“ot kaplamış bahçeyi/ görmemişim/ Yasemin kokusundan/ nasıl da bürümüş ortalığı
Nihat Ziyalan İle Söyleşi... Anısına Saygıyla... Feridun Andaç’ın Söyleşisi...

çayım bitince otlara girişmem gerek/ yarın karım dönüyor/ uzun tatilinden
sehpaların camını kaplayan tozu/ kurumuş yaprakları öbek öbek/ yağmursuz günleri/ farketmemiştim/ Yasemin kokusundan
bulaşık yığılmış/ kitaplar/ okunmuş gazeteler/ yanı başımda/ kıştan artan odun/ üşenmeden saydım/ altı parça/ en iyisi çayım bitince/ taşımalı evin altına/ sobayı da temizlemeli artık
Yasemin kokusundan/ uzun süredir hissetmemiştim/ belimin ağrısını/ çiçekler döküldü/ koku kayboldu
karımın en sevdiği yemeği/ zeytinyağlı fasulye yapacağım/ lezzetlenir ertesi güne/ şimdiden değiştirmeli/ havluları
yatağın çarşafını
yapacak çok işim var/ çayımı içince” (“Çayımı İçerken” / Nihat Ziyalan / Sydney, 2005)
ÜÇ EDEBİYAT KAFADARI: YILMAZ PÜTÜN, ÖZDEMİR İNCE, NİHAT ZİYALAN
2005 yılı Nisan ayı olmalıydı. Nihat Ziyalan (26 Şubat 1936 / 11 Ekim 2026) üzerine Özdemir İnce ile konuşuyorduk. Gençlik dönemi arkadaşıydı. Mersin-Adana hattında üç “edebiyat kafadarı”nın buluşma öykülerini anlatıyordu.
Yılmaz Pütün, Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce’yi buluşturan edebiyat tutkusuydu. Yazılan şiirler, öyküler aralarında sıkı bir bağ kurmalarının ateşleyicisiydi. Gelecek on yılın, yirmi yılan hayallerini konuştuklarını anlatmıştı.
Yıl 1950’lerin başı. Yılmaz Pütün öyküler yazıyor, yayımlıyor. Yazdığı bir öyküden dolayı (“Üç Bilinmeyenli Denklem”) yargılanıp ceza alıyor. Ziyalan şiirler yazmaya yayımlamaya devam ederken tiyatroyla buluşuyor ve önce Adana’da sonra da Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyunculuğa başlıyor.
“Yılmaz Güney” olarak sinemada var olan gençlik arkadaşının ivmesiyle Yeşilçam’a adımı atıyor. İnce ise okumak için Ankara’nın yolunu tutuyor.
Gençlik hayalleri sönmüyor, tam tersi gittikleri yolda iyice alevleniyor. Edebiyat yine de buluşma noktaları olarak yaşamlarının bileşkesi oluyor.
Biz, İnce ile bunları konuşurken Telos Yayınları’nda Ziyalan’ın bir romanını yayımladığından söz ediyordu: Güneşle Damgalı (1999). Biz onunla konuştuğumuzda yeni öykü kitabını okuyordum: Severim Pazartesileri. Bundan da söz ederken Sidney’de yaşayan Ziyalan’a ulaşmak istediğimi söylemiştim.
İşte bugün okuyacağınız söyleşi tam yirmi bir yıl önce Nihat Ziyalan’la yazışarak yaptığımız söyleşidir. Aramızdan ayrıldığını öğrenince arşivime döndüm. Bana o günlerde gönderdiği şiirini (“Çayımı İçerken”) de sizinle paylaşmak istedim sevgili okurum.
‘DÜZYAZIYI BİRAZ ÖĞRENEN ŞAİR, SÖZCÜK DEFORMASYONUNA YASLANAN, BİR ŞEY DEMEYEN ŞİİRLER YAZMAKTAN VAZGEÇER’
FERİDUN ANDAÇ - İkinci öykü kitabınız Severim Pazartesileri (Adam) yeni yayımlandı. Daha önce de Kısa Pantolonlu Sevda’da (2001, Can) okumuştuk öykülerinizi. Yazı yolunuza şiirle başladınız. Ardından romanlar geldi, şimdi de öykü. Yazıyla, edebiyatla buluşmanız nasıl oldu?
NİHAT ZİYALAN - Kırk yıla yakındır derdimi şiirle dile getiriyordum. Bir gün Metin Üstündağ telefon ederek Öküz için yazı istedi. Gönderirim dediğim için pişman oldum sonra. Çünkü düzyazıyla derdimi dile getirmeyi beceremiyordum. İşte o zaman anlaşılır olmanın önemini kavradım.
Tatile gittiğimde Öküz’ün yazıhanesinde başıma geleni unutamam. Yazdığım metni olmamış diye bir atışı vardı Metin Üstündağ’ın. Dünya başıma yıkıldı sandım. Ama haklıydı. O sırada Şavkar Altınel’in şiiri, şiir üstüne, roman üstüne düşündükleriyle tanıştım. Sydney’e geldiğinde kendisini de tanıyınca ufkum iyice açıldı.
Her yazdığımın anlaşılmasını isterken her okuduğumu da anlamak istiyorum artık. Şiirde sezgiye sığınıyordum darda kalınca. Şimdi sezginin bile anlamını irdelemek isterim. Düzyazıda kapsamlı çalışmam Güneşle Damgalı romanımda oldu. Çok zorlandım. Bu arada düzyazıyla da derdimi dile getirmeyi öğrenmeye başladım.
Şair arkadaşlarım anlamın ne demek olduğunu kavramak istiyorlarsa düzyazı yazsınlar. Düzyazıyı biraz öğrenen şair, sözcük deformasyonuna yaslanan, bir şey demeyen şiirler yazmaktan vazgeçer.
