Arada basında adına da rastlanan arkadaşım Nusret Ertürk’ten, geçen hafta yayımlanan “Öğrenciyle dayanışma” başlıklı yazıma yönelik mektup aldım. Mektubunda önemli bir eksikliği tamamlıyor Ertürk:
İnsan İnsanla Çoğalır

“Günaydın Adnan abi, umarım iyisiniz. Ben iyiyim. Kışa girmeden, biz kışın büyüğünü yaşıyoruz şu günlerde. Biliyorsunuz, gün günden baskın geliyor. Umudumuzu yitirmeden, sizin bugünkü yazınız gibi ufuk açıcı yazılara, sanat uğraşılarına tutunarak bugünleri aşmaya çalışıyoruz.
Köy Enstitüleri, içinde ne çok değerli, ölümsüz adlar taşıyor.
Seksen yıla taşan zamanla o gün yaşadıklarınızı unutmamışsınız. İbrahim Bey deyince hemen anımsadım: Yazınızda adı geçen İbrahim Bey’in soyadı Oymak’tır.
Kocaeli Öğretmenler Sitesi’ni kuran Cavit Bey’le onu görmeye gitmiştik. 90’lı yılların sonuna doğruydu. Hasta yatağında bile Cavit Bey’in yeni düşünceleri vardı. Selamlar, saygılar iletiyorum.”
KÖY ENSTİTÜLERİ
Anılar, belleğin gücünden doğar. Ertürk’ten Eğitimbaşı İbrahim Oymak’ın adını okuyunca kendimi geçmiş günlerde buldum. Köy Entitüsünü bitiren, şimdi sonsuzluğa eren Rahmi Serttaş, Servet Sucu gibi yakın arkadaşlarım Dicle Köy Enstitüsü’nde okumuştu. Orayı bütün ayrıntılarıyla tanıttılar bana. Tek seçeneğim enstitüye yazılmak olduğuna göre, niye sağa sola başvurup bilgi topluyordum ki? O iki erdemli arkadaşımın orada yetişmiş olması yetmiyor muydu?
İçtenlikli, candan ilişkileriyle tanıdığım İbrahim de orada okuyordu. O da enstitüde yemeklerden, spordan, disiplinden söz etti. Anlattığına göre enstitü çok çalışmayı, her alanda becerikli olmayı gerektiriyor.
Sıralamaya başladı: “Orada duvar öreceksin, demir bükeceksin, mandolin çalacaksın, çukur kazacaksın, inşaattan anlayacaksın, keyfin yerinde olsun olmasın, sabahları ulusal oyunlara katılacaksın. Ayrıca disiplini de çok ağırdır enstitünün. Ama çalışmayı sevenler için buradan iyi okul yoktur. Sen çalışkansın, elinden kitap düşmüyor. Vallahi orası tam sana göre!”
KURTULUŞ YOLU
Annemin doğduğu Elazığ’ın ilçesi Ağın’da bulunduğum sırada Malatya/Akçadağ Köy Enstitüsü öğretmenlerinden komşumuz Latif Yurtçu’nun, enstitülerine öğrenci topladığını duydum. Ona başvurdum. Birkaç gün sonra da toplanan çocukların bulunduğu bir kamyon yola koyulduk.
Ama kamyonda olanlar, Akçadağ’a değil, Diyarbakır’ın Ergani ilçesindeki Dicle Köy Enstitüsü’ne gidiyorlardı. Ne şans! Kamyonun şoför basamağına oturuverdim. Enstitüye indiğimde toprak renkli pudraya belenmiştim.
Enstitüde öğrenci ağabeyler karşıladı bizi. Önce hamama götürdüler. Orada toz topraktan arındık. O akşam, üstümüzdeki yırtık pırtık giysileri, ayağımızdaki yemenileri atıp yeni ayakkabı verdiler bize.
SINAV
Ertesi gün girdiğim sınavı kazandım. Tam istedikleri öğrenciydim. Ama enstitüye yazılmak için köy nüfusuna kayıtlı olmak gerekiyormuş. Benim doğum yerim ise Diyarbakır’dı. Hayalim bir anda balon gibi sönmüştü.
Ülkemin güzel ama şanssız insanları! Bir iş göz açıp kapatmaya kadar olumluyken bir anda olumsuza, olumsuzken olumluya dönüşüveriyor! O beni de bulmuştu.
İçimdeki umut, bir anda tepemdeki gün ortası güneşini zindana çevirmişti. Birden içine iğne gözü kadar ışığın sızmadığı bir karanlığa tıkılmıştım.
Sınavda bulunan öğretmenlerden biri beni yolda durdurup kutlamak istemişti. Ağlamaklı oluşumu görünce durumu anladı, gülümseyerek bana bunun önemli olmadığını, bir belgeyle engelin aşılacağını söyledi. Cebinden çıkardığı bir kâğıda iki satır yazıp elime verdi: “Yarın Kılleş köyüne gideceksin, muhtardan imzalı belgeni alıp geleceksin.”
Ergani ilçesine yakın o köye gidip ertesi sabah, dilimde sevinç ezgileri dolaştırarak kuşlar gibi koşmuş, Dicle Köy Enstitüsü’ne koşmuştum.



