Independent Türkçe
Haber akışına dön

İran'da Türk Karşıtı Fars Düşünce Sisteminin İdeolojik Temeli: Babî-Bahaî (Pehlevi Dönemi) / Babî-Ezelî (İslam Cumhuriyeti) Mi? (I. Bölüm) – Hazarlar'dan Gacarlar'a Türk Devlet Geleneğinin Mirası

İran'da Türk Karşıtı Fars Düşünce Sisteminin İdeolojik Temeli: Babî-Bahaî (Pehlevi Dönemi) / Babî-Ezelî (İslam Cumhuriyeti) Mi? (I. Bölüm) – Hazarlar'dan Gacarlar'a Türk Devlet Geleneğinin Mirası

Dr. Rahim Cavadbeyli Independent Türkçe için yazdı: "Pehlevi rejimi, İran İslam Cumhuriyeti ve 1991 sonrası Azerbaycan’ın tarihî ve hukuki sorumluluğu"

1. Horasan-Azerbaycan medeniyet havzası

Bir milletin tarihsel varlığını anlamak için yalnızca modern ulus-devlet sonrası nüfusuna veya mevcut siyasi kurumlarına bakmak yeterli değildir. Milletlerin tarih boyunca oluşturdukları devletler, geliştirdikleri yönetim sistemleri, meydana getirdikleri kültürel birikim ve sonraki kuşaklara aktardıkları siyasi tecrübeler de dikkate alınmalıdır. Bu açıdan Azerbaycan, İran, Horasan, Kafkasya ve Anadolu'nu kapsayan geniş coğrafya, Türk tarihinin ve devlet geleneğinin en önemli merkezidir.

Türklerin asli kurucu unsur olduğu Horasan-Azerbaycan Uygarlık Üreten Medeniyet Havzası kavramıyla teorize ettiğimiz tarihsel yaklaşımın temelinde bu gerçek bulunmaktadır. Söz konusu havza, farklı dönemlerde ortaya çıkan siyasi teşekküllerin, kültürel etkileşimlerin, ticaret yollarının, bilim merkezlerinin ve idari geleneklerin birbirini beslediği geniş bir tarihsel alandır. Bu alanın merkezinde yer alan esasen Azerbaycan ve özellikle Tebriz, yalnızca bölgesel bir şehir veya siyasi merkez değil, aynı zamanda tarihen Avrasya'yı kapsayan Türk-İslam medeniyetinin devlet, bilim, sanat ve kültür hayatına yön veren en önemli başlıca merkezlerden biri olmuştur.

Hazarlar'dan başlayarak Samanîler, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Gacarlar dönemine uzanan tarihsel çizgi, farklı siyasi yapıların ve yönetim geleneklerinin ortaya çıktığı uzun bir süreci temsil eder.

Dolayısıyla mesele, geçmişte kurulmuş devletleri yalnızca isimleri üzerinden birbirine bağlamak değildir. Asıl mesele, bu devletlerin ortaya çıktığı coğrafyada hangi toplumsal unsurların siyasi güç ürettiği, yönetim geleneğinin nasıl şekillendirdiği ve medeniyet birikiminin sonraki dönemlere nasıl aktarıldığıdır. Bu perspektiften bakıldığında somut ve faktolojik tarih anlayışına göre İslam sonrası Azerbaycan, Anadolu, İran ve Horasan tarihinin Türk devlet geleneğiyle şekillendiği açık tarihî bir gerçekliktir. Ancak bu tarihsel katkının doğru anlaşılması, farklı yerel unsurların/toplulukların ve kültürlerin ortak medeniyetin oluşumundaki rolleri de dikkate alınmalıdır.

2. 1908-1925: İran'ın siyasi ve kimlik yapısında etno-jeopolitik kırılma

İran'ın modern siyasi tarihi incelendiğinde 1908-1925 etno-jeopolitik inhilal/çöküş ve özellikle 1917-1921 arası soykırım dönemi, bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Kendisini Cengiz Han'ın ve Emir Timur'un hukuki varisi olarak tanımlayan Gacar devletinin sona ermesi ve Rıza Han üzerinden Pehlevi Hanedanı'nın kurulmasıyla birlikte devletin siyasi örgütlenmesinde, ulusal kimlik anlayışında ve kültür politikalarında köklü devrimsel nitelikte değişiklikler tahmil edilmiştir. Bu devrimsel nitelikteki değişimler; 1908-1925, özellikle 1917-1921 arası yapılan ve tahmil edilen katliamlar, soykırımlar neticesinde oluşan etno-jeopolitik ve sosyo-kültürel inhilal ve çöküşle mümkün olmuştur. Babî, Bahaî, Taşnak, Hinçak, Asuri ve Güney Pers Ordusu (South Persia Rifles / SPR) saha aktörü olarak, beşeriyet tarihinin en korkunç soykırımlarından biri olarak karakterize edilebilecek bu vahşet saçan cinayetlerde hayati rol almıştır. Başka bir ifadeyle milyonlarca insanın ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan olaylarda -1908-1925, özellikle 1917-1921 arası yıllardaki etno-jeopolitik inhilal sürecinde- doğrudan beşeriyet aleyhine cinayet suçu işlenmiştir. Bu olaylarda İran nüfusunun ortalama yarısı (bizim tespitimize göre 7-8 ve diğer bir yaklaşıma göre 10 milyon insan) yok olmuştur. (Konuyla ilgili bizim İran ve Türk Dünyasında Soykırım üzerine yayınlanan eserlerimize müracaat edilebilir.)

