GZT
Haber akışına dön

Kefaret: Irak Bu Kadar Uzak Olmamalı

Kefaret: Irak Bu Kadar Uzak Olmamalı

2003’te Amerika’nın Irak’a saldırısıyla başlayan savaşta bir milyon insan öldü, dört milyon insan mülteci konumuna düştü. Hemen sınır boyumuzda yaşanan bu dramdan ne kadar haberdar olduk ve bu dramı aramızda yaşatabildik tartışmalı. Ama ölen ya da sürgün edilen her insan bir hikâyeydi. Onların da bizim gibi birer ailesi, sosyal çevresi ve yaşamı vardı. Birçoğunu duymadık bile, sadece bir rakam olarak bu dünyadan göçtüler.

O zamanlar bu savaşla ilgili en fazla dinlediğimiz politik masallardan biri Amerika’nın Irak’a özgürlük getireceğiydi, gaddar bir yönetim olan Saddam Hüseyin gidecek, Irak halkı özgürleşecekti. O dönem en fazla duyduğum gerekçe buydu ama elbette bize söz edilmeyen diğer gerekçe de Irak’ın zengin petrol kaynaklarıydı. Bu gücü elinde tutabilmek için Saddam’ı paravan olarak kullanan Amerika, milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

Kefaret filmi ise lise öğreniminin ardından on yıl Irak’ta bulunmuş, sonra Amerika’ya dönen bir askerin gözyaşları. İçlerinde yaptıklarından dolayı pişman olanlar elbette olmuştur ama çoğunluk söz konusu olduğunda Amerika’nın elindeki gücü acımasızca kullanmaktan çekinmeyen yapısına o insanlar da dâhil. Lou, Irak’ta bir ailenin çatışma bölgesinden geçerken ateş eden ve aynı aile üyelerinden üç masum insanın ölümüne sebep olan askerlerden biri.

Gazeteci Michael’in olayın peşine düşmesiyle olaydan haberdar olan Lou, Amerika’ya döndüğünde içsel sorgulamalara giriyor. Savaş sonrası yeni bir hayat kurmaya çalışırken gördüğümüz Lou için süreç hiç de kolay olmuyor. Savaş travmaları sürekli tetiklenirken, bir yandan uyuşturucu gibi haplarla kendini kurtarmaya çalışırken bir yandan da toplum hayatına adapte olmaya çalışıyor.

Bu uzun sürecin ardından Irak’taki çatışmada hayatta kalan ailenin diğer üyelerinin Amerika’da yaşadığını öğreniyor. Onlarla yüzleşmek ve helalleşmek istiyor. Elbette savaş travmaları üzerine düşünüldüğünde bu tarz eylemlerin toplumsal öz eleştiri bağlamında anlamlı olduğunu varsayabiliriz ama gerçekler bağlamında ise sömürge güçleri açısından değişen bir gerçeğin olmadığını görmek, bu tarz kişisel çabaları da timsal gözyaşına çeviriyor.

Zaten filmde Lou’ya odaklanırken Irak Savaşı’nın arka planına dair hiçbir anlatı görmüyoruz. Sadece savaş ve çatışma anlatısından oluşan gerçeklik var. Bu vahşete ne sebep oldu sorularının yanıtı filmde yok. Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa kutsal Amerika yüceltmesi mi, izleyenlerin karar vereceği bir durum.

Lou’nun aileyle yaşadığı yüzleşme sırasında yaşanan duygusal yoğunluk, aslında savaşların kişisel hikâyelerde karşılığı olmadığı, devlet gibi örgütlü aygıtların sömürge araçları olarak aramızda dolandığı gerçeğini de bir kez daha hatırlatıyor. Yargıç olarak hukukun yerine bir gazetecinin konuya ortak olması da bu tarz tanıklıklarda kayıt tutmanın önemine işaret ediyor.

Filmde Iraklı ailenin Amerikan askerini affetmesi teması, belki bir arınma yöntemi. Ama gerçek şu ki, milyonlarca Iraklının hayatı yok edildi ve bunun hiçbir karşılığı olmadı. Adeta bir rakamdan ibaret olan, istatistik aygıtı olan bu insanların en azından ölülerini saygıyla anma borcundayız.

Bu açıdan film, bir yüzleşme ve affetme temasına bizi sıkıştırırken gerçek suçlunun kim olduğuna dair bir şey söylemiyor.

Başlıklar :

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
gzt.com