Bir süredir ayrılmayı düşündüğünüz biri, sizden önce ayrılmaya karar veriyor. İlişkinin iyi gitmediğini biliyorsunuz. Yanında mutlu değilsiniz, görüşmek için eskisi kadar heves duymuyorsunuz. Hatta ayrılık konuşmasını nasıl yapacağınızı bile düşünmüşsünüz. Ama o sizden uzaklaşınca işler değişiyor. Telefonunuza daha sık bakıyor, neden aramadığını merak ediyor, sizi hâlâ isteyip istemediğini anlamaya çalışıyorsunuz. Birkaç gün önce bitirmek istediğiniz ilişki, bir anda kaybetmeye dayanamadığınız bir şeye dönüşüyor.
İstemediğimiz Kişi Neden Kıymetlenir?

Benzer bir duyguyu, görüşmekten pek hoşlanmadığınız bir arkadaşınız sizi aramayı bıraktığında ya da katılmak istemediğiniz bir buluşmaya davet edilmediğinizde de yaşayabilirsiniz. Gitmeyeceğiniz bir yere çağrılmamış olmak canınızı sıkıyor. İnsan bazen hayatında olmasını istemediği birinin hayatından çıkarılmaya tahammül edemiyor. Daha dün sizi yoran insan, şimdi neden bu kadar önemli?
Kapıyı kim kapattı?
Bir ilişkiyi bitirmeyi düşündüğümüzde karşımızdaki insanın bizi istemeye devam edip etmeyeceğini çoğu zaman sorgulamıyoruz. Kendi duygularımız değişmiş olsa da onun ilgisinin süreceğini varsayıyoruz. Görüşmek istemediğimiz arkadaşımızın arayacağını, uzaklaştığımız sevgilimizin bizi bekleyeceğini düşünüyoruz. İlişkinin kapısını aralık bırakmak, içeri girmek istemesek bile güven veriyor. Kapı karşı taraftan kapandığında ise kaybettiğimiz şeyin yalnızca o insan olmadığını fark ediyoruz.
Psikolog Jack Brehm’in psikolojik reaktans kuramı, elimizden alınan seçeneklerin neden birden değer kazanabildiğini açıklıyor. İnsan, karar verme özgürlüğünün kısıtlandığını hissettiğinde kaybettiği seçeneği yeniden elde etmeye yönelebiliyor. Daha önce önemsemediğimiz bir ihtimal, artık mümkün olmadığında zihnimizi meşgul etmeye başlıyor. İlişkinin bitmesini istemekle, bitmesine kimin karar verdiği konusunda söz sahibi olmak aynı şey değil. Bazen ayrılığın kendisinden çok, kararın elimizden alınmasına tepki gösteriyoruz.
Yalnız, kontrolü kaybetmek yaşadığımız huzursuzluğun tamamını açıklamıyor. Ayrılığın başkalarının gözündeki karşılığı da var. Özellikle kimin kimi terk ettiğinin önemsendiği çevrelerde, terk edilen taraf olmak yeterince sevilmemiş, tercih edilmemiş biri gibi görünme kaygısını uyandırabiliyor. Bir süre önce kurtulmak istediğimiz ilişkiyi bu kez başkalarının gözünde kaybetmiş olmaktan rahatsız oluyoruz. İlişkinin nasıl yaşandığından çok, nasıl sona erdiğiyle ilgilenmeye başlıyoruz.
Psikanalitik düşüncede kullanılan narsisistik incinme kavramı, bu tepkinin başka bir yönünü anlamamıza yardımcı oluyor. Burada narsisistik kişilik bozukluğundan söz etmiyoruz. Hepimizin başkalarının gözünde özel, değerli ve sevilebilir olmayı isteyen bir yanı var. Karşımızdaki insanın ilgisi zamanla kendimizle ilgili olumlu düşüncelerimizi doğrulayan bir aynaya dönüşebiliyor. O insan yüzünü çevirdiğinde aynadaki görüntümüz de sarsılıyor. Bir süre önce ilişkiyi bitirmeyi düşünürken, şimdi onun fikrini değiştirmeye çalışmamızın nedenlerinden biri bu sarsıntı.
Onun gözünden düşmek
Birinin bizi artık istememesi, o insanla ilgili düşüncelerimizden önce kendimize bakışımızı değiştirebiliyor. Yıllarca güzel, çekici, eğlenceli bulduğumuz biri nasıl oluyor da artık bizimle birlikte olmak istemiyor? Değişen onun duyguları mı, yoksa bizde eskiden gördüğü bir şeyi mi kaybettik? İlişkinin neden yürümediğini düşünmek yerine kendimizde kusur aramaya başlıyoruz. Karşımızdaki insanın tercihini, değerimiz hakkında verilmiş bir hüküm gibi okuyabiliyoruz.