Babî, Bahaî, Taşnak, Hinçak, Asuri ve Güney Pers Ordusu'nun (South Persia Rifles / SPR) işlemiş olduğu beşeriyet aleyhine cinayetin birer sonucu olan Pehlevi yönetimi, merkezi devletin güçlendirilmesini ve ülke genelinde Türk karşıtı standartlaştırılmış bir ulusal kimliğin oluşturulmasını temel ve başlıca hedef olarak belirlemiştir. Bu süreçte Fars dili ve Türk karşıtı Fars tarih anlatısı, devletin resmî kimliğinin merkezine yerleştirilmiştir. 1925'e kadar Türk ve Fars dillerinin ortak devlet dili olma statüsü ortadan kaldırılmış, Türk ve Türklük yok edilmesi gereken amil olarak belirlenmiştir. Bunun yanı sıra ülkede yöresel ve yerel düzeyde konuşulan diğer dillerin eğitimde, kamusal hayatta ve idari alanlarda konuşulması tamamen yasaklanmıştır.

Türk karşıtı yaklaşıma esaslanarak kurulmuş olan modern İran'daki Türklerin tarihsel varlığı, nüfus büyüklüğü ve siyasi etkisi dikkate alındığında, bu politikaların sonuçları yalnızca dil meselesiyle sınırlı değildir. Ana dilinde eğitim hakkı, kültürel kimliğin korunması, tarihsel hafızanın aktarılması ve kamusal hayata eşit katılım, toplumların temel haklarıyla doğrudan ilişkilidir. Burada üzerinde durulması gereken husus, Türk karşıtı modern İran devletinin kuruluşuyla birlikte şekillenen merkeziyetçi Fars/Pers ulus inşası anlayışının, ülkedeki farklı kültürlü toplumsal yapıyla ne ölçüde bağdaştığıdır.

İran'ın tarihini Fars kimliği üzerinden açıklamak, bu coğrafyanın Türk devletçilik anlayışını, Türkleri ve diğer yerel azınlıkları tamamen yok saymaktır. Bununla birlikte, Türklerin İran'ın siyasi tarihinde üstlendikleri kurucu rollerin inkâr edilmesi veya ikincil bir unsur olarak gösterilmesi kabul edilebilir bir tarih anlayışı değildir.

Ülkede uygulanmış olan etno-jeopolitik ve sosyo-kültürel çöküş ve dönüşüm sonrası 1925'te ortaya çıkan en temel başlıca sorun, devletin tarihî cihetten asli kurucu unsuru olan Türk ve Türklüğün hedef alınması ve belirli yapay bir kimlik anlayışını bütün ülkeye (mevcut sosyo-kültürel farklılıklara rağmen) hâkim kılmaya çalışan politikaların hâkim olmasıdır. Bu yaklaşım, Türk milletinin kültürel hakları ve siyasal temsili bakımından günümüze kadar uzanan tartışmaların temelini oluşturmuştur.

3. Pehlevi'den İran İslam Cumhuriyeti'ne değişen ideoloji ve devam eden temel sorun

1979 Devrimi, İran'da monarşinin sona ermesi ve İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Yeni yönetim, önceki rejimin ideolojik temellerini reddettiğini ve farklı bir siyasi düzen kurduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte, bir rejimin ideolojik söyleminin değişmesi, devletin toplumsal yapıyla ilişkilerinin ve kimlik politikalarının kendiliğinden değiştiği anlamına gelmez. Unutulmamalıdır, İran'da devrim sonrasında kurumsal varlığını sürdüren ve ülkenin güç yapılanmasında en esas belirleyici rol oynamaya devam eden 2 temel unsur, Millî Ordu (Arteş-i Millî) ile eski istihbarat teşkilatı SAVAK (Ettelaat adıyla) olmuştur.

Burada tarihî bir gerçekliği kaydetmem yerinde olur; Babî, Ezeli, Hüccetiye Cemiyeti ve Kum İlim Havzası, iç faktör olarak İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasında esas rol oynamıştır. Başka bir ifadeyle göbekten Babî-Ezeli Hareketine bağlı olan bu kesimin, Şii mezhebi üzerinden birer devamı olmuştur. Daha iyi anlaşılması için Babî, Bahaî, Taşnak, Hinçak, Asuri ve Güney Pers Ordusu (South Persia Rifles / SPR) Pehlevi devletinin kurucu amili olmuş ve onun Şii kolu olarak sayabileceğimiz Babî-Ezeli, Hüccetiye Cemiyeti ve Kum İlim Havzası ise İslam Cumhuriyeti'nin esas kurucu unsurlarından olmuştur.

Babî Hareketinin 1850'lerden itibaren esas belirleyici tarikatsal ve ideolojik anlayışı; Türk ve Türklüğe karşı çeşitli topluluklardan devşirilerek birleştirilmiş kitle üzerinden modern Fars/Pers milletinin oluşturulması, Türk diline karşı Fars dilinin ön plana alınmasını temin etmek ve Ali Muhammed Bab'ı, Fars/Pers milleti için peygamber olarak takdim etmek olmuştur. Fars düşünce sisteminin esasını koyan bu kesim, Ali Muhammed Bab'ı Hz. Muhammed (s.a.v.)'e eşdeğer ilahî bir mazhar olduğunu iddia eder. Nitekim açık ve net bir dille ifade edilmelidir ki; Pehlevi devletinin kurucu unsuru Babî-Bahaî tarikatı ve İslam Cumhuriyeti'nin başlıca kurucu unsurlarından biri Babî-Ezeli-Hüccetiye-Kum İlim Havzası dörtlü oluşumu olmuştur. Kısa şekilde anlatılmak istenirse; Pehlevi dönemi Babî-Bahaî oluşumu ve İslam Cumhuriyeti dönemi Babî-Ezeli-Hüccetiye-Kum İlim Havzası oluşumu esas rol oynamış ve hâkim konumda olduğu saptanmıştır.

Bu köken Babî tarikatına bağlı olan akım, 1908-1925 yıllarını kapsayan etno-jeopolitik çöküş ve özellikle 1917-1921 yıllarındaki katliam ve soykırım dönemlerinden itibaren 2 siyasi, iktisadi, medeni ve mezhebî akım olarak -Babî-Bahaî ve Babî-Ezeli diye- birbirinden ayrıldılar ve göbekten birbirine bağlı olan bu 2 akım, biri diğerine alternatif oldu.

