BirGün
Haber akışına dön

Kötülüğün Adını Koymak!

Kötülüğün Adını Koymak!

Geçen hafta yapılan Cumhuriyet’in 103. yılını kutlama törenleri, kitlesel katılım bakımından yine görkemli, ve fakat aynı nedenle de dramatikti. Dahası, tablo acıklıydı. Çünkü, toplumun şizoid bir yarılma yaşadığı ancak bu kadar açığa çıkabilirdi. Ruhu hastalanıyordu. Toplumun geniş bir kesiminin var sandığı ve kutladığı cumhuriyet gerçekte yoktu.

Önce kısa bir anımsatma; bilindiği gibi Ergenekon kumpaslarıyla birlikte toplumsal faylarda biriken gerilim, siyasal İslamcı iktidara yönelik tepki, kendisini ulusal bayram ve günlerde dışa vurmaya başladı. Özellikle cumhuriyet bayramları, rutin, ruhsuz ve yasak savma kabilinden yapılan sıradan devlet törenleri olmaktan çıktı. Kutlamalar geniş toplum kesimlerinin katıldığı alternatif etkinlikler nedeniyle, "sivil" ve halkçı bir karakter kazanmaya başladı.

Ulusal gün ve bayramlarda, özellikle akşam saatlerinde ve ülkenin geniş bir kesiminde kitleler alanlara, caddelere aktı. Bu etkinlikler Cumhuriyetin —başta laiklik olmak üzere— kazanımlarının savunulması üzerinden, nesnel olarak, iktidara karşı muhalefet eylemlerine dönüştü. Çünkü toplum, sezgisel olarak söz konusu kazanımların yitirildiğini, avuçlarından kayıp gittiğini hissediyordu.

DEVLET AKP’NİN CUMHURİYET HALKIN

Bu nedenle ülkede uzun süredir devletin resmi törenleri ile halkın kutlamaları birbirinden ayrışmaya başladı. Artık, devlet siyasal İslamcıların, cumhuriyet ise halkındı.

Bu yeni bir durumdur. Devletin, milletin gerçek değerlerine yabancılaştığı, ondan koptuğu ve halkla kavga ettiği iddialarıyla iktidara gelen, daha önemlisi "devlet ile milleti barıştıracağını" ileri süren İslamcıların tarihsel hipotezi çökmüştü. Cumhuriyetin toplumsal desteği ve tabanının, sanılanın aksine son derece büyük ve kararlı olduğu ortaya çıkmıştı. Cumhuriyet ve laikliğin bir orta sınıf fantazisi olduğu şeklindeki gerici tez de çökmüştü.

İslamcı iktidar kendisini geniş halk kesimleriyle, onların değerleri ve toplumsal/sınıfsal talep ve tepkileriyle savaş halinde bulmuştu. Zaten, biraz da bu nedenle olsa gerek, programını ve hedeflerini gizleyerek, hile yaparak, yalan ve aldatmacaya başvurarak, siyasal ikiyüzlülük ve takiye yoluyla ilerledi. İslamcı iktidarın bu siyaset tarzı, uzun süre cumhuriyet ile sorunu olmayan muhafazakâr (İslamcı değil) toplum kesimlerinde etkili oldu. Ancak, toplumun büyük kesimini ikna edemedi. Kavga ve korku yayıldı. Türkiye’de cumhuriyetçi muhalefet ise ne olduğunu tam olarak kavrayamadı.

YENİ BİR REJİM KURULAMADI

Bir yağma ve ganimet düzeni/ekonomisi kuran iktidar, geniş toplum kesimleriyle çatışmaya başlayınca kendi hedeflediği rejimin inşa sürecini hızlandırdı. Bir baskı ve zulüm yönetimi oluşturarak toplumsal muhalefeti bastırmaya yöneldi. Siyasal İslamcı iktidar Cumhuriyeti yıkmış, ancak kendi rejimini/düzenini kuramamıştı. Geri dönüş korkusu iliklerine işlemiş olmalıydı. Tedirginliğin nedeni buydu.

