Türkiye’den Almanya’ya göçü fiilen başlatan “işçi mübadelesi anlaşması”nın 65’inci yıldönümü yaklaşıyor. Bugünlerde ülkenin çeşitli yerlerinde düzenlenen resmi ve özel etkinliklerde 30 Ekim 1961’de imzalanan anlaşmayla Almanya’ya gelen insanlarımızın bu ülkenin gelişimine katkılarına övgüler yağdırılıyor. Aslında bir dönem Türkiye kaynaklı göçü sorun olarak gören siyasi gelenekte yer alan Başbakan Merz bile Berlin’deki resmi “kutlama”da bu süreci bir “Alman-Türk başarı öyküsü“ olarak tanımladı. Türkiye’den göç sayesinde Almanya’nın kültürel, ekonomik, bilimsel ve gastronomik açılardan daha da zenginleştiğini belirtti.
Misafirden Yurttaşa 65 Yıllık Göçmenlik

Merz bunları söyleyerek açıkça tabii ki Almanya’nın karşı karşıya olduğu yabancı düşmanlığından (tabii ki aynı zamanda Türk düşmanlığından da) beslenen faşizm tehlikesinin karşısında yer alıyor. Kuşkusuz onun başında olduğu hükümetin ve partinin politikalarının buradaki yabancı düşmanlığının büyümesinde de büyük bir rolü var. Ama anlaşılan, o da ülkedeki göçmenleri kitleler halinde sınır dışı etme fantezileriyle daha da güçlenen ve şu anki kamuoyu yoklamalarına göre ülkenin en büyük siyasi partisi konumunda olan aşırı sağcı parti AfD’nin (Almanya için Alternatif) bu projesinin neden olabileceği toplumsal risklerin farkında. Merz ve hükümeti Almanya’nın önümüzdeki dönemde Avrupa’da büyük bir savaşla karşı karşıya kalabileceğini savunuyor, ülkesini Avrupa’nın en güçlü silahlı gücü haline getirmeyi hedefliyor. Onun Türkiye kökenli göçmenlere ilişkin bu olumlu sözleri aynı zamanda ülke içindeki barışa ilişkin bir tahkimat hazırlığı olarak da görülebilir. Türkiye’deki müttefikleri de onun bu jestini not etmiştir mutlaka.
BİZ ÇAĞIRDIK, ONLAR GELDİ
Aslında Almanya ilk başta Türkiye’den insan göçüne kesinlikle karşıydı.
İstenen işgücünün gelmesi, işi bitirdikten sonra da geldiği yere dönmesiydi...
Tabii öyle olmadı...
Yazar Max Frisch’in 1965 yılında başlayan süreci şöyle ifade etmişti: “Biz işgücü çağırdık ve insanlar geldi!”
Biraz geriye gidelim:
Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya iki Almanya çıktı.
ABD, İngiltere ve Fransa’nın işgali altındaki batıdaki Almanya’da kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC ya da Almanca yazılışının kısaltmasıyla BRD – 23 Mayıs 1949), kapitalist sistemin desteğiyle kimilerince “ekonomik mucize” olarak tanımlanan bir gelişme içine girdi. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin işgali altındaki doğuda Alman Demokratik Cumhuriyeti’ni (ADC ya da DDR – 7 Ekim 1949) kuranlar ise sosyalizmi gerçekleştirmeyi hedefliyorlardı.
Batı Almanya’daki hızlı büyümenin önünde büyük bir handikap vardı. Altı yıl süren büyük savaşta (1939-45) en az beş milyonu asker olmak üzere altı milyondan fazla Alman yaşamını yitirmişti. Yüzbinlerce asker savaş esiri olmuştu.
Yani ülkede büyük bir işgücü açığı vardı. Dönemin hükümeti bu açığı kapatmak için en kolay yolu seçti. Açık, yurtdışından getirilecek işçilerle kapatılacaktı. Bunun için önce İtalya’yla (1955), sonra da İspanya ve Yunanistan’la (1960) yapılan anlaşmalarla binlerce, o zamanki tabirle, “misafir işçi” olarak çalışmak üzere Almanya’ya “davet edildi”. (İşçi olarak çalıştırılmak üzere getirilen insanları, aynı zamanda “misafir” olarak tanımlayan bu tuhaf kavram artık kullanılmıyor. Bu kavrama ilk itirazları sendikal mücadeledeki Türk işçi liderleri dile getirmişti.)