Babî-Bahaî akımı, iç aktör olarak Pehlevi hâkimiyetinin (1925-1979) kurulmasında, sürdürülmesinde, bekasında istenilen açıdan hâkim konumda olmuştur. Babî-Ezeli akımı ise Kum İlim Havzası ve onu müteakiben Hüccetiye Cemiyeti'nin kurulmasında en etkin kesim olarak, Türklerin tarihen Ehl-i Beyt sevgisine dayalı, akla öncelik veren, akılcı Mutezile yaklaşımını esas alan, fıkıh ve kelamda Şii/Caferiliği benimseyen mezhep anlayışını Pers-Sasani efsaneleri üzerinden tahrif ederek yeni bir sürecin esasını koydular. Bu sürecin neticesinde ise 1979'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasında iç aktör olarak esas rol oynadılar.

Bu köken bir olan iki akımın İran'da esas ortak gayeleri, Türk ve Türklüğün hedef alınması, Türkçeciliğin yok edilmesi, modern dönemde oluşturulmuş olan Fars/Pers ulusunun esas alınması ve Fars dilinin egemenliğini temin etmek olmuştur. Sırf bunun içindir ki anne babası Babî-Bahaî akımının önemli isimlerinden olan, daha sonra Babî-Ezeli olarak etkinliklerini koruyan aileye mensup olduğu tarihî kayıtlarla tespit edilmiş olan eski Dışişleri Bakanı Cevat Zarif şöyle der:

İşler yolunda gitmezse, kısa zaman eşiğinde Türkçe konuşmak zorunda kalırız!

Başka bir ifadeyle Ermeni, Asuri ve Hint menşeli cani yan gruplarla beraber Babî-Bahaî ve Babî-Ezeli örgütlenmelerinin en hayati görevi ülkenin Türk ve Türklüğünü etkisizleştirmek ve mümkünse yok etmek olmuştur.

Bu söylediğimizin en açık ve bariz örneklerinden biri şudur: İran'da 1979'a kadar Fars dilini resmî, hukuki ve zorunlu devlet dili ilan eden hiçbir anayasal kanuna rastlanılmaz! Böyle bir kanun yükümlülüğü mevcut olmamıştır. Pehlevi dönemi yürürlükte olan Meşrutiyet Kanunu'nda hangi dilin -Türkçe mi, Farsça mı, yoksa her iki dilin mi- devlet dili olmasıyla ilgili bir kanun maddesi kabul edilmemiş ve açık bırakılmıştır. Ancak 1908-1925 arası etno-jeopolitik çöküş ve 1917-1921 arası yapılan soykırımdan sonra dayatılan Pehlevi rejimi, Fars dilini idari işlemler düzeyinde kabul ettiği yönetmelik ve genelgelerle, uygulamada işlemiş olduğu ciddi katliam ve cinayetlerle de facto olarak ülkeye tahmil etmiştir. İlginç tarafı şu ki, Pehlevi döneminde idari işlemler düzeyinde kabul edilen yönetmelik ve genelgelerle dayatılan Fars dili, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Hint menşeli Ayetullah Humeyni tarafından kabul edilen Anayasa'nın 15. maddesi ile İran tarihinde ilk defa olarak resmî, hukuki ve zorunlu devlet dili olarak tanınmıştır. Başka bir ifadeyle Pehlevilerin de facto olarak dayattığını, İslam Cumhuriyeti de jure olarak tanıdı. Diğer bir ifadeyle Pehlevi rejiminin kurulmasında rehber rol alan Babî-Bahaî akımı Fars dilini katliam ve soykırımla de facto olarak dayattılar ve Babî-Ezeli-Hüccetiye-Kum İlim Havzası ise onu İslam Cumhuriyeti adıyla anayasal düzeyde kabul ettirdiler. Babî-Ezeli-Hüccetiye ve Kum İlim Havzası, Türklerin Ehl-i Beyt sevgisine dayalı tarihî Şii/Caferi anlayışının Pers-Sasani efsaneleri üzerinden tahrif edilmesinde hayati rol oynamıştır.

Netice itibarıyla bunu açık şekilde söyleyebiliriz ki İran halkı, 1925'ten itibaren bu köken bir olan Babî-Bahaî ve Babî-Ezeli akımının mezalimine tahkim ve mahkûm bırakılmıştır. Günümüz itibarıyla aynı işlem küresel boyutta dayatılmaya çalışılmaktadır. Bunun en açık örneği de halkı İslam Cumhuriyeti ile kaçan şahın oğlu Rıza Pehlevi arasında seçime zorlama gibi bir yaklaşımın küresel boyutta daha çok konuşulur olmasıdır.

Bu durum, İran'daki Türklerin temel beklentilerinden birinin neden Türk dilinde eğitim ve kimliksel açıdan kamusal eşitlik olduğunu açıkça göstermektedir. Bütün bu olumsuz müdahalelere rağmen Türklerin esas stratejik talebi; Türkçenin ülke çapında resmî, hukuki ve zorunlu statü kazanması ve Türkçe eğitimin kapsamlı, kurumsallaşmış bir eğitim sistemine dönüşmesi yönündedir.

Burada temel soru, İran'ın kendisini tarihsel mirasın devamı olarak tanımlayıp tanımlayamayacağından daha geniştir. Asıl soru, bu tarihsel mirasa sahip çıkma iddiasının ülkede yaşayan halkların dilsel, kültürel ve siyasi haklarının tanınmasıyla desteklenip desteklenmediğidir.

