Kandilli Vapur İskelesi’nin hemen yanında bir antikacı dükkânı...
Kandilli’de Bir Antikacı Dükkâni

Sene bin dokuz yüz seksen sekizdi. Antika vazolar, levhalar, biblolarla dolu küçük bir dükkandı. Sabah güneşi dükkânın içine vururdu. Muhtemelen Boğaz sırtlarınki gecekondu mahallesinden, Talimhane’den gelen tezgahtar bir kız sabahtan akşama kadar donuk yüzüyle, ihtimal mutsuz, vitrinin arkasında hep aynı yere, dua eden heykelin hemen yanına oturup (belki içinden o da dua ederek) dükkânın önünden geçen arabaları ve tek tük insanları seyrederdi.
Sanki hep orada otura otura kızın yüzü dua eden heykelin yüzüyle aynileşmiş gibiydi, aralarındaki tek fark heykelin yüzünde belli belirsiz asılı duran tebessümdü. Kızın siması donuk, hep mutsuzdu. Bir yıl boyunca hemen hemen her gün sabahları ve akşam üstleri o dükkânın önünden geçtim ama içeride tek bir müşteri bile görmedim.
Kızcağızın geleni gideni de olmuyordu. Akşama kadar o heykellerin arsından pencereden dışarı bakıyor olsa olsa sessiz bir lisanla vitrindeki heykellerle konuşuyor olabilirdi. Kızın mahzun hali hiç arayıp soranı olmamasından mıydı yoksa daha derin varoluşsal dertleri mi vardı bilemiyorum. Ben Kandilli’den ayrıldım, aradan otuz küsur yıl geçti.
Antika biblolar belki kırılıp döküldüler, kız bilinmez bir yere gitti. Belki mutlu ya da mutsuz bir evlilik yaptı. Belki çocukları oldu. Kesin olan şey dükkânın hâlâ yerinde duruyor olması. Ama şimdi bir lokanta. Girişinde afili bir ‘Alkosüzdür’ tabelası var.



