Gözüm hep etrafta ve insanların üstündedir oldum olalı.
Meşgul İnsan

Ne yapıyorlar, nasıl yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar.
Dolu dolu yaşayanlara bayılıyorum.
Düşünün lütfen, dolu dolu yaşayan ve devamlı bir şeylerin peşinde koşuşturan birini mutsuzluktan kıvranırken pek görmezsiniz.
Belki kıvranırken gördüğünüz zamanlar olur ama bu kıvranma mutsuzluktan sebep bir kıvranma değildir.
İyi günleri de vardır kötü günleri de, acı da çeker keyif de alır, kazanır da kaybeder de.
Başardığında ya da kazandığında havalara uçmadığı gibi, kaybettiğinde de yerlere yapışıp kalmaz.
İkisini de gerektiği kadar hissedip ve yaşayıp, sonrasında yoluna devam eder.
Dükkân açar, söküp takar, tamir eder, spor yapar, koleksiyon yapar, birini yetiştirir ya da bir şeyler yazar çizer.
Akşam aynaya baktığında ortada dünden farklı bir şeyler görür.
Okulda Mürüvvet Cerbiş öğretmenimiz bize iki kelime öğretmişti derste, fail ve meful.
Fail işi yapan, meful de işin yapıldığı.
“Ahmet kapıyı açtı” cümlesinde Ahmet fail, kapı meful.
Bazen insanları şöyle ya da böyle diye ikiye ayırırız ya…
Bir ayırma yolu da bu galiba; bir kısım insan cümlenin öznesi olmayı seçiyor hayatlarında, bir kısmı da nesnesi.
Fail olan insanlar hayatlarını büyük ölçüde kendileri kuruyor.
Başına gelenlerin tabii ki hepsini kendileri seçmiyor, kimse seçemiyor, ama başına gelenle ne yapacaklarına kemik gibi kendileri karar veriyor bu tür insanlar.
Bir şeye dokunuyor ve o şeyi değiştiriyorlar; bu inanılmaz bir kuvvet hissi bir varlık için.
Kendini ‘var’ hissetmesi de buradan geliyor olsa gerek insanoğlunun, elinin bir şeye değdiğini ve o anlarda bedeninin bir işe yaradığını hissetmesinden.
Beşiğin üstünde asılı bir oyuncağa eliyle vurup sallayan bir bebeği ve kahkahasını düşünün lütfen.
Onu güldüren oyuncak da değil, sallanması da değil aslında; onu güldüren sallandıranın kendisi olması.
İnsanın bir sevinç hâli bu; bir şeye sebep olmak.
Zaman zaman karşımıza o sevinci bir yerlerde kaybedenler çıkıyor.
Bazen kendisi yüzünden, bazen de çevresi yüzünden.
Bunlar da işte o meful olanlar.
Tabiri caizse, ‘hayat onların başına geliyor’ diye açıklıyorlar kendi durumlarını.
Zam geliyor, kriz geliyor, patron geliyor, komşu geliyor, memleket geliyor, geliyor da geliyor.
Onlar ne yapıyor?
Bekliyor.
Bekliyor, söyleniyor ve hep bir sonraki gelişi bekliyor.
İki kelime daha size eskilerden:
Fiil ve infial.
Fiil yapmak, infial ise yapılana maruz kalmak, yani etkilenmek demek.
Bugün infial kelimesini nerelerde kullanıyoruz bir düşünün lütfen.
“Kamuoyunda büyük infiale yol açtı.”
Öfke anlamında yani.
Edilgenlik zamanla öfkeye dönmüş ve Türkçemiz bunu bizden önce bünyeye almış zaten.
Söylenen insanın ruh hâlini bundan daha iyi anlatan bir kelime olmayabilir.
Hiçbir şey yapmıyor, durmadan bir şeylere kızıyor.
Bir de ‘faili meçhul’ var.
Söylenen insanın hayatında fail hep meçhul olur ne hikmetse.
‘Onlar’ yaptı, ‘diğerleri’ suçlu, ‘sistem’ bozuk, ‘memleket’ böyle.
Kim olduğu belli olmayan birileri hep onun hayatına bir şey yapıyor, o da günlerini bu kimliği belirsiz faili şikâyet etmekle geçiriyor.