Pehlevi döneminin seküler ve merkeziyetçi ulusçuluğu ile İslam Cumhuriyeti'nin dinî ve merkeziyetçi siyasi sistemi ideolojik açıdan farklı olsa da önce belirtildiği gibi bu 2 sistemin kurulmasında iç aktör olarak rehber rolü üstlenen esasen Babî-Bahaî ve Babî-Ezeli olmuştur. Buna göre de her iki dönemde de Türk kimliği ve Türkçecilik sert şekilde yasaklanmış ve düşman amil olarak karakterize edilmeye devam ettirilmiştir.

4. Mesud Pezeşkiyan dönemi ve gerçek bir dönüşümün ölçütleri

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın siyasi söyleminde toplumsal eşitlik, bölgesel kalkınma ve etnik toplulukların kültürel talepleri zaman zaman gündeme gelmiştir. Bununla birlikte, siyasi söylemler ile kalıcı kurumsal değişiklikler arasında ayrım yapmak gerekir.

İran yönetiminin tarihsel devlet geleneğini temsil etme iddiasının inandırıcılığı, geçmişteki Türk devletleriyle sembolik bağlar kurmasından çok, günümüzde vatandaşlarına tanıdığı haklarla ölçülmelidir.

Bu çerçevede 3 temel adımın atılması gerektiğini düşünüyorum:

• Birincisi, Türkçenin resmî, hukuki ve zorunlu devlet dili olarak kabul edilmesidir. Türkçenin resmî, hukuki ve zorunlu devlet dili olarak bütün alanlarda Fars dili ile tam eşit hukuklu 2 devlet dilinden biri olarak ön plana alınması ve Tahran, İsfahan, Şiraz, Bender Abbas, Meşhed ve Kum gibi merkezlerde Fars dili ile beraber Türk dilini ve kimliğini benimsemeyenlerin resmen devlet işine alınmasına son verilmelidir.

• İkincisi, ana dilinde eğitim hakkı güvence altına alınmalıdır. Yerel ve bölgesel toplulukların konvansiyonel hakları tanınmalı ve eğitim sisteminde seçecekleri Türk veya Fars dili ile beraber kendi dillerinin eğitim dili olarak ön plana alınması için yasal olanaklar sağlanmalıdır.

• Üçüncüsü, Türk kimliğinin tarihsel ve toplumsal varlığı açık biçimde tanınmalıdır. İran'ın resmî tarih anlatısı, ülkenin geçmişinde Türk devletçiliğinin, devlet adamlarının, askerî teşkilatların, bilim insanlarının ve edebiyatçıların üstlendikleri rolleri kapsamlı biçimde ele almalıdır.

Bunlar, bir yönetimin geçmişteki devletlerin mirasına sahip çıkma iddiasını günümüzün hukuk ve eşitlik anlayışıyla birleştirebilmesi için gerekli adımlardır.

Ancak bu taleplerin hayata geçirilmesi, yalnızca cumhurbaşkanının kişisel iradesine bağlı değildir. İran'ın anayasal yapısı, yasama organı, yargısı, eğitim sistemi ve diğer devlet kurumları da bu süreçte belirleyicidir.

Dolayısıyla Pezeşkiyan yönetiminin başarısı, sembolik açıklamalardan ziyade uygulanabilir politikalar, yasal güvenceler ve ölçülebilir sonuçlar üzerinden değerlendirilmelidir ve netice itibarıyla Pezeşkiyan hükûmeti ve genel olarak İslam Cumhuriyeti, böyle bir devrimsel reforma hazır değildi. Nasıl ki Pehlevi döneminde, başta Babî-Bahaî akımı olmak üzere, Ermeni kökenli Hınçak ve Taşnak örgütlenmeleri, Hekari kökenli Asuriler ve Azerbaycan coğrafyasında (Rus nüfuz bölgesinde) Türklere karşı gerçekleştirilen katliamlarda belirleyici roller üstlenen unsurlar ile İngiltere'nin nüfuz alanındaki Türk karşıtı katliamlarda önemli rol oynayan Güney Pers Ordusu bünyesindeki Hint kökenli, sivil statüye geçirilmiş askerî unsurlar (1920'lerin kayıtlarına göre 70 binin üzerinde olmuştur. Tahran, Meşhed, Kum, İsfahan, Kirman, Yezd, Şiraz, Bender Abbas gibi şehirlerin merkezi mahallelerine yerleşmişlerdir); devletin bütün kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde ve özellikle SAVAK güvenlik yapılanmasının yanı sıra ekonomi ve petrol sektörlerinde stratejik öneme sahip kilit mevkileri ele geçirmişlerse, İslam Cumhuriyeti döneminde de daha sistemli bir yapılanmanın varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Bu dönemde söz konusu stratejik alanlar, özellikle Kum İlim Havzası, Ettelaat güvenlik sistemi ve eğitim kurumları başta olmak üzere siyaset, ekonomi, mali kaynakların yönetimi ve petrol sektörü, esas itibarıyla tarikatlaşmış Babî-Ezeli yapılanmaların nüfuzu altına girmiştir. Eski Dinî Rehber merhum Ayetullah Hamaney, bu oluşuma karşı mücadele vermiş olsa da birçok iç ve dış etmenden dolayı başarılı olması mümkün olmamıştır.

İslam Cumhuriyeti'nin resmî devlet yapılanması içerisinde siyasal açıdan etkin konumda bulunan gruplaşmaların, fraksiyonların ve iktidar-muhalefet eksenindeki oluşumların; başka bir ifadeyle muhafazakâr ve modernist olarak tanımlanan siyasal kesimlerin ezici çoğunluğunun, Babî-Ezeli kökenli düşünsel ve örgütsel yapılanmalarla bağlantılı olduğu tespit edilir niteliktedir. Bu bağlamda, bazı isimlere değinilmiş olmakla birlikte, henüz burada değinilmemiş (belki II. bölümde değinilir) çok sayıda kurucu dinî aile klanı ve bunlarla bağlantılı, aralarında cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükselmiş siyasi figürlerin de bulunduğu aktörler söz konusudur. Bu çevrelerin, İslam Cumhuriyeti döneminde devletin en hassas stratejik kurum ve mekanizmalarını kendi denetimleri altında tuttuklarına ve bunların ezici çoğunluğunun Babî-Ezeli kökenli olduğuna ilişkin tarafımızca yürütülen araştırmalar kapsamında olgusal tespitler ve belgesel bulgular mevcuttur.

