BirGün
Haber akışına dön

Kimsesizlerin Nesi?

Kimsesizlerin Nesi?

Bu topraklarda yaşayan halkların başına, yüzyıllar boyunca gelmiş en güzel şey olan Cumhuriyet rejiminin kuruluşunun 103’üncü yıldönümünü dün kutladık. “Başımıza gelmiş en güzel şey” olmasının ve her yıl 29 Ekim’de kutlama yapmamızın nedeni çok açık ve nettir. Yüzyıllar boyu bu topraklarda yaşayan insanların adeta birer “nesne, obje, sıradan canlı bir şey” gibi görüldüğü, çeşitli boyların, beyliklerin, hükümdarların tebaası olmanın ötesinde hiçbir değer taşımadan yaşamalarının ardından, “Cumhuriyet Devrimi”nin mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde gerçek anlamda “birey ve vatandaş” sayılmasından söz ediyorum.

Bu devrimi küçümseyip burun kıvıranların, Cumhuriyet’in anlamını inkâr edenlerin kafalarında “Bir hükümdara, bir halifeye ve hatta emperyalist bir (veya birkaç) devletin mandasına bağımlılığı” tercih ettikleri gerçeği bile, yapmamız gereken tercihin önemine işaret eder. Cumhuriyet’ten söz ettiğimizde, akla ilk gelen ifadelerden biri de “Kimsesizlerin kimsesi” olmasıdır. Bu söz 1 Kasım 1928 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi ATATÜRK tarafından o gün TBMM’yi açış konuşmasında kullanılmıştır.

Anlamı çok köklü ve derindir. Çökmüş ve tarihe gömülmüş bir imparatorluğun tebaası olmaktan çıkıp, yeni kurulan bir devlet biçiminin korumasında ve “o devletin unsurlarını seçme ve seçilme hakkına sahip bireyler” haline getirilmektir. Kafaları hep, “kul veya tebaa olmanın ötesine geçemeyen” birilerinin bunu anlaması, kavraması ve değerini bilmesi elbette beklenemez. Onlara göre, kimliksiz – kişiliksiz “insan sürülerinin”, bir kişinin ya da bir “elit ve zengin kliğin” her dediğine itaat etmesi ve onun boyunduruğunda yaşaması yeterlidir.

Bir “Saray” ve şürekasının dediklerini yapmak, yaptıklarını yapmaya kalkışmamak, kayıtsız koşulsuz itaat, asla sorgulamaya kalkışmamak ve “mutlak itaattir”, dünyanın ve yaşamın anlamı.

İşte, 103’üncü yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyet’in son 24 yılına baktığımızda, yani 1923 Cumhuriyeti’nin 79’uncu yıldönümünden itibaren, mevcut siyasi iktidar, tarihin akrep ve yelkovanını hızla geriye döndürmeye ve hatta 19’uncu yüzyıla, yani Meşrutiyet ve Tanzimat öncesine doğru yol aldırmaya uğraşmıştır.

1923’te Büyük Devrim’in yüzyıllar sonra sahiplendiği ve değer verdiği o “Kimsesizlerin” en temel hakları olan eğitim, sağlık ve adalet gibi haklarını geri vitese taktırmaya ve hatta tamamen ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle kalmamış, bizzat bu “gerici hedefi” icra etme yolunda önemli adımlar atmıştır.

Bugün o “Kimsesizler”, yani hem kendilerini hem de seçme ve seçilme hakkı üzerinden “doğal sahibi oldukları devleti” ayakta tutabilmek için var güçleriyle çalışan ve vergi ödeyen on milyonlarca insan, rejim tarafından “yok” sayılmakta, yani 1800’lerin başında nasıl bir muamele görüyorlarsa adeta o seviyeye itelenmek tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

En başta “seçme ve seçilme hakları” tamamen göstermelik hale getirilmiştir. Parlamento adı verilen organ da, yerel yönetimlerin seçilmiş organ ve başkanları da, otoriter rejim tarafından fiilen “sembolik” hale getirilmiştir. Yani “Cumhuriyet” olmanın en temel amacı ayaklar altına alınmıştır.

Rejim, elindeki yargı ve kolluğu kullanarak seçilmişleri o makamlardan azlederek, zindana tıkarak, insanlara resmen “İstediğiniz kadar seçin. Seçtikleriniz benim iki dudağımın arasında” demekte, o “Kimsesizlerin iradesi” hiçe sayılmaktadır.

On milyonlarca insanın, çocuklarına iyi bir gelecek temin edebilmek amacıyla gönderdiği okullar, bilimin değil hurafelerin öğretildiği yerler haline getirilmek suretiyle, toplum derin ve feci bir karanlığa sürüklenmek istenmektedir. Bir avuç varlıklı insanın çocukları haricindeki ezici yoksul çoğunluğun çocukları, “Okuyup da ne olacaksınız sanki? Gelin sizi sermayeye ucuz emek olarak kiralayalım” denilerek MESEM türü utanç verici projelerle hayatları karartılmak suretiyle mahvedilmektedir.

Parası olmayanın nitelikli sağlık hizmetine erişiminin imkansızlaştırıldığı bir sistemde, bir avuç insan hayatta kalabilirken, on milyonlarca “Kimsesiz” ölüme ya da sakat – sağlıksız bir yaşama mahkûm edilmektedir. Sağlık alanına yeterli yatırım yapılmadığı gibi, kamunun elindeki sağlık kuruluşları bile özel sektöre “yem edilmeye” çalışılarak, “kalan sağlar bizimdir” politikası ile ülke adeta yok edilmek istenmektedir.

Bir Cumhuriyet’in en temel dayanaklarından, yani üzerinde durabildiği sütunlardan biri olan “adalet” ortadan kaldırılmış, yönetici otoriter iradenin tayin, sevk ve idaresindeki yargı sistemi, “hoşuna gitmeyeni zindana tıkmaktan” asla geri durmamakta, mahkemelere güven hızla sıfırlanmaktadır.

Dahası, yine bir Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmezi sayılması gereken “vatandaşın bilgi alma, haber alma ve itiraz edebilme hakları” ortadan fiilen kaldırılmış, basının elleri - ayakları kelepçelenmiş, ağzını açana rejim sopası hunharca indirilmeye başlanmıştır.

Cumhuriyet’in eşitlik sağladığı kadın nüfus eşit birer birey olmaktan hızla uzaklaştırılmakta, 333’üncü sınıf vatandaşlığa razı edilmeye çalışılmaktadır.

Bütün bunlar alt alta toplandığında “Cumhuriyet Devrimi”nin ve halkın kendi iradesiyle kendisini yönetecekleri seçebildiği ve denetleyip, zamanı geldiğinde de değiştirebildiği bir rejimin yani “Cumhuriyet”in değeri daha da anlam kazanmaktadır. Sahip çıkmamız ve “lâyık olduğumuz o rejimi” geri kazanmamız gerektiği ortadadır. 1923 devriminin önderlerine saygıyla, bu gerçeği hatırlatmak istedim.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
birgun.net