Cumhuriyet
Haber akışına dön

Mekke Antlaşması’nın 5 Kusuru

Mekke Antlaşması’nın 5 Kusuru

Sözü dolandırmaya gerek yok. Orta Doğu kan gölü. Bu göle atılan her füze bizim de üzerimize kan sıçratıyor. Olabildiğince temiz kalabilmemiz için son derece dikkatli davranmalıyız. Kadeş Antlaşması’ndan (MÖ 1259) bu yana ittifak antlaşmaları yapılıyor. İsrail’in bölgesel hamleleri sürerken, tarihi akışta hemen hiçbir konuda anlaşamadığımız Suudi Arabistan ile aynı masaya oturduk. Varlığını ilk tanıyanlardan olduğumuz Pakistan ise Hindistan ile bitmeyecek bir mücadelenin içinde.

Tartışılan Mekke Antlaşması elbette her ittifak antlaşmasında olduğu gibi az da olsa çıkar içeriyor. Ancak yararı, getirebileceği olumsuzlukların yanında “çölde zerre” denebilir. Öncelikle metnin kavramsal sıkıntıları var. Kusurlarını beş maddede özetleyelim.

BİR: TEHDİT VE TEHLİKE KARARI

Antlaşmanın ilk maddesi, benzerlerinden farklı olarak saldırıyı bile beklemeden, taraflardan biri tehdit edilirse diğerlerini de karşılık vermeye zorluyor. Ancak birinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının tehdit edilmesi veya tehlikeye düşmesi durumuyla tam olarak neyin kastedildiği belirtilmiyor. Dışarıdan nasıl bir müdahalenin ittifaktaki devletlerin egemenliğine, sınırlarına bir saldırı ya da tehdit gibi algılanacağı belli değil. İnsansız hava aracıyla yapılan saldırılar, füze saldırıları, siber saldırılar ya da vekil güçler aracılığıyla yapılan saldırılar bu kapsamda sayılacak mı?

Ayrıca birinin “Bunu saldırı sayarım.” demesi yetmemeli. Bu hüküm NATO’nun 5. maddesine benzetiliyor. Ancak yükümlülüğün otomatik olarak mı doğduğu, yoksa her ülkenin kendi takdirine mi kaldığı belli değil. Bir ülkenin takdiri, diğerinin stratejik algısına ya da doğasına uygun düşmeyebilir. Meşru müdafaa ile saldırı arasındaki sınır da belirgin değil: Bir üyenin başlattığı bir operasyona, örneğin Yemen’deki harekâta karşılık verilirse bu “saldırıya uğrama” sayılacak mı?

Kaldı ki Husiler ile arasındaki dört yıllık ateşkesi “Yemen Şafağı” operasyonuna katılarak bozan Suudi Arabistan, Husilerin füzelerle verdiği karşılığı dünya kamuoyuna şikâyet etmiş, Trump’tan yardım istemişti. Suudi Arabistan ve ABD’nin imzaladığı stratejik savunma antlaşması gereği Trump çağrısına yanıt verirse, Mekke Antlaşması Türkiye’yi de Husilerin karşısında doğrudan taraf yapar.

Bununla birlikte 1.maddede tarafların bu tehditleri veya tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla gerekli tüm yöntemleri kullanacakları yazıyor.

  1. madde sert: Dışarıdan birine yönelen silahlı bir saldırı, tüm taraflara yapılmış sayılacak ve taraflar da buna “derhal” yardım edecekler yani müdahalede bulunacaklar hem de “hemen”! “Hemen”, bir “zaman ve zorunluluk” kavramı. “Zaman ve zorunluluk” ise herkesin algısına, devlet aygıtındaki işleyişine, daha da önemlisi iş ve amacın öncelikli önemine göre değişir. Buradaki aciliyetin kimin algısına ve işleyişine göre belirleneceği belirtilmemiş.

İKİ: ANTLAŞMANIN FİZİKİ SINIRLARI

Geleneksel olarak böyle antlaşmalarda ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne, sınır güvenliğine yönelen tehditlere karşı ortak eyleme geçileceği belirtilir. Ancak garanti altına alınan sorumluluk ve yükümlülüğün sınırları antlaşmada yok. Bahsedilen saldırı ya da tehdit, taraf ülkelerin ana gövdeleri gibi yurt dışındaki üslerini, tesislerini, askerlerini de kapsıyor mu?

ÜÇ: TERÖR NEDİR? KİME, KİMLERE DENİR?

En çok tartışılması gereken, teröre karşı işbirliğinden bahsedilen 5. maddesi. “Terör” ve “terörist” kavramları netleştirilmediği gibi bizim için bir numaralı terör örgütü PKK/YPG ve türevleri Suudilere göre terör örgütü değil. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın “terörist” dediği Müslüman Kardeşler’e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve iktidarının bakışı biliniyor.