Ancak bu yolla gelen işçiler açığı kapatmaya yeterli olmadı. Sosyalist ve kapitalist blok arasındaki soğuk savaş, Berlin duvarı gibi krizler Doğu Almanya’dan, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden geçişleri de zorlaştırmıştı. 1961 yılında Türkiye’yle, daha sonra da Fas, Portekiz, Tunus, Yugoslavya ve Güney Kore’den de benzer anlaşmalarla “misafir işçiler” getirildi.
Türkiye’de gazetelerde yayınlanan Şubat 1961 tarihli bir haber bu anlaşmaların ortak içeriğini gösteriyor:
“Türkiye ile Batı Almanya arasında işçi mübadelesinin esaslarını tanzim eden bir anlaşma hazırlanmış ve tasdik edilmek üzere Dışişleri Bakanlığı kanalıyla Bonn’a yollanmıştır. Anlaşma gereğince Almanya’ya gidecek işçilerimiz en az bir, en çok üç sene orada kalacak, sonra yurda döneceklerdir. İki memleket arasındaki işçi mübadeleleriyle, Alman işçi teşkilatı, Türkiye’de de İş ve İşçi Bulma Kurumu meşgul olacaktır. Almanya’ya gidecek işçiler İş ve İşçi Bulma Kurumu tarafından seçilecektir. Almanya’da çalışacak işçilerimiz, Alman işçilerine tanınan sosyal güvenlik haklarından faydalanacaklar, çalışma saatleri de Alman işçilerine eşit olacaktır. Türk işçilerine ödenecek ücretler de keza aynı işi yapan Alman işçilerinin ücretlerine tekabül edecektir...”
‘İKİ YIL SONRA DÖNERLER’
Aslında Almanya’daki işyerleri Türkiye’den işçi almaya bundan önceki yıllarda başlamışlardı. Ancak bu işe alımlar işçilerin işverenlerle Türkiye’deki aracılar arasıyla kurduğu ilişkiler sonucu ya da Almanya’ya kendi başına gidenlerin girişimleriyle oluyordu. O dönemki haberlere bakılırsa 1961’de Almanya’da resmi kayıtlara göre toplam sekiz bin Türk işçi olarak çalışıyordu. Daha sonra kimi yerlerde “göç anlaşması” olarak yanlış isimlendirilen “işçi alımı anlaşması”yla bu sayı kısa sürede defalarca katlandı. 1973 yılında Türkiye’den işçi alımı tamamen durduruldu, ancak bu arada bu ülkedeki Türk işçi ve ailelerinin nüfusu 1 milyona yaklaşmıştı bile... Günümüzde bu sayı yaklaşık olarak 3,5 milyonu buluyor (yarısı Almanya’nın vatandaşı).
1961’deki anlaşmada Almanya’dan Türkiye’deki “irtibat büroları”na gönderilen doktorların sağlık kontrollerinden geçip gelenlerin iki yıl kalıp, geri dönmeleri öngörülüyordu. Ayrıca bu işçilerin evli ve çocuk sahibi olması tercih ediliyordu. Geride bıraktıkları aileleri onların göndereceği paraya muhtaç olduğu için onların bekar işçilere göre daha çalışkan, gayretli ve uslu işçiler olacakları hesaplanıyordu. Böylece bu ülkede “kök salıp” göçmenleşmelerine engel olunacağı sanılıyordu. Kısa bir süre için gelecekler, çalışıp, fazla harcamayıp para biriktirecekler ve en geç iki yıl sonra geriye döneceklerdi...
MİSAFİRLERİN MİSAFİRLERİ
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.
İşçilerin tam üretim sürecini öğrenip, daha da verimli olacakları bir dönemde geriye gönderilmeleri, onların yerine gelenlerin yeniden işe alışma sürecine ihtiyaç duyması işverenlerin işine gelmemişti. Ayrıca Türkler sendikal mücadele geleneği olan diğer Güney Avrupa ülkelerinden gelen işçilere göre daha usluydu. Patronlar Türk işçilerden memnundu. Ve iş sözleşmelerindeki sınırlamalar kaldırıldı. 1964’te imzalanan “Türkiye – Almanya Sosyal Güvenlik Anlaşması”yla sadece bu sınırlamalar kaldırılmadı, gelen işçilerin “aile birleşimi” de kolaylaştırıldı. Kendilerine halen “misafir” denilen işçiler, Türkiye’deki eşlerini, çocuklarını da yanlarına almaya başladılar...