Örnek olarak; İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nde görev yapmış, İskoç kökenli ünlü asker, diplomat, devlet adamı ve tarihçi olarak tanımlanan Tümgeneral Sir John Malcolm (1769-1833) gibi şahsiyetler üzerinden 1800'lerin başından itibaren dinsel ve ulusal açıdan tasarlanan ve uygulanan "Türk karşıtı yeni İran anlayışı", günümüz itibarıyla algılanan İran'dır, dersek asla yanılmamışız. 1800'lerin başından itibaren tasarlanan ve 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Necef, Kerbela ve Şiraz üzerinden uygulanmaya konulan süreç, 1908-1925 arası etno-jeopolitik inhilal ve özellikle ülke nüfusunun tahminen yarısının (7-8 milyon, başka bir deyimle 10 milyon) yok olmasıyla sonuçlanan soykırımdan sonra, yani 1925'ten itibaren amacına ulaşmıştır. Bu sürecin amacını şöyle özetleyebiliriz:

  1. Türklerin tarihsel süreç içerisinde Ehl-i Beyt sevgisine dayanan, akla öncelik veren ve akılcı Mutezile yaklaşımından beslenen; fıkıh ve kelam alanlarında Şiiliği/Caferiliği benimseyen mezhep anlayışının, Sasani-Zerdüşt-Pers (Pharisees) anlatıları ve efsaneleri üzerinden tahrif edilerek Türk karşıtı yeni bir Şii anlayışının inşa edilmesi, söz konusu tarihsel dönüşümün temel unsurunu oluşturmaktadır. Bu süreç, 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Necef ve Kerbela'da ikamet eden Hint ve Güney İran kökenli, ikincil ve üçüncül derecedeki Şii ulema çevrelerinin İngilizler tarafından maaşa bağlanmasıyla başlamıştır. Buna karşılık, birincil derecede ve en yüksek dinî otorite konumunda bulunan Türk kökenli ulemanın önemli bir bölümü, esasen bu siyasete karşı ciddi bir direniş göstermiş; İngilizlerden maaş almayı resmen reddetmiş ve Gacar Devleti'ne bağlılıklarını sürdürmüştür. Bu çerçevede Ayetullah Hacı Ağa Şerbiani, Ayetullah Hacı Ağa Memegani ve Ayetullah Şeyh Murtaza Ensari gibi isimler örnek gösterilebilir. Söz konusu sürecin ilk aşaması, Ahund Molla Muhammed Kazım, Seyyid Ali Bahr'ul-Ulum ve Mirza Ali Naki Tabatabai aileleri üzerinden şekillenmiştir. Söz konusu yapılanmaya ve bu sürece dâhil olmayan Türk kökenli ulema ise zaman içerisinde, özellikle 1908-1925 yıllarındaki etno-jeopolitik çöküş döneminde sistematik biçimde tasfiye edilmiş; böylece dinî kurumlar ve ilmî otorite mekanizmaları üzerindeki tarihsel etkileri büyük ölçüde kırılmıştır. Tahminen 22 dinî aile klanı ile başlayan bu maaşlı yapılanma, ilerleyen dönemde, 1922 yılında Şeyh Abdülkerim Hairi Yezdi (1859-1937) öncülüğünde kurumsallaştırılan Kum İlim Havzası'na taşınmıştır. Sasani-Zerdüşt-Pers (Pharisees) anlatıları ve tarihsel efsaneleri üzerinden dönüştürülen Türk karşıtı Şii anlayışının, bu yapılanma aracılığıyla sistematik bir düşünsel ve ideolojik çerçeveye kavuşturulduğu görülmektedir. Daha sonraki aşamada Babî-Ezeli gruplaşmalarıyla birleşen bu yapılanma, Hüccetiye Cemiyeti'nin kuruluşuyla siyasal ve toplumsal etkinliğini artırmış ve 1979 İran Devrimi'nin ardından ülkenin dinî, siyasi ve ekonomik yapılanmasında en etkili güç odaklarından biri hâline gelmiştir.
  1. Babî-Bahaî yapılanması, 1908-1925 yılları arasındaki etno-jeopolitik inhilal sürecinde ve özellikle 1917-1921 döneminde Türk ve Müslümanlara karşı yaşanan katliam ve soykırım olaylarında Asuri, Hınçak, Taşnak ve Hint kökenli askerî gruplarla birlikte belirleyici roller üstlenerek Pehlevi döneminin dâhilî faktör olarak en etkin güç odağı hâline gelmiştir. Bu Türk ve Müslümanlara karşı yapılan ve yaklaşık 10 milyon insanın helak olmasıyla sonuçlanan beşeriyet aleyhine cinayette esas rol oynayan korkunç yapılanma, laik, seküler ve dünyevi söylemleri, ayrıca sözde insani değerleri ve evrensel söylemleri esas alan bir yaklaşım benimsedi. Bu çerçevede, Türk karşıtı Fars düşünce sisteminin teorik temellerinin oluşturulmasında ve söz konusu ideolojik yaklaşımın kurumsallaştırılmasında en etkin rol oynamış; faaliyetlerini büyük ölçüde kendi klan çıkarları doğrultusunda sürdürmüştür. Babî-Bahaî yapılanması, Pehlevi döneminde devletin siyasal, bürokratik ve ekonomik mekanizmaları içerisinde dâhilî amil olarak en etkili güç odağı olmuştur. İslam Cumhuriyeti döneminde ise bu çevrelerin etkisi, Babî-Ezeli yapılanması tarafından yürütülen tasfiye süreciyle büyük oranda kırılmıştır. Bununla birlikte, Babî-Bahaî örgütlenmesi, siyasal, ekonomik ve toplumsal etkinliklerini büyük ölçüde muhalif kesimler içerisindeki varlıkları ve ilişkileri üzerinden sürdürmektedir ve oldukça etkindir.

