Türkiye’de futbol yorumcusu olmanın son derece konforlu bir yolu var: Maçın bitmesini bekliyorsunuz, sonra ortaya çıkan sonuca göre doksan dakika önce ne yapılması gerektiğini büyük bir özgüvenle anlatıyorsunuz. Karar verme sorumluluğu başkasında, bütün gelişmeleri gördükten sonra hüküm verme ayrıcalığı sizde.
Skoru Bekleyen Cesaret

Beşiktaş’ın Crystal Palace karşısındaki beraberliğinin ardından Vincenzo Italiano’nun rotasyon tercihleri üzerinden yürüyen tartışma, bu alışkanlığın yeni bir örneği oldu.
Fakat bu kez kadro tercihlerini konuşmadan önce, tartışmanın üzerine kurulduğu yargıyı sorgulamak gerekiyor: Beşiktaş neden başarısız olmuş gibi değerlendiriliyor?
SORULMASI GEREKENLER
Avrupa Ligi’nde üç maç oynamış, iki galibiyet ve bir beraberlikle yedi puan toplamış bir takımdan söz ediyoruz. Üçüncü karşılaşmasında bir Premier Lig temsilcisinden puan alan, yoluna yenilgisiz devam eden bir takım var.
Bu tablonun nesini yetersiz buluyoruz? Hangi gerçekçi beklentiye göre ortada teknik direktörü hedef tahtasına koymayı gerektiren bir sonuç bulunuyor?
Beşiktaş’ın iç sahada kazanmayı istemesi son derece doğal. Taraftarın galibiyet beklemesi de öyle. Kazanma isteği, galibiyet dışındaki her sonucu başarısızlık saymak için yeterli gerekçe değil. Futbolu değerlendirirken beklentinin yanına rakibin niteliğini ve takımın performansını da koymak gerekir.
Crystal Palace karşısındaki beraberliği, sanki kazanılması zorunlu bir maçta yaşanmış büyük bir kayıp gibi anlatınca daha ilk adımda tartışmanın zemini bozuluyor.
Ardından bu sözde başarısızlığın sorumlusu aranıyor ve kadroya bakılarak hüküm veriliyor: Rotasyon yaptı, kazanamadı, bütün analiz bu kadar.
3 MAÇTA 7 PUANI GÖRMEZDEN GELMEK...
Oysa önce üç maçta alınan yedi puanın hakkını teslim etmek gerekir. Bu başlangıç, Italiano’nun her tercihinin doğru olduğunu kanıtlamaz ancak ortada İtalyan teknik adamın, Avrupa’daki işini değerlendirirken görmezden gelinebilecek bir ayrıntı da değil.
Eleştirinin inandırıcılığı, olumlu olanı teslim edebildiğiniz ölçüde artar. Başarı hanesine yazılması gerekenleri küçültüp tartışmalı her kararı büyütürseniz, ortaya çıkan şeyin adı hesap sormak olmaz.
Elbette Italiano’nun çıkardığı kadro tartışılabilir. Aynı anda fazla oyuncu değiştirdiğini düşünebilirsiniz. Bazı bölgelerde devamlılığın korunması gerektiğini savunabilirsiniz. Oyuncu tercihlerini, değişikliklerin zamanlamasını eleştirebilirsiniz.
Fakat bunları söylemek için oyunu anlatmanız gerekir. Hangi oyuncunun eksikliği hangi bağlantıyı kopardı? Sahadaki hangi tercih rakibin işini kolaylaştırdı? Önerdiğiniz değişiklik neyi düzeltecekti, karşılığında hangi riski yaratacaktı?
Bu sorularla uğraşmak emek ister. “Bu maçta rotasyon mu yapılır?” diye çıkışmak ise birkaç saniye sürer. Üstelik öfkeli bir kitleye sesleniyorsanız karşılık bulma ihtimali de yüksek.
Futbol yorumculuğunun popülizme teslim olduğu yer burası. Önce kalabalığın ne duymak istediğine bakılır, ardından o beklentiye uygun cümle kurulur. Tartışmayı derinleştirmek yerine tepki büyütülür, ses yükseldikçe eleştirinin güçlendiği sanılır.