Peki, kendini “ABD, İsrail ve Batı’nın Orta Doğu’daki politikaları ile askeri varlığına karşı durmak” olarak tanımlayan “Direniş Cephesi”nin parçası olan Husiler yine Suudi Arabistan’a saldırdığında antlaşma gereği Türkiye’nin yanıtı ne olacak? Gerçekten de iddia edildiği gibi Mehmetçik Yemen çöllerine mi gidecek? Komşu İran ile ilişkilerinde bu doğrudan taraf seçmek değil mi? Herkes gider, komşu kalır. Bunu da ayrıca önemle hatırda tutmalı.

Türkiye bu antlaşmayla tarihî bağlamda ve bellekte karşı karşıya geldiği Suudi Arabistan’ı dostu olarak onaylıyor. Osmanlı üzerinden tarihi bağ arayanlar konunun Yemen kısmını da ayrıca gözden geçirmeli.

DÖRT: ORTAK KOMUTA, İSTİHBARAT VE KARAR ALMA MEKANİZMASININ BELİRSİZLİĞİ

Özellikle askeri doktrinleri, gelenekleri, stratejik öncelikleri ve dış politika refleksleri bu kadar farklı olan Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın olası bir kriz anında nasıl karar alacağı, operasyonel komutanlığın kime devredileceği ve bu kararların taraflar için bağlayıcılık koşullarının belirtilmemesi, hangi sınırlar ve güvenlik protokolleri çerçevesinde hareket edileceği, hassas ulusal istihbaratın nasıl paylaşılacağı gibi hayati konular antlaşmanın kör noktaları. 9. maddede istihbaratın paylaşılacağı söylenen “güvenli kanallar”ın neler olduğu da açıkça belirtilmeliydi.

Müşterek bir harekât merkezinin veya bağlayıcı bir mekanizmanın otonomiden ödün vermeden nasıl işletileceği sorusu da yanıtsız bırakılmış. Belirsizlik kâğıt üstündeki ittifakın sahada kilitlenmesine ya da taraflardan birinin diğerini istemediği bir çatışmanın içine sürüklemesine zemin hazırlıyor.

BEŞ: 10 YIL SÜRE

  1. maddeye göre antlaşma süresiz yürürlükte kalacak; taraflar ancak 10 yıl sonra, üç ay önceden bildirimle çekilebilecek. Devlet katkısının tamamını alabilmek için sistemde en az 10 yıl kalmanın gerekliliğini sadece Bireysel Emeklilik Planı (BES) için duymuştuk. 10 yıl çok önemli bir zaman dilimi olduğundan İngilizce’de bunun için ayrı bir sözcük bile var: decade. Çekilen taraf da kurtulmuş sayılmıyor: Önceden kararlaştırılan faaliyet ve projeler sürüyor. Kısacası giren on yıl çıkamıyor, çıksa da tam çıkamıyor.

ÖZETLE

“Sev beni, seveyim seni; ben sevmezsem severler seni” siyasi tarihin ve uluslararası ilişkilerin genel akışında açıkça söylenmeyen bir mottodur. Antlaşmalar, ittifaklar, sözleşmeler vb. gibi türlü belge ile devletler birbirlerine kimi zaman açık, kimi zaman gizli söz verirler. Üstelik her bir antlaşma “stratejik derinlik”le yapıldığı iddiasını taşır. Ancak üzerinde durulmamış bir ayrıntı çoğunlukla kriz anlarında kaosu gidereceğine derinleştirir.

Uluslararası antlaşmalar etkisizleştirilebiliyor, yok sayılabiliyor elbette. Ama arşivlerde ve ulusların belleklerinde verilen sözlerin çiğnendiğinin de kaydı tutuluyor.

AMAÇ

Bu tür ittifak antlaşmaları “saldırmazlık” hükmünün ötesindedir. Antlaşmanın nihai amacı net değil. Sınırötesi ve küresel ekonomi gereklilikleri, dinî bağlar, savaş sever İsrail merkezli vekalet savaşları olmasa birbirleriyle uzaktan ve sadece tarih anlatan kitaplardan ilişkisi sürecek üç devlet olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın birbirlerine saldırmaları olası bile değil.

Amaç askeri alanda ve güvenlikte bilgi, teknoloji transferi, ortak çalışma ve işbirliği ise bunun için bahsi geçen başlıklarda özgün ittifaklar yapılabilirdi.

Barındırdığı kavramlar ve çizgileri belirsiz bu denli bağlayıcı ve kamplaştırıcı bir antlaşmaya gerek var mıydı?

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
cumhuriyet.com.tr