AKP, kendi rejimini iki nedenle tamamlayamadı; birincisi kitlelerin direnişidir. İkincisi ise; buna gücünün, görgüsünün, bilgisinin, müktesebatının ve kadro kaynaklarının yetmemesidir. Ancak, şurası açıktır; artık ortada korunacak bir cumhuriyet yoktur. Cumhuriyetten geriye kalan bir kültürel atmosfer, bir ideolojik iklim ve içi boşaltılmış "törensel" olmaktan başka işlevi bulunmayan bir kabuk söz konusudur.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi; ortada yeni bir rejim ya da toplumsal-siyasal bir düzen de yok. Ülke ve toplum, kaderinin yeniden belirleneceği tarihsel bir kavşağa gelmiş durumda. Türkiye, geçen yüzyılda gericilikle tamamlayamadığı bir hesaplaşmanın acısını çekiyor. Kavga yaşamsal!

NE YAPILMALI

İşte, dramatik olan da toplumun farkında bulunmadığı olgu da tam olarak budur. Halkın büyük kesimi değil sadece, cumhuriyetçi seçkinler ve entelijensiya da Cumhuriyet var gibi değerlendiriyor, öyle sanıyor. Dolayısıyla mücadele stratejisini de "Cumhuriyeti korumak" diye belirliyor. Oysa ortada korunacak bir cumhuriyet kalmadı. Yeniden kazanılacak ve kurulacak bir cumhuriyet var. Bu durum bilince çıkarılamadığı, kötülük tanımlanıp adı konulamadığı sürece onunla gerçek anlamda mücadele etmek de —imkansız demesek bile— çok zordur. Dahası, başarı şansı zayıftır. Önce kötülüğü, mücadele edilen gücü tanımlayarak adını koymak gereklidir.

CAMUS’UN VEBASI

Yirminci yüzyılın en önemli düşünür ve yazarlarından biri olan Albert Camus, aynı zamanda en önemli eseri olan "Veba"da tam da böyle bir insanlık sorununu anlatır. Bir felaketin nasıl bir toplumun yazgısına dönüşebileceğini gösterir. Nedenleri hakkında düşünmeye çağırır.

Romanda, Fransız sömürgesi Cezayir’in Oran kentinde 1950’li yıllarda beklenmedik şekilde ortaya çıkan vebanın nasıl yayılarak halkı teslim aldığını anlatır. Çoğunluğu Fransız olan kent halkının nasıl önce tehlikeyi hafife aldığını, sonra gerçeği kabul etmemek için direndiğini, dahası gündelik yaşamından ve konforundan taviz vermeden işlerini sürdürmeye çalıştığını gösterir.

Doktor Rieux’ün bütün çabalarına karşın kentin valisi ve sağlık örgütü yöneticileri hastalığın adını koymamak için direnirler. Çünkü, veba gibi bir ortaçağ hastalığına önce inanmak istemezler. Daha sonra ise, resmen ilan etmemek için ısrar ederler. Doktor Rieux’e, belediye memuru Joseph Grand ve o sırada kentte bulunan gizemli bir yazar ve yabancı Jean Tarrou destek verir. Çünkü Doktor Rieux, salgının adını koymak konusunda ısrar eder. Çünkü, Dr. Rieux, mücadele için önce hastalığın tanısının ve adının konulması gerektiğini bilir. Ama, "Veba" ilan edildiğinde kent karantinaya alınacak, giriş çıkışlar yasaklanacak, ticaret duracak, liman kapatılacak, insanların denize girmesi bile önlenecektir.

Başta birkaç ölüm olayı varken, önce sayı günde 10 ölüme, sonra 30’a ulaşır. Ancak, günlük ölüm 100’ü aşınca "veba" salgını ilan edilir. Oysa, önlemler zamanında alınsa ve toplum uyarılsa salgınla mücadele daha kolay yürütülecek, belki daha az kayıpla atlatılacaktır. Ancak, bunun için önce adının konulması, kötülüğün adıyla çağrılması gereklidir. Öyle bir direniş yaşanır ki, vali başlarda, "Veba değil de veba gibi bir şey olduğunu açıklayalım" bile der. Toplum da inanmak istemez, rutin hayatını sürdürür.