Türkiye’deki işsizlik ve yoksulluk, basında çıkan Almanya’ya gelmiş olanların kazançları ve yaşam koşullarına ilişkin olumlu, abartılı haberler hemen her yaş grubundan insanların geleceğini Almanya’da (ve daha sonra da diğer Batı Avrupa ülkelerinde) aramasına teşvik ediyordu. Ülkedeki işsizlik baskısı ve döviz ihtiyacı nedeniyle hükümetler de Almanya’ya göçü teşvik ediyordu.
Ancak 1970’lerdeki ekonomik krizle, daha önce davet edilen, gelişi kolaylaştırılan göçmenlerle ilgili rahatsızlıklar öne çıkmaya, bu durum açıkça bir “sorun” olarak dile getirilmeye başlandı.
Alman sosyal demokrasisinin önde gelen isimlerinden eski Başbakan Helmut Schmidt (1918-2015), bu süreci şöyle anlatıyordu:
"En belirgin sorunlar buraya gelen ya da burada doğan ikinci ve üçüncü kuşak Türklerle ortaya çıktı... 1974’te Willy Brandt’tan hükümeti devraldığımda burada yarısı Türkler olmak üzere 3,5 milyon yabancı vardı. Daha o zaman Almanların Türklerin hepsini entegre etmeyi başaramayacaklarını gördüm. Çünkü her iki taraf da ne bunu istiyordu, ne de bunu yapabilecek durumdaydı. Yabancı düşmanlığını kışkırtmak istemediğim için, o dönemde gayet sessiz bir biçimde daha fazla yabancı göçünü önledim. Dışarıdan işçi alımı durduruldu, gelmiş olanların ülkelerine dönüşleri kolaylaştırıldı. Böylece benim hükümetimin sonundaki yabancı sayısı, başındaki düzeyde kaldı. Daha sonra Helmut Kohl döneminde bu sayı ikiye katlandı. Şimdi 7,5 milyona ulaştık ve büyük bir sorunla karşı karşıyayız." (Die Zeit gazetesi, 2004)
Schmidt’in bu sözlerinin üzerinden 22 yıl geçmiş. Şimdi Almanya’daki göçmen sayısı, bu arada siyasi ve ekonomik nedenlerle ülkelerini terkedip, buraya gelen sığınmcıların da katılımıyla 12 milyonun üzerinde. Bu ülkenin vatandaşlığını alanlar ve Almanya doğumlu olup en az bir ebeveyni yabancı olanlar da sayıldığında bu sayı 22 milyona yaklaşıyor.
1960’lı yıllarda Türkiye’den gelen ilk kuşağın büyük bölümü artık yaşamıyor, ama onların çocukları, torunları, çocuklarının torunları bu ülkeye kök salmış durumdalar. Siyasetten, iş dünyasına, sendikal mücadeleye, sanat, kültür ve bilime hayatın her alanındalar. Ama aynı zamanda yoksulluk ve suç istatistiklerinde de önemli bir ağırlıkları var… Almanya’nın önemli bir bölümü artık sadece Türkiye kökenli işçilere, onların mutfak kültürüne, dönerine değil, onların içinden çıkan eyalet başbakanına, bakanlara, parti başkanlarına, milletvekillerine, belediye başkanlarına alıştı. Yabancılara (ve tabii Türklere) karşı düşmanlık yapanları takip eden, kapatılması istenen aşırı sağcı partiler hakkında rapor hazırlayan istihbarat örgütünün başında bile artık Türkiye kökenli bir güvenlik bürokratı bulunuyor.
Göçmenler bu süreçte katliam boyutuna ulaşan şiddet ve terör saldırılarının hedefi oldu. 22 Kasım 1992’de sağcılar, Mölln’de Türklerin yaşadığı evi kundaklayarak 2’si çocuk 3 kişiyi öldürmüş, 9 kişiyi ağır biçimde yaralamıştı.
NEREDEN, NEREYE?
Hıristiyan demokratların günümüzdeki lideri geride kalan 65 yılı değerlendirirken “başarı“ ve “zenginlik“ kavramlarını tercih ediyor. Nereden nereye?
Önemli bir bölümü artık “Almanlaşma“ sürecini yaşayan Türkiye kökenlilerin bu ülkedeki varlığını geçmişte “büyük bir sorun“ olarak tanımlayan sosyal demokratların eski lideri bu günleri görmeliydi...