‘MUHALİFLİK, YAŞAMIMDA KIRIŞIKLIKLAR YAPAR. O KIRIŞIKLARI DİL DENİLEN FIRÇAMLA, SÖZCÜKLERLE BOYARIM’
ANDAÇ - Sizi şiire götüren duygu, atmosferden söz eder misiniz?
ZİYALAN - Hep bir şey demek için şiirler yazdım. Bir şey demek benim için ruh ürpermesi geçirmek demektir. Yaşadığım veya yaşamak istediklerim duygularımı ele geçirdiğinde ancak yazarak ondan kurtulabilirim.
Beni bir şey söylemeye iten duygu yüküyle günlerce boğuşurum. Yazdıktan sonra rahatlarım. Ruh ürpermesi bir tür muhalifliktir. Muhaliflik, yaşamımda kırışıklıklar yapar. O kırışıkları duygularımda günlerce taşır, dil denilen fırçamla, sözcüklerle sonunda boyarım.
‘İKİNCİ YENİ’YE EN BÜYÜK DESTEK ADANA’DA YAYIMLANAN SALKIM DERGİSİ’NDEN GELMİŞTİR’
ANDAÇ - Peki, lise yıllarında taşrada nasıl bir sanat ortamında soluk alıyordunuz?
ZİYALAN - O yıllar Adana’da şiir, genç sanatçıların her şeyiydi. Çünkü hemen her hafta sonu şiir matineleri yapılıyor, kızlarla bir araya gelme olanağı buluyorduk. Şiir fiyakamızdı. Kızlarla bakışmalar, ellere mektup tutuşturmalar hep şiirin aracılığıyla olurdu.
O sıralar Attilâ İlhan da Paris’ten kaşkolunu sürüyerek gelmişti İstanbul’a. Hemen bir kaşkol modası başlamıştı şiir matinelerimizde. Demirtaş Ceyhun siyahı solmuş bir trençkotla İstanbul’u taşıyıp, matinelerinden birine katılmıştı. Siyah trençkotlar alıp sonraki şiir matinesine dek solduranımız olmuştu.
İkinci Yeni şiir akımı Pazar Postası’yla atılım yapmış olsa da ona en büyük destek Adana’da yayımlanan Salkım Dergisi’den gelmiştir. Dergiyi çıkaran Ali Kemal Şenadam, “belki bir kız da ben tavlarım” diyerek şiir yazardı.
‘SAYGIN ABİLERİN OLUŞTURDUĞU SEÇİCİ KURUL ÖNÜNDE ŞİİR YARIŞMALARI DÜZENLENİRDİ. AH O HEYECAN! O CAKA!’
Şenadam’ın evinin bir parçası matbaasıydı. Hemen her gün oraya uğrar, Şenadam’ın dergiyi hazırlamasını izlerdik. Kurşun hurufatları makine gibi alır, dizer, çerçevelerdi. Bir kahve, buluşma yeriydi o küçük basımevi. Mürekkep, kağıt kokusu içinde şiir konuşurduk.
Sonradan Şehir Tiyatrosu olan Halkevi’nin bin kişilik salonunda yapılırdı şiir matineleri. Çokları yer bulamaz, ayakta salınırdı. Saygın abilerin oluşturduğu seçici kurul önünde şiir yarışmaları düzenlenirdi. Ah o heyecan! O caka! Şükrü Üstün her matinede o gür sesiyle Pia’yı okur, sokaktan geçenleri durdurup dinletirdi.
SANAT HAREKETİNİ BAŞLATAN, GELİŞMESİNE ÖNAYAK OLAN YEREL BUGÜN GAZETESİ...
Bence sanat hareketini başlatan, gelişmesine önayak olan, yerel Bugün Gazetesi’dir. Gazetenin her şeyi Çoban Yurtçu’nun öğretmenlikten gelme eğitmen bir kişiliği vardı. Gazetenin en ağırlıklı bölümü sanat sayfasıydı. Dumlupınar Denizaltısı’nın batmasından duygulanarak yazdığım ilk şiirim orada yayınlanmıştı. Gençler heyecanla sanat sayfasını bekler, şiirlerinin çıkıp çıkmadığına bakardı.
Sadi Samra, Kadir Pencaplıgil, Aptullah Sert, Ömer Nida, Yılmaz Pütün, Fevzi Yetiker, Faruk Ergöktaş, Mehmet Bacaksızlar, Mersin’den Özdemir İnce şu an aklıma gelen sanatçılar. Fevzi Yetiker, Ömer Nida, Faruk Ergöktaş üçlüsü Kimsecik adlı tek sayfalık bir dergi çıkarırdı. Orada Nurullah Ataç ile Fevzi Yetiker’in eleştirel kapışmaları olmuştu.
Yılmaz Pütün’le, ben, Yeni Ufuklar Dergisi’nde yazıyor, Vedat Günyol’la mektuplaşıyorduk. Vedat abinin gönderdiği Kafka’nın Değişim’ini sattığım biyoloji öğretmenim, “Sen bunları mı okuyorsun” diye hayret etmişti? O yıllar Adana’da bir sanat rüzgârı eserdi.
‘ORTAOKULDA SAİT FAİK OKUR, TARTIŞIRDIK. LİSEDE RUS, ALMAN KLASİKLERİNİ OKUYUP, YORUMLAR GETİRİRDİK’
ANDAÇ - Bu süreç içinde kimdi yolunuzu açıp, sanata yönelmenize etkin olan?
