Tesadüf bu ya...
Şimdi De Avrupa Baharı Mı

Geçtiğimiz hafta Avrupa’da üç ülke ve fakat üç farklı Avrupa gördüm.
Fransa, İtalya, Polonya.
Öğrenci eylemleri, sarı yelekliler, sokakta öfke, yağmalanmaktan korkan mağazalar, birbirinin meşruiyetini sorgulayan siyasetçiler...
Aslında Orta Doğu coğrafyasına hâkim bir gazeteci için bunlar tanıdık manzaralar; toplumsal huzursuzluk, yönetim krizleri, gelecek arayışı...
Ancak bu kez Avrupa’dayız.
Haliyle şu soru gündemde:
“Avrupa Baharı mı?”
Avrupa elbette protestoyla yeni tanışmıyor. Devrimlerin, öğrenci hareketlerinin, büyük grevlerin kıtası burası. Ama yakın geçmişten zihnimizde kalan Avrupa fotoğrafı başka.
İtalya
Biraz refah, bol düzen ve de “Ne olursa olsun sistem işler” duygusu...
İşte bu bir haftalık yolculukta en çok şunu düşündüm: Bu duygu nasıl aşındı?
Önce Fransa...
Öğrenciler eğitim koşullarına itiraz ediyor. Onlara hayat pahalılığı protestoları ile tanıdığımız Sarı Yelekliler ve sendikalar da eşlik ediyor.
Talepler farklı yerlerden yükselse de soru aynı: “Biz nasıl yaşayacağız?”
Bir yandan da gösteriler sırasında kırılan camlar, yağmalanan mağazalar var.
Paris’teki yağma görüntülerinin ardından Roma ve Floransa’da manzara farklı.
Chanel, Saint Laurent, Louis Vuitton, Hermès...
Koca koca mağazaların kapıları, vitrinleri olası saldırılara, yağmaya karşı boydan boya ahşap plakalar, suntalarla kapatılmıştı.
Öylesine vitrine iliştirilmiş tahta parçalarından söz etmiyorum. Ölçülmüş, kesilmiş, kapılara vidalanmış kocaman paneller.
Dünyanın en pahalı çantalarını, kıyafetlerini, saatlerini ve mücevherlerini sergileyen mağazalar, şimdi içeridekini sokaktan saklıyordu.
Bu görüntü tek başına bütün Avrupa’yı anlatmaz elbette. Ama insanı düşündürüyor:
Avrupa, insanlarına verdiği daha iyi bir hayat sözünü tutabiliyor mu?
İşte orası şu günlerde muamma.
Uzun yıllardır Amerika’nın Avrupa sağladığı güvenlik desteği, devletlerin kaynaklarını sosyal hizmetlere ayırmasını kolaylaştırıyordu.
Ancak Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’nin Avrupa’dan üstündeki yükü almasını istemesi.. Hükümetlerin önündeki hesabı ağırlaştırdı.
Hem daha güçlü savunma hem daha iyi sağlık hizmeti hem nitelikli eğitim hem erişilebilir konut...
Bunların hepsini birden finanse etmek kolay değil elbette. Fakat böyle diye de doğrudan “Sosyal haklardan vazgeçeceğiz” gibi bir sonuca atlamak da siyasi bir tercih.
Dolayısıyla “Bedeli kim ödeyecek?” diye soruyor Avrupalı.
Emekli mi? Çalışan mı? Öğrenci mi?
Vergisini zaten maaşını eline almadan ödeyenler mi?
Zira daha fazla kazananların, serveti sahiplerinin payını konuşmadan hastanın, öğrencinin, dar gelirlinin önüne hesap koymak da adil değil.
“Fedakârlık bekliyorsanız önce yükün adil dağıldığını göstereceksiniz” diyorlar.
Sokaktaki öfkeyi biraz buradan okumak gerekiyor bence.
Gelelim Varşova’ya...
Bu kez kelimemiz: “Darbe.”
Buradaki düğüm, bütçe de değil devletin kurumlarında.
En sade haliyle anlatayım.
Fransa
Başbakan Donald Tusk, Avrupa Birliği ile yakın ilişkileri savunan bir koalisyonun başında.
Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ise milliyetçi, muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) desteklediği isim. Ayrı bir seçimle halk tarafından göreve geldi; yasaları reddedebiliyor.
Kavganın merkezinde ise yargı var.
Tusk hükümeti, önceki iktidarın yargıyı siyasallaştırdığını ve bağımsızlığını yeniden sağlamaya çalıştığını savunuyor.
Karşı tarafsa hükümeti yargıyı ele geçirmekle suçluyor.
Son gerilim, mahkeme başkanının görevden uzaklaştırılmasıyla büyüdü. Polis mahkeme yerleşkesine girdi. Protestolar yaşandı. Cumhurbaşkanı Senegal yolculuğunu yarıda kesti.
Cumhurbaşkanı Nawrocki’yi destekleyen muhalefet, “darbe” kelimesini burada gündeme taşıdı. “Darbe” dediği de anayasal bir kurumun hukuka aykırı biçimde ele geçirildiği iddiası. Aslında ordunun yönetime el koyduğu bir durum değil.
Fakat “Askeri darbe yok” deyip meseleyi kapatamayız.
Mahkemede hangi yargıcın görev yapabileceği siyasi mücadeleye dönüşmüşse, hukuk herkesin dayanabileceği ortak zemin olmaktan uzaklaşıyor demektir.
Velhasıl Fransa, İtalya, hatta Almanya’da büyüyen geçim itirazıyla Polonya’daki yargı kavgasının nedenleri aynı değil elbette.
Ama kurumlara güven zayıfladığında, insanların yarına ilişkin kaygıları büyüdüğünde siyasetin de sertleştiği kesin.
Avrupa’daki aşırı sağ ve milliyetçi akımların güçlendiği nokta burası işte:
“Size yetecek kaynak var. Ama başkalarına harcanıyor.”
Göçmenlere, yabancılara, “bizden olmayanlara vermezsek bize yeter” deniyor.
Polanya
Oysa bir göçmenin sağlık ya da eğitim hakkını keserek Avrupa’nın ne konut ne geçim sorunlarını çözebilirsiniz.
Geçinemeyen insanın öfkesini anlamak başka, o öfkenin kendisinden de güçsüz birine yöneltilmesini kabul etmek başka.
Bu yüzden bütün gösterileri tek bir “Avrupa Baharı” başlığına sıkıştırmak bana yeterli gelmiyor.
Çünkü insanların sokağa çıkması, tek başına demokrasinin çöktüğünü göstermez. Bazen hâlâ söz söyleyebildiklerini, bir şeyleri değiştirebileceklerine inandıklarını gösterir.
Soru, itirazlarının duyulup duyulmadığı.
Benim bu bir haftalık yolculukta hissettiğim buydu.
Avrupa’nın bir anda çöktüğü değil de refahın, güvenliğin, hukuki güvencenin artık eskisi kadar net hissedilmediği...
Polonya Meclis Başkanvekili Szymon Hołownia, Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde gazetecilere konuştu. Anayasa Mahkemesi krizinde gerilimin düşürülmesini isteyen Hołownia, Cumhurbaşkanı Nawrocki ile Başbakan Tusk’a uzlaşma çağrısı yaptı.