Bu çerçevede, Pezeşkiyan üzerinden ortaya konulan söylemlerin, mevcut güç dengeleri ve kurumsal yapılanma değişmediği sürece yalnızca söylem düzeyinde kalması kaçınılmaz görünmektedir. Babî-Ezeli yapılanmasının devletin siyasal, ekonomik, güvenlik ve toplumsal alanlarındaki yüksek etkinliğini sürdürmesi, muhalefet cephesinde ise Babî-Bahaî örgütlenmesinin hâkim konumunu koruması koşullarında, İslam Cumhuriyeti'nin tarihsel adaleti yeniden tesis etme yönündeki iddialarının uygulamaya geçirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu bağlamda, Türk karşıtı Babî-Bahaî ve Babî-Ezeli yapılanmalarının tasfiye edilmesi, söz konusu tarihsel adalet anlayışının yeniden ihyası açısından temel bir koşul olarak kabul edilmelidir. Dolayısıyla Tebriz'in tarihsel, kültürel ve jeopolitik konumunu esas alarak Bakü ve özellikle Ankara ile karşılıklı bütünleşme temelinde hareket etmesi, bu stratejik yaklaşım çerçevesinde fiilî bir zorunluluk hâline gelmektedir. Başka bir ifadeyle Tebriz'in geleceğine ilişkin jeopolitik yönelimin, Bakü ve Ankara ile çok boyutlu ve kurumsal bütünleşme ekseninde şekillendirilmesi dışında uygulanabilir bir alternatif bulunmadığı görülmektedir.

Günümüzde İslam Cumhuriyeti'nde süreci esasen kendi denetimi altında tutan hâkim klan yapılanmasını Babî-Ezeli gruplaşmaları oluşturmaktadır. Söz konusu yapılanmanın, sıradan klan ailelerinin himayesinde bulunan temsilcilerinden biri olarak değerlendirilen Ali Ekber Salihi gibi bir Türk karşıtı bürokratın, ülkenin dinî liderini dahi X platformunda takip etme gereği duymaması, mevcut güç ilişkilerinin niteliğini ortaya koyan dikkat çekici bir örnektir. Böylesine bir siyasal ve kurumsal ortamda, tarihsel adaletten nasıl söz edilebilir?!.

5. 1991 sonrası Azerbaycan: Bağımsızlıktan tarihsel sorumluluğa

Azerbaycan Cumhuriyeti'nin 1991 yılında bağımsızlığını yeniden kazanması, Türk dünyasının siyasi tarihinde önemli bir gelişmedir. Bu bağımsızlık, yalnızca Güney Kafkasya'da yeni bir devletin ortaya çıkması anlamına gelmemiş; aynı zamanda Azerbaycan Türklerinin kendi devlet kurumlarını geliştirmeleri, tarihsel hafızalarını yeniden değerlendirmeleri ve uluslararası ilişkilerde bağımsız bir aktör olarak hareket etmeleri için yeni bir dönem başlatmıştır.

Azerbaycan'ın stratejik önemi, uluslararası alanda tanınmış sınırları ve devlet kurumlarıyla sınırlı değildir. Ülke, Türk dünyası ile İran, Kafkasya, Anadolu ve Hazar havzası arasındaki tarihsel ve kültürel ilişkiler bakımından da önemli bir konuma sahiptir.

Tebriz'in tarihsel rolü bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. Tebriz, tarihen Avrasya'yı kapsayan, Türklerin asli kurucu unsur olduğu Horasan/Azerbaycan medeniyet havzasında farklı dönemlerde siyasi yönetimin, ticaretin, zanaatın, düşünce hayatının ve kültürel üretimin en önemli başlıca merkezlerinden olmuştur. Azerbaycan tarihinin Tebriz'den bağımsız ele alınması, bölgenin geçmişteki siyasi ve kültürel ağırlığının anlaşılmasını zorlaştırır.

Bununla birlikte, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bugünkü sınırları ile tarihsel Azerbaycan coğrafyası arasında ayrım yapılması gerekir. İran sınırları içerisinde yaşayan Azerbaycan Türkleri, Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşlarından farklı bir hukuki statüye sahiptir. Bu nedenle kültürel yakınlık, tarihsel bağlar ve ortak dil, devletlerin egemenliği ve uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Azerbaycan Cumhuriyeti, tarihî ve medeniyet perspektifinden bakıldığında, Avrasya'ya yayılan ve Türklerin asli kurucu unsur olduğu Horasan/Azerbaycan medeniyet havzasının merkezi siyasi iradesini temsil ettiğini devlet aklıyla yeniden hatırlamalıdır. Azerbaycan, yalnızca Küçük Kafkasya'nın belirleyici gücü olarak değil, Batı Asya ve Türk dünyasının tarihî ve medeniyet temelli esas aktörlerinden biri olma potansiyeliyle hareket etmelidir.

Azerbaycan, Horasan/Azerbaycan medeniyet havzasında, son 1.500 yılda -5. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar- Hazarlar'dan Gacarlar'a uzanan Azerbaycan Türk mihverli devletler silsilesinin tarihî mirasçısı olduğunu idrak etmeli ve bu mirası benimseyerek devlet politikasını buna göre şekillendirmelidir.

Bu yaklaşım, İran'ın asli kurucu unsuru sayılan Azerbaycan Türklüğünün etno-sosyopolitik ve sosyo-kültürel varlığını konjonktürel amaçlarla değil; aksine, bunu ciddiyetle kendi tarihî ve toplumsal varlığının bir parçası olarak tanımaya dayanmalıdır. Azerbaycan bu doğrultuda kapsamlı ve uzun vadeli bir devlet stratejisi geliştirmelidir.