ZİYALAN - Ortaokul Türkçe öğretmenim Agah Önen ile Lise Edebiyat Öğretmenim Enver Mücen. Bir de Maarif Kitapları satış memuru Seyfi abi.
Öğretmenlerim beni oğulları gibi görürdü. Ortaokul Türkçe derslerinde Sait Faik okur, tartışırdık. Lisede Rus, Alman klasiklerini okuyup, yorumlar getirirdik. Bunların ne kadar önemli olduğunu zamanla öğrendim.
Ama en önce beni Rus klasiklerine yönlendiren Kerime Nadir’dir. İlkokul üçüncü sınıfta, okumayı öğrendim diye babam Hıçkırık’ı almıştı. Her akşam onlara okur, ağlamalarına eşlik ederdim. Annesi babası ağlayan bir çocuk ağlamadan durabilir mi? Yıllarca Hıçkırık okudum.
Hasta numarası, uyuma taklidi yaptım ama kurtulamadım. Para vererek okutmaya başladılar sonunda. Yirmibeş kuruş, elli kuruş, 1 lira. Kararan yaşamımı Maarif Kitap Evi’nin vitrininden bakıştığım Seyfi abi ışıttı.
Hıçkırık’tan kurtulmak için Rus klasiklerine bir kurtarıcı gibi sarıldım. O yaşta okuduklarımı anlamakta çok zorlandım kuşkusuz. Çehov, Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev benzeri yazarlar sayesinde kendimi geliştirdim.
Ondan sonra Hıçkırık’gillere, duygu sömürüsü yapanlara hep karşı oldum. Belki de güleryüzlü şeyler yazmaya gayret etmem buradan kaynaklanıyor.
TİYATRO...
ANDAÇ - Tiyatroya yakınlığınız nasıl oldu?
ZİYALAN - Lise öğretmenim Enver Mücen, sen şairsin okusan ne olacak dediğinde, şairliği meslek olarak seçip, okulu bıraktım. Bu arada askerliği aradan çıkarmaya karar verdim. Askerlik bitip Adana’ya döndüğümde yirmi yaşında ve evliydim. Vatani görevimi yapmak için mahkeme kararıyla iki yaş büyüttürmüştüm yaşımı.
Bir de askerde izin alıp Zonguldak’a gidip evlenmiştim. Ne iş yapacağım diye kıvranırken Adana Şehir Tiyatrosu kuruldu. Şairim, görünüşüm de tamam. Fakat diksiyonum Adanalı. Diksiyonumu düzeltmek için uzun süre dişlerimin arasına kalem sıkıştırıp dudaklarımı çalıştırdım. Yaz tatillerinde eşinin yaşadığı Zonguldak’a giden bir tiyatrocu oldum.
VE SİNEMA...
ANDAÇ - Adana Şehir Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) derken, sinema... Uzun süren bir serüvene adımınızı nasıl attınız?
ZİYALAN - Adana Şehir Tiyatrosu, ardından AST bana birikim sağlayan yaşam dilimleridir. Gözlemleyip, özümsemeyi amaçlayan bir kişiliğim var. Bunun nasıl oluştuğunu bilmiyorum ama babamın seyyar satıcı tablasında piştim diyebilirim.
Şalgamcılık yapan babam tezgahı bana bırakır giderdi. Kızlar görmesin diye arabanın arkasına gizlendiğimde babam çıkardı bir yerden. Yaşamda başarılı olman için yırtılman gerekir diyerek döverdi beni. Bakmayı, gördüğümü özümsemeyi o zamanlar öğrendim.
‘ORHAN KEMAL’LE TANIŞTIĞIM İÇİN ALLAH’IN ŞANSLI KULUYUM’
Önümden geçen insanların tahlillerini yapar, davranışlarına göre onlara kişilik biçmeye çalışırdım. Yazarlığımda bunun faydasını çok görüyorum. Babama, o yaşama, bir yazar olarak şükran borçluyum şimdi.
Adana Şehir Tiyatrosu bir okul, Ankara Sanat Tiyatrosu’ysa bir üst okuldur benim için. Adana Şehir Tiyatrosu’nda yaşamın bir parçası olan kaypaklık, ikiyüzlülük, çıkarcılığı tanıdım. AST’da üretkenlik, sorumluluk ve dürüstlüğün öğrenimini gördüm.
Orhan Kemal’i tanıdığım, onunla dostluk kurduğum için Allah’ın şanslı kuluyum.
YILMAZ GÜNEY’DEN NİHAT ZİYALAN’A: ‘TİYATROYU BIRAKIP SİNEMAYA GEÇİYORSUN’
AST’da onun 72. Koğuşu’nu oynarken ilkgençlik arkadaşım Yılmaz çıkıp geldi. Pütün olan soyadını Güney diye değiştirmişti. Üstelik Ayhan Işık sinemanın Kral’ı diye Tarık Dursun Kakınç tarafından kendisine Çirkin Kral’lık yakıştırılmıştı. “Tiyatroyu bırakıp sinemaya geçiyorsun” dediğinde “Yapma” diyen çok olduğu halde “Peki” dedim.
‘İSTANBUL SERÜVENİ, YEŞİLÇAM, YAŞAMIMI ÖRSTE DÖVEN BALYOZLARDIR’
Kararımı bildirdiğimde Asaf Çiyiltepe kollarımı Ayberk Çölok’a tutturmuş, iyice pataklamıştı beni. Gözlerim nemlenerek andığım, güzel insanlar.
O sıralar evliliğe gidecek bir ilişki içindeydim. İstanbul serüveni, Yeşilçam, yaşamımı örste döven balyozlardır. Bütün bunlar yazarlık dağarcığıma atılmış yaşam parçacıklarıdır.