Genelde çevremde görüyorum ki, insanlar kontrol edemediği şeylere çok maruz kalırsa bir süre sonra çabalamayı da bırakıyor.
Kendini kontrol edemediği şeylere maruz bırakan da çok var etrafta.
Çaresizlik öğrenilen bir şey değil aslında, belki de insanın fabrika ayarları öyle.
Ama insan kontrol etmeyi de öğrenebilir değil mi hayatında?
Ya da en azından bunun için biraz uğraşabilir bence.
Pasiflik mesela; bedava ve kendiliğinden sende.
Faillik ise deneyerek, yanılarak ve tekrar ede ede kazanılan bir beceri.
Bir alet kullanmayı öğrenmek mesela ya da aslına bakarsanız kendi eliyle bir şeyi değiştirebildiğini öğrenmek.
Bazen etrafımda çocuklarını yetiştiren insanlar görüyorum, eline kesecek bıçak almasına, eline delecek matkap almasına, aklına aykırı fikir koymasına, hatta koşmasına, düşmesine ve yaralanmasına bile izin vermiyorlar evlatlarının.
Sonra bu çocuk hatayı, kazayı ya da acıyı nasıl öğrenecek, nasıl bunları engellemeyi öğrenecek, nasıl önündeki zamanı ve zamanı geldiği zaman da hayatını istediği gibi değiştirebileceğini öğrenecek?
Bir yerlerde bir hikâye okumuştum.
1900’lerin başlarında, Avrupa’da bir köyde, köyün var olan tek fabrikası kapanıyor ve neredeyse bütün köy işsiz kalıyor.
Birkaç araştırmacı galiba, köye gidip olanı kayda geçiriyor hatırladığım.
Köydeki insanların yaşayışlarındaki ve davranışlarındaki değişimi gözlüyorlar.
Kadınların mesela, caddelerde erkeklerden bir buçuk kat hızlı yürüdüğünü görüyorlar; çünkü ev işleri, çocuklar, yemek falan derken, kadınların hâlâ yetişecek bir yerleri ve yapacak da bir sürü işleri var.
Erkeklerin ise yok.
Sonra hikâye, köyün ve köydeki erkeklerin yavaş yavaş tembelliğe teslim olup yorgun bir topluluğa dönmesiyle sonuçlanıyordu hatırladığım.
Aslında bu hikâyede olan, o köyde o erkeklerin artık hiçbir şeyin faili olmamaları bence.
Arada sırada beğendiğim sözleri, kelimeleri ve yazıları bir kenara koyuyorum; bir gün bir yerde kullanırım, bir gün bir yerde belki bir işime yarar diye.
Biriktirdiğim sözlerin arasında “dünyanın en mutsuz insanları amaçsız olanlar” diye bir tane yazmışım kenara, bakın bu yazıya cuk dedi oturdu.
Geleyim meşgul bir insanın neden üzüntüsüne de sevincine de çok fazla takılmadığına.
Bence cevabı çok basit.
Yeri yok, zamanı yok, çok da büyük bir anlamı yok.
Aynı anda onlarca şey düşünen ve birkaç şey üreten insanın kafasında tek bir olaya ayıracak vakti olamaz.
Bir işi bozulduysa öbürü yürür, öbürü tıkandıysa üçüncüsü yeni başlar.
Tek umudu ve bol derdi olan biri ise…
Ne yazsam yetmez bu üstteki cümlenin sonuna.
Bugün bir şey oluyor, ama araya hayat giriyor, ders giriyor, sevgili giriyor, iş giriyor, eş giriyor ve o şey hayata karışıp gidiyor.
Meşgul insan için bu her gün böyledir.
Haa bir de mutluluğu anlık bir şey sanma durumumuz var.
Bir akşam yemeği, bir tatil, bir terfi, bir kazanç.
Mutluluk bana göre böyle anların bir toplamı değil, hayatın genel bir havası bence.
‘Bir kırlangıçla bahar gelmez’ gibi.
İşini kendi kuran birinin günlerine tek tek bakınca çoğu hiç de mutlu birer gün değildir aslında.
Sabah tedarikçi kazık atıyor, öğlen bir çalışan işi bırakıyor, akşam hesap tutmuyor.