Azerbaycan Cumhuriyeti, kurucu unsur olarak İran-Azerbaycan ikilemini uzlaşmacı ve Türk mihverli bir yaklaşımla ele almayı devlet politikası hâline getirmelidir. Bu yönde bölgesel ve küresel aktörler nezdinde ikna kapasitesini güçlendirmeli; onların desteğini de kazanarak İran'daki meselelerin çözümünde uzlaşmacı, Türk mihverli ve yapıcı bir aktör olarak öncü rol üstlenmelidir.

Azerbaycan devleti, bu tarihî sorumluluğu gerektiği gibi yerine getirebilecek kapasiteyi ortaya koyduğu takdirde, Türk dünyasında ve Batı Asya'da bölgesel güç olarak kabul görmesi ve bu coğrafyaların geleceğine yön veren aktörlerden biri hâline gelmesi mümkün olacaktır.

Azerbaycan Cumhuriyeti, Hazarlar'dan Gacarlara kadar uzanan devletlerin doğrudan de facto olarak varisi olduğunu derk etmeli ve devlet stratejisini ve onu müteakiben devlet jeopolitiğini buna göre kurmalıdır.

Sonuç: Tarihsel mirasın gerçek ölçüsü

"Öldür Türkü, deden de olsa" şiarını esas alan Babî-Bahaî, Taşnak-Hinçak-Asuri, Güney Pers Ordusu'nun gerçekleştirdiği katliamların birer sonucu olan Pehlevi hâkimiyeti (1925-1979) ve onu izleyen, iç faktörler bakımından Babî-Ezeli-Hüccetiye Cemiyeti ve Kum İlim Havzası'nın belirleyici rol oynadığı İslam Cumhuriyeti, kendisini Pers olarak tanımladığı ve Türklerin Ehl-i Beyt sevgisine dayalı Caferi/Şii mezhebini Pers ve Sasani efsaneleri üzerinden tahrif ederek yeni Türk karşıtı bir yorumu hâkim ettiği için 1925 öncesindeki Türk merkezli devletlerin temsil hakkını kaybetmiştir.

Benim "Cenap Tebiboğlu" olarak hitap ettiğim Cenap Pezeşkiyan ve ilgili diğer yetkili kurumlar, 1925'e kadar kurulmuş olan Türk devletlerinin hukuki temsiliyetinde ortak mümessil olmayı amaçlıyorlarsa, öncelikle İran'da Türk dilini ve Türk düşünce sistemini resmî, hukuki ve zorunlu devlet kimliği olarak tanımalı ve kabul etmelidirler. Türk dili ve Türk düşünce sistemi, ülkenin ve devletin kurucu ve asli kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak hukuki güvence altına alınmalıdır.

Mevcut kimliksel ve jeopolitik koşullar çerçevesinde Azerbaycan devleti ve Cumhurbaşkanı Cenap İlham Aliyev, 1925 yılına kadar Azerbaycan-İran ve Güney Kafkasya coğrafyasında kurulmuş Türk devletlerinin tarihsel mirasını ve siyasal temsiliyetini fiilen üstlenmelidir. Başka bir ifadeyle Azerbaycan, devlet olarak, Güney Kafkasya ve İran coğrafyasında yaşayan yaklaşık 75-80 milyonluk Azerbaycan Türklüğünü temsil edecek bir devlet anlayışı ve sorumluluğuyla hareket etmelidir. Söz konusu nüfusun yaklaşık 12 milyonu Güney Kafkasya'da, 5-6 milyonu Rusya ve Batı ülkelerinde, 62-63 milyonu ise İran'da yaşamaktadır. Ancak "Azerbaycan Türklüğü" anlayışının, Türkiye'nin ve genel anlamda Türklüğümüzün aleyhinde şekillenen bir tefekkür veya düşünce sistemi olarak ele alınmasına asla müsamaha gösterilmemelidir.

Türkiye'nin, Üç Paşalar iktidarıyla başlayan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün komutasında Türk Cumhuriyeti olarak ilanihaye varlık kazanan devlet yapılanmasıyla, 1923 yılından itibaren Türk dünyasının ve Türklüğümüzün en temel dayanak noktası ve esas kalesi olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Türkiye'nin Güney Kafkasya'daki maddi ve manevi varlığı ile etkinliği, Türk dünyası ve Türklüğümüz adına ciddiyetle büyük önem arz etmektedir. Türkiye'nin Güney Kafkasya'daki etkinliğinin zayıflatılmasına yönelik teşebbüsler, Tahran merkezli Babî-Ezeli, Babî-Bahaî ve Moskova eksenli klan yapılanmalarının önünü açmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Babî-Ezelî, Babî-Bahaî ve Moskova eksenli yapılanmalara hareket alanı sağlayabilecek siyasi yönelimler, yalnızca Azerbaycan'ın tarihsel devlet geleneği ve siyasi mirasıyla çelişmekle kalmayıp aynı zamanda Gacar, Avşar, Safevi, Akkoyunlu ve İlhanlı-Kazan Han devlet geleneğinin kurucu siyasal anlayışıyla da bağdaşmamaktadır. Bunun yanı sıra, pragmatik siyaset perspektifinden değerlendirildiğinde, söz konusu yönelimler Azerbaycan'ın Güney Kafkasya'da Tahran ve Moskova merkezli siyasi ve ideolojik akımlar karşısında giderek yalnızlaşmasına yol açabilecek niteliktedir.