Benlik saygımız sandığımız kadar başkalarından bağımsız değil. Psikolog Mark Leary’nin sosyometre kuramına göre kendimize ilişkin değerlendirmelerimiz, çevremiz tarafından ne ölçüde kabul gördüğümüze duyarlı. Bu duyarlılık, ilişkilerimizi sürdürmemize yarayan olağan bir özellik. Ancak kendimize verdiğimiz değeri büyük ölçüde başkalarının ilgisi üzerinden belirliyorsak, reddedilmek çok daha sarsıcı olabiliyor. Birinin bizi istememesiyle kendimizi istenmeye değer bulmamamız arasındaki sınır silikleşiyor.
Geçmiş ilişkilerimizden taşıdığımız beklentiler de burada devreye giriyor. Sevginin kolayca geri çekilebildiğini öğrenmiş, yakınlık kurduğu insanları kaybetmekten sık sık korkmuş biri için ayrılık, ilişkinin sona ermesinden daha fazlasını ifade edebiliyor. Davis, Shaver ve Vernon’un 2003 tarihli araştırması, kaygılı bağlanma eğilimi yüksek kişilerin ayrılıktan sonra eski partnerlerine daha yoğun biçimde yönelebildiğini gösteriyor. İnsan, birlikteyken mutsuz olduğu birine bu kez kaybetme korkusuyla tutunabiliyor.
Birçoğumuz yalnızca bir insana değil, onunla kurduğumuz gündelik düzene de bağlanıyoruz. Gün içinde haberleşmek, akşam yaşadıklarımızı anlatmak, zor bir anda arayabileceğimiz birinin olduğunu bilmek hayatımızın alışılmış parçalarına dönüşüyor. İlişki boyunca bizi yoran davranışlar, ayrılıkla birlikte bu alışkanlıkların kaybının gölgesinde kalabiliyor. Telefonun sessizliği, birlikteyken yaşadığımız tartışmalardan daha fazla yer kaplamaya başlıyor zihnimizde. Alıştığımız bir sesin yokluğunu hissetmemiz, o sesi duymaktan hoşlandığımız anlamına gelmiyor.
Karşı taraf yeniden yakınlaştığında yaşanan rahatlama da yanıltıcı olabiliyor. Beklenen mesaj geliyor, telefon çalıyor, onun gözünde hâlâ bir yerimiz olduğunu öğreniyoruz. Birkaç gündür içimizi kemiren huzursuzluk azalıyor. Fakat rahatlamanın kaynağı ilişkinin düzelmesi değil, kaybetme tehdidinin geçici olarak ortadan kalkması olabilir. O ilk rahatlık dağıldığında, bir zamanlar ayrılmayı düşünmemize neden olan sorunlar yeniden görünür hâle gelebiliyor.
Hafızanın tuttuğu taraf
Ayrılmayı düşündüğünüz günlerde aynı tartışmaları yaşamaktan yorulmuş, birlikte geçirdiğiniz zamanın size iyi gelmediğini fark etmiş olabilirsiniz. Sonra o gidiyor. Şimdi aklınıza birlikte güldüğünüz akşamlar, yaptığı küçük iyilikler, sizi sevdiğini hissettirdiği anlar geliyor. Eskiden tahammül edemediğiniz davranışlar önemini kaybederken güzel anılar öne çıkıyor. Sanki ayrılmayı düşündüğünüz ilişkiyle özlediğiniz ilişki birbirinden farklı.
Hafızamız geçmişin tarafsız bir kaydını tutmuyor. Yaşadıklarımızı hatırlarken o gün ne hissettiğimiz kadar, bugün neye ihtiyaç duyduğumuz da etkili oluyor. İlişkiden uzaklaşmak istediğimizde mutsuzluğumuzu açıklayan olayları daha kolay hatırlarken terk edildiğimizde kaybettiğimiz yakınlığın izlerini arayabiliyoruz. Geçmiş her zaman güzelleşmiyor; güzel bir anının hemen yanında kırgınlık, özlemle birlikte öfke durabiliyor. İnsan aynı ilişkiyi hem özleyip hem de neden bitmesi gerektiğini bilebiliyor.
François Truffaut’nun ‘Adèle H.’nin Öyküsü’ filminde Adèle, kendisini istemeyen bir adamın peşinden başka bir ülkeye gidiyor. Adam uzaklaştıkça Adèle’in hayatı onun sevgisini kazanma çabasının etrafında daralıyor. Kendi geleceği, ilişkileri, yapmak istedikleri giderek önemini kaybediyor. Karşılık bulmayan aşk, hayatının geri kalanını yutan bir uğraşa dönüşüyor.
Adèle’in hikâyesi uç bir örnek. Her reddedilme böyle bir saplantıya dönüşmüyor. Yine de filmde tanıdık bir duygu var: Birinin sevgisini kazanma isteği, o insanla birlikte olma isteğinin önüne geçebiliyor. Böyle bir durumda geri dönmesini istediğimiz kişinin gerçek özelliklerini, birlikte yaşadığımız sorunları, hatta kendi ihtiyaçlarımızı bile gözden kaçırabiliyoruz.
