölümü acılarını çoğaltır. Gemiyle Fransa’ya dönüşünde "… Marsilya limanına vardığımızda kaptanın arkadaşına şunları söylediğini duydum: ‘Gemim neredeyse batacaktı.’ Ama ben batmadığına o kadar çok üzüldüm ki bilemezsiniz." (Çağa tanıklığım, s. 319)
1956’da "Fikretü’l Afro Asaviyye", 1972’de Beyrut’ta "Ekonomi dünyasında Müslüman" metinlerini yayımlar. İktisat konusuna hemen hemen bütün kitaplarında yer verir. İktisat sorununu özünde bir kültür sorunu olarak görür. Müslümanların Batı insanına nazaran harekete geçme ve aktif olmada sorun yaşadığını müşahede eder. Bu duruma (el insanü’n-nâkıs) der. Nakıs, eksik insan sorunu, onun nazarında iktisadi başarısızlığın önemli sebeplerindendir.
Başarısızlık hammadde ve kaynak sorunu değildir. Ona göre iktisat, kişi ve toplumdan bilinç talep eder ve işlere dair bir tasavvur ve ruh ister. İktisat bir motivasyon işidir. İktisadi problemler denklemlerle alakalıdır. İki denklem belirler: biyolojik denklem ve sosyal denklem. İnsanların birbirlerine eşit olmaları yanında yetenek bakımından ayrılmaları biyolojik denklemken toplumun sorunlara karşı tutumu ve faaliyetlerinin düzeyini ise sosyal denklem sağlar.
Bu denklem toplumları birbirinden farklı kılar. İktisadı bir medeniyet sorunu olarak görür. Ekonomik ilkeler belirli bir deneyimin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Ekonomik teorinin siyasal teoriyle birlikte ilerlemesi gerekir. Teorik ilkeler, gerekli şartlar oluştuğunda ancak etkili olabilirler. Toplumsal denklemler ekonominin dinamikleri ve bireylerin ekonomik davranışlarını şekillendirir. Bu da ekonomik büyüme ve refahın temelini oluşturur.
Bin Nebi’ye göre "kâr" ve "ihtiyaç"lar, çağdaş dünyanın iktisadi temellerini oluşturur. Bu temellerin anlam dünyası Müslüman dünyada aynı değildir. Hatta "şey"lerin anlam dünyası bile farklıdır. Gıda, Batı dünyası için üretilen bir meta, bir nesne iken İslam’da gıda "nimet"tir. Onun için dışarıdan gelecek reçetelerin İslam dünyasında başarılı olma şansı yoktur. Örneği ise Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı Hjalmar Schacht’ın sistemidir. Almanya’da başarılı olup Almanya’yı dünyanın en gelişmiş ülkesi yaptığı için Endonezya’nın devlet başkanı Ahmet Sukarno tarafından Endonezya’ya getirilir ama başarılı olamaz.
Oysa Endonezya beşerî ve doğal kaynak bakımından oldukça zengin bir ülkeydi. Bin Nebi’ye göre ekonomik başarısızlığın sebebi, Schacht’ın Endonezya için yaptığı planın temeline Almanya toplumuna özgü sosyal denklemi koymuş olmasıdır (El Müslim fi Alemil İktisat). Çünkü Batı’nın reçeteleri, Batı insanının problemlerine yönelik oluşturulmuş reçetelerdir. O, dışarıdan gelen kurum ve reçetelere karşıdır. Tarihsel süreç içinde Müslümanların kurduğu hisbe teşkilatının yararlı olabileceğini düşünür.
Müslüman liderlerin sosyalizm ve kapitalizmden medet ummalarını doğru bulmaz çünkü iktisat; insan, kültür, tarih ve modernitenin etkin olduğu alanlarla bağlantılıdır. Peygamber’in Medine dönemini ve Endülüs Muvahhidler dönemini başarılı bulur. Hz. Ali’nin kardeşi Ukayil’in "Ali’nin arkasında namaz kılmak benim için çok değerli, fakat Muaviye’nin sofrasındaki yemeğim daha besleyicidir." (Fikir ve put, s. 159)
İlginç bulduğu bu söz tarihsel bir kırılmadır. Ukayil’in bu sözünde gevşeklik, soğukluk ve başarıya götüren motivasyonun kaybını görür. Sonraki dönemlerde de tek boyutlu arada yaşayan "eksik insanı", İslam medeniyetinin çöküşünü hazırlayan bir tip olarak, tıpkı mesaisini doldurup maaşını almak için zaman tüketen bir memura benzetir.
Bu insan tipi sadece kişisel menfaatlerini düşünür, toplumun taleplerine ayrıca toplumsal işleyişe de yabancıdır, hep haklarının peşinde koşar ama sorumluluklarını yerine getirmezler. Onlarda fedakârlık, cömertlik, başkalarını düşünme, faydalı olma gibi değerleri bulamazsınız.
Son olarak Malik bin Nebi, İslam iktisadına dair hazır bir reçete sunmaz. Onun görüşleri ve teklifi dinamizmdir; adeta kervan yolda düzülür. Bazı fikirleri James Robinson’un ortaya attığı fikirlerle örtüşür. Özellikle kurumların işlevi hakkındaki görüşleri, kurumları öldüren kurumlardaki ölü fikirlerdir. Kurumlar toplumlara benzerler, toplum hastalandığında kurumlar da hastalanır çünkü insan eliyle işlerlik kazanırlar.
Türkiye son 100 yılını ekonomik krizlerle tüketti. Bugün sosyal hayatın en büyük realitesi olarak ekonomik değerlerin görülmesi, sürekli krizlerle karşılaşacağımızın garantisidir. Düşünceyi ekonomik değerler belirlerse ekonomi düşüncenin merkezine oturur.
Žižek’in belirttiği gibi "kapitalizm son dönemlerinde" laflarını duymaktan bıktık. Kapitalizme karşı gelenlerin sunabileceği bir alternatif yok, ortaya konan bir İslam ekonomi doktrini hiç yok. Sunulanlar genel ahlak ilkeleri, bu da eksik insanı yönlendirmeye yetmiyor. İktisat aynı zamanda bir ahlak meselesi olarak görülmeye başlanırsa bir umut doğabilir. Son dönemde Türkiye’de görülen borsa ve fon probleminde ahlakla beraber işlevsiz ölü kurumları görüyoruz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.