Ama yıl sonunda ona “Nasıl gidiyor?” diye sorduğunuzda, kafasında o yorulduğu ve sıkıldığı günlerden biri değil, kurduğu şeyin bütünü oluyor.
Yani söylemek istediğim şu ki…
Hayatı bu maharetlerle yaşayan bir insan için mutluluk zaten çok önemli bir mesele değil.
Yaptığı işin içinde olmak, ayrıntıları görmek ve aklı başka bir yerde değil, sadece uğraşlarının içinde olmak.
Hamuru yoğuran adamın aklı hamurdaysa, o an mutlu olup olmadığını düşünmez bile.
Her gün kendine “Mutlu muyum?” diye sorarsan, zaten soruyu sorduğun an işin dışına çıkmış olmuyor musun?
Mutluluk peşine düşülecek bir hedef olmaktan çok, bir şeylerin peşine düşünce yanında hissedilen bir duygu bence.
Şimdi tekrar ‘söylenen’lere dönelim.
Hiçbir şey yapmayıp her şeyden ve devamlı şikâyet edenlere.
Bu tipler de boş durmuyorlar aslında, çok meşguller.
Şikâyetle meşguller.
Şikâyet bence bir çeşit boşluğu doldurma yöntemi olsa gerek bu tipler için.
Üstelik içinde hiçbir risk de barındırmıyor.
Bir şeyler yapan insan yanılabilir, kaybedebilir, batabilir ya da rezil olabilir.
Ama söylenene hiç bir şey olmaz, yanılmaz bile.
Haklı olmanın bu kadar ucuz olduğu başka bir yer zor bulunur herhalde.
Şikâyetin bir de sosyal tarafı var.
Dert ortaklığı insanları birbirine yaklaştırıyor.
Onun için olsa gerek, şikâyet edenlerin daha çok arkadaşı ve kahve falı bakanı var.
‘Üzüm üzüme baka baka kararır’ durumunu da sakın unutmayın burada, birlikte dibe gidiverirsiniz maazallah.
Devamlı dert yememek için, masaya dert koymamak lazım galiba.
Babam “Sadece sorun dile getirirsen, ne derdini bir çözüme kavuşturabilirsin, ne de günlerin keyifli geçer” demişti bana; yazmıştım da sanırım bunu bir yazımda.
Hadi biraz da internetten faydalanıp ülkemizdeki duruma bi’ bakalım:
TÜİK’in son araştırmasına göre ülkemizde kendini mutlu sayanların oranı yüzde 53’müş.
Mutluluk kaynağı olarak “Kendim” diyenlerin oranı ise yüzde 5 bile değilmiş, iyi mi?
Mutluluk değeri olarak işini gösterenler için ise oran yüzde 3’ün altında diye yazıyor.
Bir toplumun, ‘kendini’ kendi hayatının faili olarak görmekte zorlandığını görmek üzücü.
Mutluluğu sadece ailemizde, çocuklarımızda ve sağlığımızda arıyoruz sanki; kendimizde ve yaptığımız işte pek aramıyoruz gibi bir sonuç çıkarttım ben bundan.
Son bir şey.
İnsan önce iyi hissedip sonra bir şey yapmıyor bence, bir şey yapıp sonra kendini iyi hissediyor.
Hani “Ben önce bir para kazanayım da, sonra yatırım yaparım” diyenlerinki gibi bir terslik.
Velhasılıkelam…
Meşgul insanın hayatı ne diğerlerinden daha kolay, ne de diğerlerinden daha şanslı.
Sadece…
Sabah kalktığında yapacak birçok işi var.
Akşam yatarken o günün iyi mi kötü mü geçtiğini çok da uzun düşünmüyor.
Çünkü ertesi sabah var.
DİPNOT: Arada sırada bana da bu kadar farklı başlıkta bu kadar çok şeye nasıl vakit bulduğumu soranlar oluyor. Kısaca buradan cevap vereyim.
Bence vakit, işi olana gayet yetiyor; bir displin ve bir düzen kurduğunuz anda işler de birbirine mutlaka yer açıyor.
Hiçbir şey yapmayanın vakti ise ne olursa olsun bir türlü yetmiyor.
Eğer sahip olduğunuz zamanı yetersiz bulmak istiyorsanız hiçbir şey yapmamak yeterli sanırım.