Elbette ayrılıktan sonra ilişkisini yeniden değerlendirip gerçekten birlikte olmak istediğine karar veren insanlar da var. Özlem, alışkanlık, pişmanlık ve incinmiş gurur birbirine karıştığında hangisinin ağır bastığını anlamak zaman alıyor. Bu karmaşayı yaşamak için ortada bir aşk ilişkisi bulunması da gerekmiyor. Bazen hiç gitmek istemediğimiz bir yerde, bize ayrılmamış bir sandalye aynı duyguları uyandırıyor.
İstenmediğimiz yerde
Pek hoşlanmadığınız bir arkadaş grubunun sizsiz buluştuğunu düşünün. O insanlarla bir araya geldiğinizde sıkılıyorsunuz. Sohbetleri ilginizi çekmiyor, eve dönerken bir daha gitmemeyi düşünüyorsunuz. Ama herkesin buluştuğunu, yalnızca sizin çağrılmadığınızı öğrenince canınız sıkılıyor. Gitseydiniz muhtemelen yine sıkılacaktınız. Şimdi ise neden davet edilmediğinizi merak ediyorsunuz.
Bir yere gitmek istememekle oraya kabul edilmemek farklı deneyimler. Davet edildiğimizde katılıp katılmayacağımıza kendimiz karar veriyoruz. Davet edilmediğimizde ise o karar çoktan verilmiş oluyor. Burada kaybettiğimiz, seçim hakkından fazlası. Masada oturmak istemesek bile sandalyemizin kaldırıldığını görmek hoşumuza gitmiyor.
Bu duyarlılığın ne kadar güçlü olduğunu gösteren ilginç bir araştırma var. Karen Gonsalkorale ve Kipling Williams’ın 2007’de yayımlanan deneyinde katılımcılar, bilgisayar üzerinden oynanan bir top atma oyununda diğer oyuncular tarafından dışlanıyordu. Deneyin bir koşulunda, bu oyuncuların ırkçı Ku Klux Klan örgütünün üyeleri olduğu söylenmişti. Katılımcılar, böyle bir grup tarafından dışlandıklarında bile aidiyet, benlik saygısı, kontrol ve anlamlı varoluş ihtiyaçlarının tehdit edildiğini bildirdi. Yani değerlerini paylaşmadığımız, hatta açıkça karşı olduğumuz insanların bizi aralarına almaması da canımızı yakabiliyor.
Bir grubu küçümseyebilir, üyeleriyle yakınlık kurmak istemeyebiliriz. Buna rağmen onların bizi dışarıda bırakması, istenmeyen biri olduğumuz duygusunu uyandırabiliyor. Elbette her davet edilmeme dışlanma anlamına gelmiyor. İnsanlar farklı yakınlıklar kurabilir, bizim katılmak istemeyeceğimizi düşünmüş olabilirler. Fakat reddedilmeye karşı hassas olduğumuzda, böyle belirsiz durumları da kendimizle ilgili olumsuz bir yargıya dönüştürebiliyoruz.
Sonra garip bir şey oluyor. Önceden uzak durduğumuz insanlarla daha sık görüşmeye, hoşlanmadığımız buluşmalara katılmaya başlıyoruz. Kendimizi yeniden kabul ettirme çabası, gerçekten ne istediğimizin önüne geçiyor. Başlangıçta ayrılmayı düşündüğümüz ilişkiye geri dönmek için uğraşmamızla, gitmek istemediğimiz bir masada yerimizi korumaya çalışmamız aynı çelişkide buluşuyor.
Birinin bizi sevmesi, araması, merak etmesi elbette hoşumuza gidiyor. Yalnız, başkalarının ilgisini kendi değerimizin ölçüsü hâline getirdiğimizde, istemediğimiz ilişkilerden uzaklaşmak da zorlaşıyor. Birinin hayatından çıkmayı kendimiz seçebiliyoruz ama onun bizi hayatından çıkarmasını kişisel bir yenilgi gibi yaşayabiliyoruz. Böylece kendi isteklerimizden çok, başkalarının bizi isteyip istemediğiyle ilgilenmeye başlıyoruz.
Ayrılmayı düşündüğünüz o insanı yeniden hatırlayın. Yarın sizi arasa, özlediğini söylese, ilişkiye devam etmek istese ne hissederdiniz? Onunla gerçekten yeniden birlikte olmak mı isterdiniz, yoksa sizi hâlâ istediğini öğrenmek yeterli mi gelirdi? Bir süre önce neden ayrılmayı düşündüğünüzü de aynı açıklıkla hatırlayabilir miydiniz?
Çünkü birinin bizi istemesini arzulamakla, o insanı hayatımızda istemek her zaman aynı şey değil.




