2013 senesi, aylardan Eylül. İkindi güneşi her şeyi yumuşacık, sıcacık aydınlatıyor, ısıtıyor ve renkler belki de gerçekte olduklarından çok daha güzel görünüyorlar: pamuk şekeri pembesi, balon sarısı, deniz mavisi…
Renkli Hayatlar

Hayat sıcak ve renkli akıp gidiyor. Yeni yetme bir çocuk durup balonlara bakıyor. O yıllarda o çocuğu hep Pendik’ten Kartal’a kadar sahilde elinde pamuk şekerleri, sırtında ağır olduğu belli olan siyah çantayla hızlı hızlı yürürken görüyordum. Yüzünde her zaman saf bir tebessüm oluyordu ve hep acelesi var gibiydi.
Baloncu ne zaman tezgahını açsa çocuk tam orada, balonların karşısında durup bir müddet balonları seyrediyordu. Dinlenmek için mi hayal kurmak için mi? Bilinmez. Ama hiç de balonları ya da denizi seyrederek rengârenk akıp giden hayata katılmak gibi bir haleti ruhiye içinde olmadığı belliydi.
Bu fotoğrafa baktıkça benim aklımdan geçen şu: Çocuk, sırtı dönük, anonim, bütün kendisi gibi olanların adına ‘ah ulan, şu balonlara ben de doya doya ateş edebilseydim’ ya da ‘ben de şöyle bir tezgâh açsam da yürümekten kurtulsam’ gibi şeyler düşünüyordu.
Şurası açık ki ‘şeyler hiç de göründükleri gibi değildir’ ve renkli hayatları tamamlayan bazı şeyler uzaktan bakanlarda hoş duygular uyandırsa da kendi içlerinde çocukluk trajedileriyle doludur.
Çocukken doya doya balon patlatamayan o çocuk – eğer hayattaysa – şimdi yirmili yaşlarında neler yapmaktadır acaba? Korktuğumuz gibi olmaması için ona dua ediyoruz.