Pragmatik dış politika açısından göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus ise Türkiye ve İran eksenli muhtemel ideolojik müdahalelere karşı dengeleyici bir unsur olarak değerlendirilen İsrail faktörüdür. Ancak İsrail kartının bu bağlamda beklenen ölçüde işlevsel bir denge unsuru oluşturacağı kesin değildir. Zira gerek Moskova yanlısı bazı siyasi klanların gerekse Babî-Ezelî ve özellikle Babî-Bahaî yapılanmalarının İsrail ile tarihsel süreç içerisinde geliştirdikleri ilişkilerin derinliği, kapsamı ve etki kapasitesi, Azerbaycan'ın bu ülkeyle ilişkileriyle kıyaslanamayacak ölçüde karmaşık bir nitelik taşımaktadır. Bu durum, Azerbaycan'ın söz konusu aktörler karşısındaki stratejik manevra alanını daraltabileceği gibi, 75-80 milyonluk Azerbaycan Türklüğünün tarihsel ve jeopolitik konumunu yeniden tesis etme idealini de ciddi bir çıkmaza sürükleyebilir.

Nitekim 75-80 milyonluk Azerbaycan Türklüğünün İran ve Güney Kafkasya'daki tarihsel, siyasi ve jeopolitik konumunu yeniden ihya edebilmesi (burada siyasi coğrafyaların mutlaka değişilmesi söz konusu değil, daha rasyonel olarak etno-jeopolitik çöküş sonrası dayatılan yapay Fars ulus-devlet inşasının dönüştürülmesidir), ancak Büyük Türk Devleti'nin doğrudan ve etkin biçimde sürece müdahil olmasıyla mümkün olabilecek stratejik bir hedef olarak değerlendirilebilir. Türkiye'nin siyasi, diplomatik ve jeopolitik desteği olmaksızın Babî-Ezelî, Babî-Bahaî karşıtı böylesine kapsamlı bir bölgesel dönüşümün gerçekleştirilmesi ise mevcut güç dengeleri ve jeopolitik gerçeklikler çerçevesinde gerçekçi bir beklentiden ziyade, uygulanabilirliği son derece sınırlı bir siyasi tahayyül olarak kalacaktır.

Bu bağlamda, Mustafa Kemal Atatürk'ün makamında bulunan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bölgesel ve uluslararası konumunu güçlendirmek, Azerbaycan başta olmak üzere Türk devletleri arasındaki stratejik iş birliğini geliştirmek ve büyük, güçlü ve müreffeh Türk Birliği'nin inşasına yönelik, tarihsel ve siyasi açıdan önemi inkâr edilemeyecek takdire şayan adımlar atmıştır.

Değişmekte ve evrilmekte olan mevcut bölgesel jeopolitik süreçte Azerbaycan ile Türkiye'nin Türklük ve Azerbaycanlılık kimlikleri üzerinden ideolojik düzeyde bir ayrıma gitmesi, genel Türk dünyasının bütünlüğü açısından son derece ciddi endişe doğurmaktadır. Böyle bir ayrışmanın, "Öldür Türkü, deden de olsa" şiarını ve Pers/Fars ulusçuluğunu esas alan Babî-Bahaî yapılanmalarının, özellikle de Sasani-Zerdüşt-Pers (Pharisees) anlatıları ve efsaneleri üzerinden tahrif edildiği tespit edilen Şii/Caferi mezhep anlayışını istismar eden Babî-Ezeli akımlarının mevcut durumu kendi lehlerine kullanmalarına zemin hazırlayacağı da kimse tarafından göz ardı edilmemelidir.

Şüphesiz, Çağdaş Azerbaycan'ın kurucu büyük önderi merhum Haydar Aliyev'in layık evladı Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev'in böylesine yıkıcı bir sürecin dayatılmasına izin vermeyeceğine inanıyorum. Sayın İlham Aliyev'in 75-80 milyonluk Azerbaycan Türkünün etno-sosyo-kültürel açıdan fiilî temsilcisi olarak, İran'da yaşayan 60-65 milyonluk Azerbaycan Türklüğünün gerçek temsilcilerinin bir kenara itilmesine ve Babî-Ezeli gruplaşmasına bağlı ekiplere hareket alanı tanınmasına izin vermeyeceği kanaatindeyim.

Azerbaycan ile Türkiye'nin eş güdüm içerisinde hareket etmesi, arzu edilen Büyük, Güçlü ve Müreffeh Türk Birliği idealinin gerçekleştirilmesi bakımından son derece büyük önem taşımaktadır. Türk Birliği konsepti, Avrasyacılık ile NATO arasındaki jeopolitik ikilemin yarattığı kısır döngüye mahkûm edilmemelidir. Aksine Türk Birliği, kendi stratejik iradesine ve taraflar arasında uzlaştırıcı hareket kapasitesine sahip, başlı başına bir jeopolitik denge unsuru olarak konumlandırılmalıdır.

Türk Birliği'nin Avrasya coğrafyasında Rusya, Çin ve Hindistan üçgeninde dengeleyici bir güç olarak değerlendirilmesine yönelik yaklaşımın küresel ölçekte yüksek ikna kabiliyetiyle savunulması gerekmektedir. Bu hedefin gerçekleştirilmesi ise ciddi, sistematik ve uzun vadeli lobicilik faaliyetlerinin yanı sıra etkin diplomatik girişimleri ve güçlü bir devlet iradesini zorunlu kılmaktadır.

Bu çerçevede, Türk Devletleri Teşkilatı ile Central Asia (C5+1) Diplomatik Platformu (Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Toplantısı) arasında mevcut olduğu değerlendirilen çıkar farklılıklarının ciddi ve kalıcı sorunlara dönüşmesine izin verilmemelidir. Geri dönüşü ve telafisi son derece güç olabilecek yanlış adımların önüne geçilmesi amacıyla, mevcut anlaşmazlıkların giderilmesine yönelik samimi, dürüst, paylaşımcı ve uzlaştırıcı bir siyasi irade ortaya konulmalıdır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Tahran, Şah Bağı, Gacar dönemi, Şah Şehid Nasereddin Şah'ın Büstü, Pehlevi dönemi ortadan kaldırılmıştır
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
indyturk.com