‘GEREK TİYATRODA GEREK SİNEMADA KENDİMİ HEP ŞAİR OLARAK GÖRDÜM’
ANDAÇ - Sinemada yol alırken edebiyatla ilişkiniz nasıldı, neler yazıyordunuz, edebiyat ortamına yakınlığınız ne durumdaydı?
ZİYALAN - Gerek tiyatroda gerekse sinemada kendimi hep şair olarak gördüm. Başta Soyut Dergisi olmak üzere Gösteri, Varlık gibi dergilerde şiirlerimi yayınlıyordum.
Sinemayla düşünmesini bilen biriydi Yılmaz. Akıp giden yaşamdan parçalar alır, çerçeveleyip birbirine ekler, sonra kafasında montaj yaparak tavanda oynatırdı. Kadınlarla olduğu zaman bile kafasında film vardı. Onunla bir araya geldiğimiz çoğu zaman film öyküsü kurardık. Bu da benim için edebiyatın bir parçasıydı.
Edebiyatçı arkadaşlarıma her zaman değer verdim, onlardan kopmadım. İyi ki de öyle yapmışım, şimdi dostlarımın sayesinde Sydney’de yalnızlık çekmiyorum.
‘SİNEMADA GELDİĞİM NOKTA CANIMA OKUDU. EĞER BİR İŞ TUTAMADIYSAM O KITIPIYOZ ŞÖHRETİM YÜZÜNDENDİR’
ANDAÇ - Geldiğiniz bir noktadan sonra hem sinemadan, hem de Türkiye’den koptunuz. Neydi sizi hem uğraşınızdan, hem de ülkenizden koparan.
Sinemada geldiğim nokta canıma okudu. Birazcık şöhret olsan da, kendini bir şey sanıyorsun. Şöhret olmak nedir? Seyirci denilen kesimin seni gözünde büyütmesi! Gözünde büyüten kesim de oynadığın filmlere göre değişir.
Salon filmlerinde oynamışsan orta kesimden hayranın olur. Vurdulu kırdılı filmlerde oynamışsan gariban takımından. İyi adam rolü oynayacağım diye beklemekten anam ağladı. Bir de varlıklı bir hanımla evliydim. Ona küçük düşmemek için kıvranıyordum.
Bakkaldan borç alır duruma düşünce kötü adam oynamaya karar verdim. Kötü adam oynayan oyuncu belki işsiz kalmaz ama kesinlikle de yükselemez. Kötü adam oynadım diye Yılmaz çok bozuldu. Böylece benim starlık işi yattı.
1980 yılında sevgili Türkân Şoray’la Azap filmini yaptım. O sırada eşimden boşanıp, evden ayrılmıştım. İşte o zaman dostlarımdan çok yardım gördüm. Evlerinde barındıranlar oldu. Yeni film teklifi beklerken seks filmleri furyası başladı. Bir şirketten, soyunursan peş peşe filmler yaparsın diye teklif aldığımda, sinemaya şimdilik diyerek nokta koymak zorunda kaldım.
Eğer bir iş tutamadıysam o kıtıpıyoz şöhretim yüzündendir. Ayakkabımı boyatıyorum, boyacı imzalı resmimi istiyor. Bense boyacının işine imrenip keşke yerinde olsam diye içimden geçiriyorum. Büfeciye tost ısmarlıyorum, para almıyor. Bilmiyorlar ki işsiz ve beş parasızım.
Baktım olacak gibi değil, Almanya’daki kızkardeşimle Avustralya’daki erkek kardeşimi arayıp oraya gelebilir miyim diye sordum? Avustralya kısmetmiş.
‘SYDNEY’DE ŞİİRİ VE DİLİMİ KURTARICI OLARAK GÖRDÜM’
ANDAÇ - Göçmenliği seçip Sydney’e yerleştiniz. Bu, bir anlamda, sizin yazıya / dilinize dönmenizi de sağladı diyebilir miyim?
ZİYALAN - Sydney havaalanına indiğimde, ben nasıl bir yere geldim diye şaşırdım kaldım. İngilizce bilmiyorum ama kulak dolgunluğu var. Fakat etrafımda çok değişik diller konuşuluyordu.
Bir de giyim kuşam çok tuhaftı. Şortlu, kravatlı ve dizaltından çoraplı memurlar, başları sarıklı Hintliler, fistanlı Araplar... Geri dönecek durumum olsa dönerdim. İşte bu ruh ürpermesi içinde, dilime yapışmaktan başka çıkar yol olmadığını fark ettim.
Daha sonra şiiri ve dilimi kurtarıcı olarak gördüm. İnsanlar burada kaybolmamak için dine sarılıyor veya para biriktirmeye başlıyordu. Ben de bende olana yapıştım.
İLK ROMAN: ‘GÜNEŞLİ DAMGALI’
ANDAÇ - İlk romanınız Güneşle Damgalı (1999, Telos) bir sürükleniş, savrulma öyküsü. Hem orada, hem de burada kalmanın, bölünmenin, anımsayışın dilini kuruyorsunuz. Bu romanı yazdıran duygu ve düşünceden söz etmenizi istiyorum.
ZİYALAN - Sydney’de evlendiğim eşimle erkek giyim işine girişmiştik. Daha çok sanatçıların uğrak yeri olan Paddington Market’de on üç yıl tezgah açtık. Çin işi ürünler ortalığı ele geçirinceye dek işimiz çok iyiydi.
Bir gün Türkiye’den turist olarak gelen bir hanımla tanıştık orada. Varlıklı bir aileden, yüksek öğrenimli bir hanım. Eşinden ayrılmış. Öyle bir yaşam öyküsü var ki, yürek paralar. Sydney’e yerleşmek istiyor. Bunun için bizden yardım istedi. Zaten yaşam öyküsünü dinlerken ona her türlü yardımı yapmaya karar vermiştik.
