Osman Gazi Yüzer Üretim, Depolama ve Tahliye Platformu denizin ortasında kurulmuş 3 futbol sahası büyüklüğünde devasa bir fabrika... Yaklaşık 300 metre uzunluğunda ve 58 metre genişliğinde. Günlük 10 milyon metreküp gaz işleme kapasitesine sahip. Bu dev yatırımla, Türkiye’deki her 3 haneden 1’inin doğal gaz ihtiyacının yerli kaynakla karşılanması söz konusu. Yıllık 3,5 milyar doların milletin cebinde kalması demekmiş…
Millî Enerji Ve Tam Bağımsızlık

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın açıklamasına göre Türkiye; 6 derin deniz sondaj gemisi, 2 sismik araştırma gemisi ve destek gemileriyle birlikte bugün dünyanın dördüncü büyük enerji filosuna sahip. Toplam enerji ihtiyacının %30’unu yerli kaynaklardan temin eden ülkenin 2035 hedefi ise %50’nin üzerine çıkmak. 2040 sonrası için de hedef 5 Kasım’da kapsamlı bir lansmanla açıklanacakmış.
Osman Gazi Gemisi’nin denize açılması bana, Sanat Olayı Dergisi’ni uzunca süre birlikte yayınladığımız Attilâ İlhan’la yaptığımız bir sohbeti hatırlattı. Rahmetli, iki tarihî mektuptan söz etmiş ve “Bu mektuplar arasında sence ne değişmiş, Aliciğim?” diye sormuştu.
Birinci mektup, Kanunî’den I.Fransuva’ya gitmiş; ikincisi ise ABD Başkanı Johnson’dan Başbakan İsmet İnönü’ye...
Kanunî’nin mektubu şöyle başlıyor:
“Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Dulkadiroğulları Vilayeti’nin, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın, Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arap memleketlerinin, Yemen’in ve daha nice ülkelerin … Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki, Fransa vilayetinin kralı olan Françesko’sun...”
Johnson’un rencide edici sözlerle dolu mektubunun başlangıcı ise şöyle:
“Büyükelçi Hare aracılığıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım bilgiler beni derinden kaygılandırdı. Bu bilgilere göre Türk hükümeti, Kıbrıs’ın bir bölümünü işgal etmek üzere askerî güçle müdahale kararı almayı düşünüyor … Böylesine geniş kapsamlı sonuçlar doğuracak bir eylemi, hükümetinizin bizimle önceden tam istişare etme taahhüdüyle bağdaşır görmüyorum.”
Attilâ İlhan’ın sorusunu uzun analizlerle yanıtlamaya kalkmıştım. “Hiç uzatma Aliciğim! Aradaki fark tek kelime ile izah edilebilir: Tanzimat.”
Bize yıllarca “Biz yapamayız, biz bulamayız, bulsak da işletemeyiz” dedirten işte o Tanzimat ruhundan kalma aşağılık kompleksinden başka bir şey değildi... Atatürk’e, İtalya’nın Antakya’ya sulanması üzerine “Bana çizmelerimi giydirmeyin” dedirten millî bağımsızlık ruhu, bir şekilde nasıl Batı’ya teslimiyete dönüşmüştü? 2.Tanzimat nasıl devreye girmişti?
Bu soruları yanıtlamadan Sayın Berat Albayrak’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın başlattıkları “Millî Enerji ve Maden Politikası”nı ve millî bağımsızlık, egemenlik stratejisini anlamak mümkün değildir.
Toprağın hikâyesini yazan kadınlar
15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü idi. Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) 2026’yı Uluslararası Kadın Çiftçi Yılı ilan etmiş.
BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Haziran 2026’da yayınladığı verilere göre, dünya genelinde tarım ve gıda sistemlerinde çalışanların %42’si kadınmış. Ancak kadınlar, toprak mülkiyetine, finansmana, teknolojiye ve karar alma süreçlerine aynı oranda katılamıyorlarmış. Ülkelerin %85’inde, kadınların mülkiyet veya güvenli kullanım hakları erkeklerden çok daha kısıtlıymış.
Bu kriterler nedeniyle de erkeklerin yönettikleri tarım işletmelerinin, kadınların yönettiklerinden %24 daha verimli olduğu tespit edilmiş.
Fergo Organomineral Gübre Yönetim Kurulu Başkan Vekili Hale Coşkun Düzgün Hanım’ın dikkat çektiği gibi, kadın çiftçinin yıllara dayanan deneyimini bilim ve olanaklarla buluşturmak gerekiyor.
Toprağın ne zaman kuruduğunu, hangi mevsimde nasıl tepki gösterdiğini, hangi yıl ne kadar ürün verdiğini bilen üreticinin gözlemi çok kıymetli.
FAO’nun hesaplamalarına göre tarımsal verimlilik ve ücretli istihdamdaki cinsiyet farklarının kapatılması, dünya ekonomisine yaklaşık 1 trilyon dolarlık katkı sağlayabilirmiş. Aynı senaryoda gıda güvencesizliği yaşayanların sayısı da 45 milyon azalabilirmiş.
Rakamlar oldukça çarpıcı. Görünen o ki, kadın çiftçiyi güçlendirmek, yalnızca beşerî bir fırsat eşitliği meselesi değil; ekonomik büyüme, gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik meselesi de.
Gençler ne istiyor?
Son yıllarda iş dünyasının kafasını yoran soru şu: “Yeni nesil ne istiyor?” Cevap, Deloitte’un 2026 Küresel Z ve Y Kuşağı Araştırması’nda.
Anlaşılıyor ki, eski ezberler bozulmakta.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu 44 ülkeden toplam 22.595 kişinin katıldığı araştırmaya göre, gençlerin yalnızca %25’i hırslı ve hızla terfi basamaklarını tırmanmak istiyormuş. Buna karşılık %44’ü daha dengeli, istikrarlı ve kademeli bir gelişim modelinin peşindeymiş.
Seçim artık çift taraflı. NEFA Gençlik ve Ticaret Platformu Kurucusu Mehmet Konuralp Yılmaz’ın da altını çizdiği gibi, iş dünyasında dengeler değişmekte. Gençler de artık şirketleri seçiyormuş.
Gençler, başvurudan önce şirketin kültürünü, kendine ne katacağını ve orada nasıl bir gelecek inşa edebileceğini özenle inceliyormuş.
Teknolojiyle kurduğu ilişkiyi yetkinliğe dönüştüren Z ve Y kuşağının %74’ü yapay zekâyı (YZ) günlük iş hayatına entegre etmiş. Daha da önemlisi, %79’u YZ’yi kendi öğrenme ve gelişim fırsatlarını tespit etmek için kullanıyormuş. Yani gençler YZ’yi kariyer yolculuğunun mentörü olarak görüyormuş.
Gençlerin enerjisini ve vizyonunu kurum hedefleriyle buluşturmak isteyen iş dünyasının atması gereken adımlar net: 1. İş dünyası ile gençler mezuniyet öncesi aynı masada buluşmalı. 2. Agresif terfi vaatleri değil, güvenli büyüme alanları sunulmalı. 3. YZ yasaklanmak yerine dönüşümün kaldıracı yapılmalı.
Özetle; Y ve Z kuşağı kaçmıyor ya da çalışmaktan korkmuyor; sadece seçilmek kadar seçmeyi de önemsiyor.
Başlıklar :


