Alev Alatlı, Viva La Muerte! kitabında sorar:
Kendine Yabancı, Cahil Ama Batı’ya Hayran!

“Pizzayı lahmacundan daha saygın kılan ne?” Ardından cevap verir:
“Rasyonel cevabı yok. Akıldışı cevabı var, tabii: Batıcı otorite, organik aydınlar, böyle buyurduğu için öyle.”
Sahi, pizzayı lahmacundan daha saygın yapan nedir?
Katkı maddeleriyle dolu hazır çorbaları, Anadolu’nun asırlık fermantasyon bilgisiyle üretilen tarhanasından daha itibarlı kılan nedir?
Kendine yabancı olanlar, başkasına neden hayran?
Ev yoğurdunu küçümseyip probiyotikleri insanlığın yeni keşfi zannedenler…
Lavaşı taşralı bulup, keşkeğin tadını bilmeyen, tortillaya, risottoya methiyeler düzenler…
Kendi medeniyetinin, kadim doğrularının cahili olanlar, aynı doğruları başka bir dilde duyduğunda yeni bir keşif zannediyor.
Asıl mesele ne pizza ne lahmacun. Ne batı kültürü ne de gelenek.
Mesele, insanın kendi değerine yabancılaşırken başkasının değerini sorgusuz sualsiz, görgüsüzce yüceltmesi.
Mesele, kendi masalını bilmeyen, kadim sanatını, sanatçısını tanımayan, bilim tarihinden bihaber olanların başkasının değerine kör hayranlığıdır.
Bir ara, sözde entelektüel bir gazeteci kültür için ‘’Ne var canım, kap kacak kullanımı işte!’’ demişti. Kulaklarımla duydum. Çok gençtim o zaman, o yaşıma rağmen bu sığ, cahil, özgüvensiz gazeteciye acımıştım.
Bir toplumun değerlerini bilmemesinden hatta kaybetmesinden daha da tehlikelisi, değerlerini ve neyi kaybettiğinin farkına varmamasıdır aslında.
Bu garip çelişkiyi, sakilliği yalnızca mutfakta, yeme içme kültüründe yaşamıyoruz.
Kendi masalını bilmeyip başkasının mitolojisine hayran olmak…
Bir bakın etrafınıza, yazı, çizi dünyasına…
Keloğlan’ı, Nasreddin Hoca’yı küçümseyenler, Dede Korkut hikâyelerini eski zaman masalları diye görmezden gelenler, Harry Potter’ın büyülü dünyasını Viking destanlarını hayranlıkla anlatıyor.
Anadolu masallarındaki devleri, perileri çocukça bulanlar, Battal Gazi destanını abartılı kahramanlık hikâyesi sayanlar, destan kültürünü bilmeyenler, Tolkien’in elflerini ve ejderhalarını alkışlıyor, Kral Arthur efsanelerini can kulağı ile dinliyor.
Oysa masallar sadece çocukları uyutmak için anlatılmaz. Bir milletin hafızasını, doğrularını, korkularını, umutlarını ve dünyaya bakışını nesilden nesile taşır. Sözlü kültürün en önemli taşıyıcılarıdır masallar.
Kendi masalını unutan toplum, bir süre sonra başkasının hikâyesinde figüran olması mukadderdir.
Bilim tarihinde durum farklı mı?
Kendi bilim tarihinden habersizler, Batı’nın bilim tarihine hayranlıkla bakıyor.
Harezmi’nin cebire katkısını bilmeyenler, matematik tarihini yalnızca Avrupalı isimlerle başlatıyor.
İbn Sina’nın El-Kanun Fi’t-Tıbb eserinin Avrupa üniversitelerinde yüzyıllarca okutulduğunu bilmeyenler, Edirne, Kayseri Darüşşifalarını görmeyenler, tıp tarihini Hipokrat ve birkaç Batılı isimden ibaret sanıyor.
Biruni’nin astronomi, coğrafya alanındaki çalışmalarından habersiz olanlar, Optik biliminin kurucusu İbnü’l-Heysem’in modern bilimsel yöntemlerini, Cezeri’nin mekanik düzeneklerini tanımayanlar, bilim tarihinin bütün kilometre taşlarını Batı’da arıyor.
Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi’ndeki çalışmalarını, Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanındaki katkılarını bilmeyenler, kendi coğrafyalarının bilim mirasını peşinen yok sayıyor.
Newton’u bilmek elbette kıymetlidir. Ama Cezeri’yi bilmemek büyük eksikliktir.
Einstein’a hayranlık duymak başka, Biruni’den habersiz olmak bambaşkadır.
Bilim insanlığın ortak mirasıdır ve elbette Doğusu, Batısı olmaz. Ancak bilim dünyasına kendi medeniyetinin katkısını bilmeyen toplum, bu mirasın yalnızca tüketicisi olduğunu zannederek ezilir durur.
En kötüsü de zamanla bilim üretme kabiliyetine olan inancını da kaybeder.
Kendi sanatına kör, başkasının sanatına hayran olanlara ne demeli?
İlber Ortaylı sorar: “Sen daha Sivas Divriği’yi, Ahlat’ı, Mardin’i görmemişsin; Venedik’i görsen ne anlayacaksın?”
Ne kadar isabetli bir soru!
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nın kapılarındaki muazzam işçiliği görmeyenler,
Mimar Sinan’ın Süleymaniye’de kurduğu mekân, estetik ve mühendislik dengesini anlamayanlar, Avrupa’daki katedraller, Michelangelo’nun mimari dehası üzerine uzun uzun nutuk atıyor.
Itrî’nin, Dede Efendi’nin eserlerini tanımayanlar, Bach ve Mozart’ı bilmenin müzik kültürü için yeterli olduğunu zannediyor. Ve bir de üstüne görgüsüzce, cahil kibri takınmıyorlar mı?
Mesele Bach’ı dinlemek değil elbette, Itrî’yi hiç duymamış olmak.
Mesele Michelangelo’yu takdir etmek de değil, Sinan’ın şaheserinin önünden geçip giderken hiçbir şey görmemek.
Medeniyetler elbette birbirinden etkilenerek de öğrenir ve gelişir.
Fakat hiçbir medeniyet kendi kimliğini inkâr ederek büyüyemez.
Başlıklar :