Kendisini güvendiğimiz bir delikanlıyla tanıştırdık. O delikanlı üniversiteden arkadaşı çıkmaz mı? Kısa bir süre sonra aralarında bir aşk başladı. Hanımın Sydney’e yerleşme sorunu kendiliğinden halloldu derken, bir hastalık belirtisi işleri allak bullak etti. Hanım sağaltım için Türkiye’ye gitmek zorunda kaldı. Bir daha da gelemedi.
O hanımın yaşam öyküsü duygularımı ürpertti hep. Şiirini yazarak bundan kurtulmaya çalıştım. Adam Sanat’da çıkan Vizesi Güneşle Damgalı duygularımı yatıştırmadı. O zaman oturup öyküsünü yazdım. O da yetersiz kalınca romanını yazmaya karar verdim.
Güneşle Damgalı’nın kahramanı Ezgi, benim. İstanbul’da yurdunu, Sydney’de göçmenliği yaşamış veya yaşamak istemiş biri. Dul bir kadın için Türkiye’de yaşam zordur. Bir de bu kadın düzene karşı çıkıp, kokuşmuşluğun üstüne giden bir kişilikte.
Sonunda yaşamın dayattığı çürümeyi kabullenmeyerek Sydney’e kapağı atmaya karar verir. Hareket etmeden önce Elif adında bir kızı, yürüttüğü kavgayı sürdürsün diye yerine bırakır. Aslında bu düpedüz bir kaçış, daha da ağırı, kendine karşı bir ikiyüzlülüktür.
Bu kadının yaşamını giyinip, içimde dönüştürerek romanının istediği bir dille, ona yeni bir yaşam ördüm. Kuşkusuz ördüğüm yaşam da çalkantılar ve savrulmalarla dolu. Ne yazık ki romanın istediği, uygun gördüğü yaşamı kurmak zorundaydım.
“‘MENEKŞELİ KONAK’ ROMANIM BENZETMELİ TÜRKİYE’DİR”
ANDAÇ - Menekşeli Konak (2004, Adam) bambaşka tatlar getirir. Toplumsal çözülmeyle gelen değişim / yozlaşmanın simgesine dönüşen bir mekânı anlatırsınız. O konağın eksenindeki yaşamlardan renkler, sesler romanın ana örgüsünü oluşturur.
Yaşamın sürekliliğini, savunulacak yanlarını gene bir çözülme öyküsüyle iç içe verirsiniz. Biraz da bu romanı konuşalım.
ZİYALAN - Menekşeli Konak’a 2001’de tatile geldiğim İstanbul’da başladım. Kısa Pantolonlu Sevda adlı öykü kitabım çıkmış; içim, onun keyfini çıkarmama izin vermeden yeni bir şeyler üretmeye başlamalısın diye devamlı zorluyor.
Yatakta dönüp duruyor, gecelerce yarım yamalak uyuyorum. İlhama kesinlikle inanmam. Ama bir gece öyle bir şey oldu ki şaşırıp kaldım. Bilincim yarılıp bir konak gelip oturdu ve beni yazacaksın diye buyurdu. Yatağın içinde oturup sabaha dek çalıştım. Sabah olduğunda romanın ismi dahil, planı hazırdı.
Menekşeli Konak benzetmeli Türkiye’dir. Daha önce söylenmemiş gibi yazmaya çalışırım. Tazelik ancak dil örgüsüyle olanaklıdır. Çünkü dil duygulardan geçip biçimlenen bir canlıdır. İşte burada samimiyet, inandırıcılık şarttır.
Soylu bir kişiliktir “Menekşeli Konak”. Osmanlının son döneminde, vergi tahsildarı için yapılır. Ustaların ustası gönlünde yatan bir eser yaratma fırsatını yakaladığını sanarak Anadolu’da, daha önce bir kavmin kılıçtan geçirildiği bir yer seçer. Aslında haritada yer seçerken görünmeyen güçlerce eli tutulur.
Konağın yapımı bittiğinde Kurtuluş Savaşı başlar. Hastaneye dönüştürülür. Harf Devrimi’nde mektep olur. Başta konak olmak üzere roman karakterleri elbette gönüllüdür bu gelişmelere. Fakat zamanla çıkar ilişkileri çürümeyi başlatır.
İçine atmaya, dişlerini sıkarak olup biteni izlemeye başlar konak. Aç gözlülerce otel yapılır, sonunda randevuevi olarak çalıştırılmaya başlanır. İşte buna dayanamaz soylu konak. Bir yanardağ gibi patlar. Belki bir kaybediş, bir çözülmedir bu.
Elbette kahramanlar, pisliklerinden arındırarak bu konağı yeniden konduracaktır. Çünkü insanın yapısında vardır bu.
‘BENİM YÖNTEMİM, KURDUĞUM YAŞAMI İÇİMDEN GEÇİREREK YAZMAKTIR’
Görünür olan yaratıcı yazını ilgilendirmez. Yaşamın görünmeyen taraflarını bulup çıkarmak, oradaki duyguları irdelemek olmalı görevi. Güç olanı verirken açık seçiklikten şaşmamak gerekir. Bunun için geliştirdiğim yöntem, kurduğum yaşamı içimden geçirerek yazmaktır. Su gibi duru, yalın, yoğun. Büyüklük taslamak, ahkâm kesmek yazının başdüşmanıdır bence.
Menekşeli Konak’ta kurduğum yaşamı içimden geçirip yazarken, doğaüstü bir masalsılığa yakalanmamaktı amacım. Duygularımın diplerinden çıkan bir masalsılık elbette daha inandırıcı olacaktı.
