Fedakâr sözcüğüyle arama uzun zaman önce mesafe koyduğumu fark ettim. Sanırım fedakârlığın nerede bitip nerede borca dönüştüğünün birbirine karışmasından. Fedakârlık yapsam bile onu bir fedakârlık gibi yaşamıyorum. Taziyelerde de fedakâr sözcüğünü çok duyuyorum: Fedakâr bir anneydi, fedakâr bir babaydı. Kimsenin arkasından “kendisi için yaşadı” denmez; dense övgü gibi değil, suçlama gibi duyulur. Türkiye’de fedakârlığın örnekleri çoğu evde olsa gerek: Kardeşleri okusun diye okulu bırakıp çalışan abla, hasta annesine bakmak için evlenmeyen kız, parayı çocuğunun dershanesine ayırdığı için dişini yaptırmayan anne, sevmediği işte otuz yıl çalışıp “sizin için katlandım” diyen baba. Çocuk büyür, ilk maaşıyla kendine değil annesine bir şey alır. Ben de öğrenciyken yazıdan kazandığım ilk paramla babama yemek ısmarlamıştım. Annem de, babam da fedakârlıklarıyla övünürlerdi.
Senin İçin

O övünç boşuna değildi; fedakârlık, bir şeyden vazgeçen insana karşılığında başka bir şey verir, çoğu zaman vazgeçtiğinden daha görünmez ve daha kalıcı bir şey. Bunun en görünür hali, kendi arzusunu sevdiğinin ihtiyacı diye göstermek. Mesela araba isteyen baba, “çocuklar gezsin” diyerek isteğini meşrulaştırabilir. Daha az görünen ve daha yaygın hali ise gerçek yoksunluklarda, bütün o övünç cümlelerinde saklıdır: “Ben sonra yerim”, “bana bir şey olmaz”, “sizin için katlandım”. Fedakâr insan çoğu zaman isteğinden vazgeçmez; isteğini devreder. Faturayı kimse yazmasa da alan onu kendi eliyle yazar. Veren vazgeçmiş görünür, alan da ödemeye başlar, aradaki alışverişin adı sevgi olur. Sevgiyle verilen bir şeyin nasıl olup da derin ve karmaşık bir suçluluk duygusuna dönüştüğünü düşünürken, arkadaşımın hikâyesini hatırladım.
Arkadaşım, Almanya’da, daha o doğmadan babasının işçi olarak çalışmaya başladığı fabrikaya mühendis olmuştu. Babası kazandığı parayı Türkiye’deki ailesine yollarmış, kendisi için hemen hiçbir şey harcamazmış; emekli olduktan kısa bir süre sonra da hayatını kaybetmiş. Arkadaşım bana şöyle demişti: “Babam fabrikanın karşısındaki pub’a hiç gitmedi. Otuz yıl her akşam önünden geçti, bir bira bile içmedi.” Bunu o kadar hüzünlü söylemişti ki, bir süre sessizlik olmuştu aramızda. Kendisi şimdi iş çıkışı arkadaşlarıyla o pub’ta bira içiyor; annesine para göndermeye devam etse de aklına babası geldiğinde tuhaf bir suçluluk içini kemiriyordu. Babasına yaşamadığı hayatı için kızmalı mıydı, ona üzülmeli miydi, yoksa kendisi de öyle yaşamadığı için suçlu mu hissetmeliydi? Babası için mutluluk eve para yollamaktı; onun için, kazandığıyla daha iyi yaşamaya çalışmak. Devlet o babalara misafir işçi demişti o zamanlar; Türkiye’den işgücü istemişlerdi. İşgücü bira içmez; babası da içmedi.
Bu hikâyeyi kim dinlese kendi evinden bir kapı hatırlıyor. İçilmeyen bira yok olmadı; her bardak bir havaleye dönüştü, havaleler köyde bir eve, ev oğlanın okuluna, okul aynı fabrikanın üst katındaki odaya. Anna Freud buna özgecil teslimiyet demişti: Kendisi için istemesi yasaklanan insan, isteğini daha layık bulduğu birine verir ve sevincini oradan yaşar. Anna Freud bu mekanizmayı önce kendinde fark etmişti; babası Freud hastalanınca onun bildirilerini kongrelerde onun yerine okuyan kızdı. Oğlunun gözünde babası kendini her şeyden mahrum bırakmış ve bundan hiç şikâyet etmemiş biriydi; istediği her şey oğlunun hayatında, sevinç kendi yüzündeydi. Bir çocuğun babası hakkında taşıyabileceği en ağır görüntü belki de bu.
Baba hiçbir zaman “senin için” demedi, oğlundan hiçbir şey istemedi; deseydi oğlu itiraz edebilirdi belki. Ama söylenmeyen fedakârlık tartışılamaz; sessizce vicdana yerleşir. Hiçbir şey istemeyen birine borç ödenemez; borcun kurulması da bitmemesi de bundan. Freud’a göre çocuk yalnızca anne babasının davranışlarını değil, onların vicdanını, yasaklarını ve beklentilerini de devralır. Başka şehre taşınan, kendine ilk kez pahalı bir şey alan, anne babasının hiç gitmediği bir tatile giden pek çok insan bu tuhaf suçluluğa aşinadır. Kimse bir şey yasaklamamıştır, ama yasak oradadır; insan neye itaat ettiğini bile bilmez.
Arkadaşımın öfkesi de aynı yerden geliyordu. Hayatını erteleyen babaya kızmak, ertelenen hayatın kendisine borç kaldığını kabul etmek demek; muhatabı olmayan öfke içeri döner ve suçluluğa karışır. Bu suçluluğa ceza demek kolay; bana daha çok bir sadakat gibi geliyor, Freud’un melankolide gördüğüne benzer bir şey: insan, kaybettiği kişiye duyduğu öfkeyi kendine çevirerek onu içinde tutmaya devam eder. Arkadaşım suçluluktan kurtulursa babasıyla son bağını da kaybedecekti belki; o pub’a babasına rağmen değil, babası yüzünden gidiyordu. Otuz yıl girilmeyen kapı, babanın yokluğunun mekân bulmuş haliydi.
Babasının o birayı isteyip istemediğini kimse bilmiyor, arkadaşım da. Belki de bir akşam arkadaşlarına uyup içmiştir de gizlice. Umarım öyle olmuştur. Ama suçluluğun yerini ancak başka bir bağ alabilir. Babayı yasağıyla değil, bilinmeyen istekleriyle hatırlamak. Babasının da kendine ait istekleri olan, kendisinden ayrı bir insan olduğunu kabul edebilirse, onun yaşayamadığı hayatı tamamlamak zorunda kalmayabilir. Kendi hayatını ve arzularını yaşamanın ihanet olmadığını öğrenebilir. Arkadaşımı dinlerken kendime de sordum: Çocuğum bir gün hangi kapının önünden geçerken beni hatırlayacak? O kapıyı ben kendime yasakladım mı?
Baba otuz yıl o kapının önünden geçti. Oğlu şimdi içeri giriyor; her girişinde babasının otuz yıllık adımlarını da yanında götürüyor.