Dr. Bernard Rieux’ün kişiliğinde Camus, dünyanın "saçma" bir yanının olduğunu, ancak yenilgi kaçınılmaz olsa bile kötülüklere karşı savaşmak gerektiğini anlatır. Ancak, önce kötülük ya da felaketin adını koymak gerektiğini ve onunla mücadele ederek yaşama anlam katmayı savunur. Saçmanın felsefesini yapan adamın çağrısıdır bu.

"CALL IT EVIL"

Cumhuriyet gazetesi yazarı, sevgili dostum Ergin Yıldızoğlu’nun 15 Ekim günlü yazısı, tartıştığımız konu bağlamında önemliydi. Ekonomik güvensizlik ile siyasal temsil krizinin kesiştiği alanda küreselleşme ve neoliberal dalganın yarattığı krizi ele alan Yıldızoğlu, sosyal devletin çöküşünün, göçmen krizinin, kamu hizmetlerindeki gerilemenin geniş toplum kesimlerinde bir değişim arzusu yarattığı gibi, neoliberal seçkinlere bir öfkeye de dönüştüğüne işaret ediyordu.

Bilindiği gibi, Batı solu ne bu değişim arzusunun sözcülüğünü yapabiliyor ne de neoliberal düzene yönelik öfkeyi içerip örgütleyebiliyor. Tam tersine, bu hoşnutsuzluk, gelecek kaygısı ve öfkeyi aşırı sağ, ırkçı ve faşist partiler devşiriyor. Çünkü zihin dünyası, sözüm ona kendini yenileme takıntısı ya da fetişizmi nedeniyle ideolojik, siyasal, felsefi ve tarihsel referans alanlarından kopan sol, liberalizm ile lekelenmiş durumda. Sınıf mücadelelerinden kopuk, kültürel bir formasyona sahip tuhaf bir sol olupmuş durumda.

Yıldızoğlu, filozof Susan Neiman’ın yeni yayınlanan (Ekim 2026’da) "Call It Evil", yani "Kötülüğün Adını Koyalım" adlı ilginç çalışmasına işaret ediyor. Yıldızoğlu şöyle diyor:

"Susan Neiman kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor. Kötülüğün (faşizmin) adını konamıyordu. ‘Otoriter’ denince, insanlar bunu rejimin niteliği hakkında bir uyarı değil, siyaset biliminin bir derece sorununa işaret eden ‘nötr’ kategorisi gibi algılayabiliyordu. Yeterince demokratik değil, ama sonuçta otoriter bir hükümet; kurumlar onu sınırlar... gelecek seçimlerde gider... Bu düşünce hattı, aciliyeti örtüyor, geniş kitleleri uyarmakta gecikiyordu. Kötülüğün adını koyamamak onun normalleşmesine yardımcı oluyordu" (Cumhuriyet, 15 Ekim 2026).

Bu değerlendirme, sorunu son derece doğru saptıyor. Önce kötülüğün adını koymak ve içinde bulunduğumuz siyasal ortamı tanımlamamız gerekiyor. Cumhuriyet gazetesi bile, 29 Ekim 2026 tarihli sayısındaki başyazıda "Türk halkının ve yeni gençliğin Atatürk’ün devrimlerini korumakta kararlı" olduğunu ilan ediyor. Bu yaklaşımı ve tavrı anlıyorum. Cumhuriyet Devrimi yüksek bir referans alanı ve büyük güç kaynağı. Ancak, ortada pek korunacak bir cumhuriyet kalmadı. Dahası, ortada "otoriter" bir iktidar da yok. Adil ve demokratik seçimler ise eski bir anı gibi. Türkiye, 2008’den beri bu sorunu tartışıyor.

Bu anlamda cumhuriyeti, tarihsel temellerine dayanarak ve ilerici birikimini içererek yeniden kurmak gerekiyor. Ancak, öncelikle Cumhuriyetin büyük ölçüde yıkıldığını ve “İslamcı faşizm”in ülkeyi bir diktatörlüğe sürüklemeye çalıştığını tespit ve kabul etmekle işe başlayabiliriz.

Bu kabul ve tespit, hem kötülüğün adını koymak hem de tarihsel sorumluluk ve görevi tanımlamak olacaktır. Türkiye, cumhuriyeti devrimci bir perspektifle yeniden ancak böyle kurabilir.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
birgun.net