Taze söylem adına Menekşeli Konak’taki kahramanlarım isimsizdir. Böylece hem okuması daha kolay hem de isimlerle çerçevelenmiş karakterlerden uzak durmuş oldum. Bunun için de romanın girişindeki yaşlı kadına söz verme kulpuna yapıştım. Aslında yok öyle bir şey. Ben uydurdum.
Menekşeli Konak’taki sevici ilişkiler, sufilik ve aşklar, hep metnin isteminden doğmuştur. Fazlalığı okuyucu hemen hisseder ve soğur. Daha önceki yapıtlarımdaki gibi, elbette Menekşeli Konak’ta da yaşamın kırışıklarını boyamaya çalıştım. Ancak fırça elde olduğu halde bazen insanın elinden bir şey gelmiyor.
‘BENİM İÇİN VATAN, BAYRAK, TOPRAK KAVRAMI ÇOK ÖNEMLİ’
ANDAÇ - Geçiş döneminin sanrısı her yere yansır. Yazının ucuyla buralara gider, derler toplarsınız insanlık durumlarını. Uzaktan yazarken kaleminizin ucuyla yurdunuza döner, yaşamın içine doğru yürürsünüz.
Uzakta yazmanın anlamını, başka bir dil yurdunda yaşayarak yazıya dönmenin olumlu / olumsuz yanlarını konuşalım istiyorum.
ZİYALAN - Sydney’e geldiğimde kırkımı aşmıştım. Karınca kararınca oturmuş bir kültürüm, geldiğim yerin gelenek ve göreneğiyle yoğrulmuş bir bilincim vardı. Başka bir dil içinde gelişmişim, bilmediğim dillerin konuşulduğu, tanımadığım bir kültürün hüküm sürdüğü diyarda, elbette duymadığım şeyleri duyar gibi olur, görmediğim şeyleri görür gibi olurum.
Kültür şoku insanın benliğinde patlayan bir bomba gibidir. Bir de ben bu duruma düşecek insan mıydım havası çökmüştü üstüme. Hiç unutmam: Hamal olarak girdiğim Demir Yolları’nda ilk gün ortalığı süpürürken, oradaki Türklerden biri beni dikkatle incelemiş, “Yahu sen artist Nihat Ziyalan’a benziyorsun” demişti. Ben de, “O benim hemşerim” demiştim.
Adam bir şey demeden koşa koşa diğer Türklerin yanına gidip, “Şurada yeri süpüren bir hıyar var, kendisini film artisti Nihat Ziyalan diye yutturuyor” demiş. İşte bu olaydan sonra içimden ağlama hastalığına yakalandım. İki yıl içinde saçlarımla birlikte fiziğim de döküldü.
Göçmenlik denizinde boğulmamak için şiire ve dolayısıyla dilime sarıldım. Türkiye’deyken bu denli milliyetçi değildim. Şimdi benim için vatan, bayrak, toprak kavramı çok önemli.
‘ROMAN VE ÖYKÜLERİMİ BURADA YAZDIM, YAZACAĞIM. FAKAT HEPSİNDE GELDİĞİ KÜLTÜRÜ YADSIMAYAN BİR YAZARIN RUH DURUMUNU GÖRÜRSÜNÜZ.’
Sydney’in Blacktown semtinde tam bir Adana’lı gibi yaşıyorum. Hoşgörülmesi dileğimle söylüyorum, Adanalı olmak da bir meziyettir. Evimde Türkçe konuşulur. Televizyonda Türk kanalları seyredilir. İnternet aracılığıyla da Türkiye’deki günlük gazeteleri okur, dostlarımla yazışırım. Hasta olsam bile bilgisayarımın başına oturur bir işçi gibi günlük üretimime bakarım.
Uzakta yaşıyorum ama verim sağlayan bir ortamdayım. Eşim yazmam için üstüme titrer. Buranın sosyal güvencesi sayesinde rahat rahat işime bakarım. Sokağımız çok sessizdir. Havuzlu, müstakil bir evde oturmanın rahatlığıyla bana düşen de oturup yazmaktır.
Roman ve öykü kitaplarımı burada yazdım, yazacağım. Fakat hepsinde geldiği kültürü yadsımayan bir yazarın ruh durumunu görürsünüz.
‘GERÇEKÇİ BİR YAZARIM. AMA ONLARI İÇİMDEN GEÇİREREK, DİLLE DÖNÜŞTÜRÜR VE TEKRAR GERÇEKLEŞTİRİRİM’
ANDAÇ - Öyküde daha şiirsel bir yerde durduğunuz kesin. Gene yaşamın ışıltısını getirirsiniz. Kısa Pantolonlu Sevda (2001, Can) bütünselliğini de bu ortak duyarlıktan, yerin-doğanın-insanın gerçekliğini etkileyici biçimde dile getirmenizden alır.
Öyküde yazarak nereye varıyorsunuz, nedir sizi öyküde kendine çeken?
ZİYALAN - Yaşam denilen apartmanın katlarını şiir hızla çıkar, her katta biraz soluklanır öykü, romansa katlarda zaman harcayarak ayrıntı yakalamaya çalışır.
Kısa Pantolonlu Sevdada bir çocuğun gözüyle İkinci Dünya Savaşı dönemini yazmaya çalıştım. Kurtuluş Savaşı’nın rüzgârıyla insanların nasıl paylaşmacı, zorlukları göğüslemekte omuz esirgemediğini, insani değerlere önem verildiğini yazmaya gayret ettim.. Çocuğun gözüyle yaşamı irdelerken yazarlık birikimimi onun emrine verdim.
Zincirleme öykülerdir Kısa Pantolonlu Sevda’dakiler. Bu yüzden bir roman bütünlüğü de vardır. O yılların toplumsal, ekonomik, sınıfsal yapısını güleç bir dil kullanarak diplere yatırdım. Ama önce öykü yazmaya gayret ettim.
Gerçekçi bir yazarım. Ama yaşadığımı, gördüğümü, olduğu gibi aktaran bir gerçekçilik değil benimkisi. Onları içimden geçirerek, dille dönüştürür ve tekrar gerçekleştiririm.
‘ŞİİRİM ÇOK DEĞİŞTİ. ÖYKÜLERİMİN İÇİNDE GEZİNMESİNİN BİR SAKINCASI YOK. AMA ÖYKÜYÜ ELE GEÇİRMEYE KALKIŞIRSA KÜLÂHLAR DEĞİŞİR.’
Hastalıklı bir biçimde ayrıntı istemez öykü. Kısıtlı bir zaman içinde yaşamı yenileyerek kotarır. Öyküde beni çeken, onu içimden geçirmem. Bu ruh ürpermesi bana inanılmaz bir haz veriyor.
Artık okumaya çok zaman ayrılmıyor. İşine giderken, otobüste, vapurda bir öykü kitabından herhangi bir öykü okuyabilir insan. İşte o, zamanını benim öyküme veren okuyucuyu eğlendirmeli, hoş bir zaman geçirtmeliyim. Okuduğu öykü üstüne düşünürse daha da güzel.
Şiirim çok değişti. Yalınlığı, yoğunluğuyla öykülerimin içinde gezinmesinin bir sakıncası yok. Ama öyküyü ele geçirmeye kalkışırsa külâhlar değişir.
‘TAVANIN DEĞİL TABANIN YAZARI OLMAK İSTERİM’
ANDAÇ - Yeni öykü kitabınız Severim Pazartesileri (2005, Adam) öykü kurmaca alanınızı genişleten bir içeriğe sahip. Yakın uzak duruların anlamını gösteren, insanın “an”ına ışık düşüren bir bakışı önceliyorsunuz.
Durum ve atmosfer öykülerinizde belirgin. Oradaki yaşamın izleri ise gene o şiirsellikle ağıyor anlatınıza. “Erkeğin Sesi” öykünüz benzersiz bir tat getiriyor. Sanki bunu roman yapmamak için direnmişsiniz.
Bu öykülerinizin yazılma, biçim alma süreçlerinden söz eder misiniz?
ZİYALAN - Severim Pazartesileri’ndeki öykülerin tamamı burayı anlatıyor. Bence bu öykülerde ilginç olan, burayı anlatmasına karşın bir Türk gözüyle, bir Türk kültürüyle yaklaşımı olması. Eğilip bakmasını bilen, diplerde salınan yazarın geldiği yeri görebilir.
Gerçekçi, klasik değerleri önemseyen bir yazar olmama karşın çağcıl olmak için her türlü sıçramaya varım. Oyunlara, bir bardak suda fırtına koparmaya yokum.
Yazında devrimci atılımlar klasik değerler üstünden yapılmalı ki, insana uzak düşmesin. Açıkçası tavanın değil tabanın yazarı olmak isterim. Yüzümün halka dönük olması benim için bir onurdur. Yaşamı yazabilmek için yürekli olmak gerekir.
Haklısınız, öykünün işi yaşanan “an”ı yakalamaya çalışmaktır. Ama bu yakalama işi donmuş bir “an”ı tekraralamak olmamalı. Duygulardan geçirip, dille dönüştürerek taze bir “an”ı kotarmalı. Daha doğrusu okuyucu bu taze “an”ı hissedebilmeli.
Değer verdiğim bir romancı arkadaşım “Erkeğin Sesi”yle ilgili aynı soruyu sordu. Tam onu yanıtladığım sırada sizden aynı soru geldi. Artık tuğla gibi romanları okumaya zaman var mı?
Romancı arkadaşımın, sizin, öyküyü küçümsemediğinizi bildiğimden, romanı öyküden üstün mü tutuyorsunuz diye sormayacağım?
Ama “Erkeğin Sesi” gibi bir öykü roman tadı veriyorsa, artık romanlar böylesi oylumlara indirgenmeli diye düşünülemez mi? 15-20 sayfalık bir öyküyle roman doyumuna ulaşmak. Müthiş bir şey.
‘TEMELİM RUS KLASİKLERİYLE ATILIDIR’
ANDAÇ - Peki, kimdir sizin yazarlarınız? Kimleri okur, kimlerle yol alırsınız?
ZİYALAN - Temelim Rus klasikleriyle atılıdır. Sonra Yunan, Alman, Fransız Klasikleri gelir. Marcel Proust, Kafka, Marquez. Truman Capote, William Faulkner, Ernest Hemingway. Tennessee Williams’ın Mrs. Stone’un Roma Baharı şimdi aklıma gelenler.
Bu yıl beni heyecanlandıran iki yazar tanıdım. Birincisi: Barış Bıçakçı. Bu yazarın yalın, yoğun anlatımı, yaşama damardan yaklaşımı enfes. İlerde kendinden çok bahsettirecek bir yazar olduğuna inanıyorum.
İkincisi: Neslihan Acu. Bu yazarın, Meltem K.’yı Kim Öldürdü, Kadından Donkişot Olmaz adlı iki romanını heyecanlanarak okudum. Toplumsal içerikli, derinliği olan bu romanlar orada nasıl karşılandı bilemiyorum. Fakat Neslihan Acu’yu da ilgiyle izleyeceğim.
Sydney’de Toplumsal Kaynak adlı bir edebiyat dergisi çıkıyor. Editörü Memduh Güney bana göre ilerisi olan bir yazar. Bu derginin etrafında toplanmış Saba Öymen, Kudret Yılmaz ilerde çok güzel işler çıkarabilir.
Melbourne’da önemli bir yazarım var: Deniz Günal. Işıltılı Venüs romanıyla haklı bir ilgi topladı. Geleceği çok parlak bir yazar. Böylece Avustralya’da özlemini çektiğim bir sanat ortamı oluşmakta.
Ayrıca Şavkar Altınel ile Deniz Günal ürettiklerimi denetleyen yazarlardır. Onların eleştirilerini önemser, onaylarını almadan kesinlikle yayınlatmam.
‘GÖÇMENLİK AĞIR BİR HASTALIKTIR’
ANDAÇ - Göçmenlikte yazmanın sağaltıcı yanı nedir sizce?
ZİYALAN - Çocukluğunun geçtiği toprakları, dilini, aldığın kültürü unutmayı kabullenmektir göçmenlik. Evet göçmenlik ağır bir hastalıktır. Edebiyat kökenli olmak benim için büyük bir şans. Böylece dilime sarılarak yazıyor, göçmenlikte kaybolmadığımı hissediyorum.
Bir de karşılaştırmalı bir yaşam yaşıyorum burada. Geldiğim yerde böyleydi, burada şöyle gibisinden. Bu da bir renk, açılım getiriyor yazdıklarıma.
ANDAÇ - Peki yazarken sıkıntı çektiğiniz oluyor mu? Başka bir dil ortamı sizin Türkçeyle ilişkinizi nasıl etkiliyor?
ZİYALAN - Burası çokkültürlü bir ülke. Yetmişe yakın dil konuşuluyor ve bunlara devlet radyosunda hemen her gün yer veriliyor. Sokaklarda fistanla gezen erkeklerin yanında, şortla gezen kadınlar görürsünüz.
Irk ayrımcılığı yapmak en büyük suçtur. Göçmenler için ana vatanlarının kimliğiyle Avustralya kimliği taşımak ayrı bir onurdur. Çünkü burası insanı birey olarak gören bir ülkedir. Bana kimse burada niçin Türkçe yazıyorsun diye karışmaz. İki yüz bine yakın bir Türk topluluğu var Avustralya’da.
Mayıs ayının ortasında, kebapçıda imza günüm var. Programlı bir imza günü olacak. Yemek-içmek, canlı müzik, ayakkabı boyacısı, gözleme, dansöz eşliğinde Severim Pazartesileri. Herkese açık bir yer ve ücretsiz. Gazeteciler, televizyoncular burada olacak. Bu arada büyük ekranda Vizontele ve Neredesin Firuze adlı filmler oynayacak.
Çokkültürlü dillerin ortamı Avustralya, Türkçeme karışmıyor, ürettiklerime alkış tutuyor. Çünkü buraya geldiğimin üçüncü yılı, şairliğimi sürdürmeme katkı olsun diye üç bin dolar hükümet yardımı almıştım. İşte burası böyle bir yer.
‘İSTANBUL’DA OLSAM BU DENLİ ÜRETKEN OLABİLİR MİYDİM? HİÇ SANMIYORUM.’
ANDAÇ - Bir yanınız değil, bütün düşünüz düşleğiniz burada. Ama orada yaşamakta ısrarlısınız. Dışta kalmak, ötelerde yazarak yaşamak nasıl bir duygu?
ZİYALAN - Edebiyatın nabzının attığı İstanbul’da yaşamayı çok isterdim. Ne yazık ki orada kalacak yerim yok. Kucağını açan dostlar var ama ne kadar barınabilirim onlarda?
Belki on kez temelli kalmak için Türkiye’ye gittim ama olanaklar elvermedi. Bakıyorum da orada yaşayan sanatçı arkadaşlarım da sanki dışarda kalmış gibi.
Önemli olan üretmek diyerek avutuyorum kendimi. Acaba İstanbul’da olsam bu denli üretken olabilir miydim? Hiç sanmıyorum.
Bir de beni kitapsız koymayan arkadaşlarım var. Ferhan Şensoy’a, Mehmet Bacaksızlar’a bu yüzden çok şey borçluyum. İnsan dostlarıyla vardır. Buna yürekten inanıyorum.
ANDAÇ - Yazının dışında uğraşlarınız var mı? Neler gününüzü doldurur, nelerle ilgilenir, yol alırsınız?
ZİYALAN - Zamanım yok ki, yazının dışında uğraşım olsun. Sabah erkenden kalkar 1 saatlik bir yürüyüş yaparım. Eve döndüğümde ballı kahvemi yudumlayarak bilgisayarın başına otururum. Öğleye doğru eşimle kahvaltı yaparım. Demlikte çay, zeytin, beyaz peynir ve pide.
Bir de evin yemek işi bana aittir. Adana’yı çok iyi becermeme karşın, kırmızı etsiz yemekler yaparım. Bulgur, domates, sebze ağırlıklı bir liste. Haftada 1 balık, tavuk.
Öğleden sonra yazdıklarımı elden geçiririm. Eğer içime sinen yarım sayfa veya 1 sayfa yazmışsam keyfime diyecek olmaz. Elimde kitap okuyarak yemek yaptığım olmuştur. Zaman benim için çok önemli çünkü.
ANDAÇ - Şimdilerde neler yazıyorsunuz?
ZİYALAN - Adana’yla ilgili ısmarlanmış bir yazı var. Mayıs ayının sonuna kadar yetiştirmem şart. Üstünde çalıştığım Adana romanımı, sanıyorum 2006’nın sonuna dek bitiririm.