ÇOĞUNLUĞUN DUYMAK İSTEDİĞİNİ SÖYLEMEK
Oysa herkesin duymak istediğini söylemek için özel bir cesaret gerekmiyor. Asıl mesele, insanların kızgın olduğu anda da ölçüyü koruyabilmek.
Üç maçta yedi puanın iyi bir başlangıç olduğunu söyleyebilmek. Bir Premier Lig takımından alınan puanın değerini hatırlatabilmek. Galibiyet beklentisiyle gerçek bir başarısızlık arasındaki farkı anlatabilmek.
Bunları yapmak teknik direktörün avukatlığı değil, yorumculuğun gereği.
Rotasyon tartışmasının kendisi de aynı ciddiyete ihtiyaç duyuyor. Bir sezonun bütün yükünü aynı oyunculara taşıtıp ardından yorgunluktan, sakatlıklardan ve kulübenin hazır olmamasından şikâyet edemezsiniz. Kadronun genişliğini önemseyip o kadroyu kullanma fikrini her beraberlikte suçlama konusu haline getiremezsiniz.
VARSAYIMLAR ÜZERİNE YAPILAN YORUMLAR
Az süre alan futbolcuların hazır kalmasını istiyorsanız onlara oynama imkânı tanımak zorundasınız. Gençlerin gelişmesini istiyorsanız sorumluluk almalarını da kabul etmeniz gerekir.
Her karşılaşma için “Bu maçta olmaz” deniliyorsa, o oyuncuların ne zaman takımın parçası haline geleceğini de açıklamalısınız.
Teknik direktör yalnızca o akşamı yönetmiyor. Oyuncuların fiziksel durumunu, önündeki maçları, kadronun tamamından alabileceği katkıyı birlikte düşünmek zorunda. Bu hesabı yanlış yapabilir, hesabın varlığını yok sayarak sağlıklı bir değerlendirmeye ulaşamazsınız.
Üstelik farklı bir kadronun Crystal Palace’ı kesinlikle yeneceğini kim biliyor?
Yorumculuğun en rahat alanı, hiç sınanmamış ihtimaller. Oynamayan futbolcu hata yapmaz, uygulanmayan plan işlemez hale gelmez. Sahaya çıkmayan ideal takım, zihinde bütün maçlarını kazanır.
Sonra bu hayali kesinlik, gerçek sahada mücadele eden takımın karşısına konulur. Daha güçlü olduğu düşünülen bir ilk on birin galibiyeti garanti edeceği varsayılır. Futbolun belirsizliği, rakibin gücü ve maçın kendi dinamikleri bir anda ortadan kaldırılır.
Bu mantıkla tartışmanın sonu gelmez çünkü teknik direktör yaşanmış bir maçın sorumluluğunu taşırken onu eleştiren kişi hiç oynanmamış bir karşılaşmanın galibiyetini sahiplenir.
Beşiktaş’ın Avrupa Ligi’ndeki ilk üç maçına baktığımızda ise hayali bir tabloyla karşılaşmıyoruz. Ortada kazanılmış yedi puan var. Yenilgisiz devam eden bir takım var. Premier Lig temsilcisi karşısında alınmış bir beraberlik var.
Bunların tümünü bir kenara bırakıp yalnızca rotasyondan dolayı bu kadar ağır eleştirilerde bulunmak, değerlendirmeden çok peşinen verilmiş bir hükme gerekçe aramak.
Taraftar elbette daha fazlasını ister zaten rekabetin doğasında bu var. Yorumcunun görevi ise bu isteği sürekli bir yetersizlik duygusuna dönüştürmek değil. Her sonucu yeni bir öfkenin malzemesi haline getirmek özellikle şu aşamada Beşiktaş’a yarardan çok zarar veriyor.
BEKLENTİLERİ AÇIKLAMAK GEREK
Italiano’yu eleştirelim, tercihlerini tartışalım. İyi sonuçların arkasına saklanabilecek oyun sorunlarını da konuşalım ama önce gördüğümüz tablonun adını doğru koyalım: Üç maçta yedi puan başarısızlık değil. Crystal Palace beraberliği de kendi başına bir teknik direktörlük kusurunun kanıtı değil.
Bu tabloyu yetersiz bulmak elbette mümkün, o zaman ölçütlerinizi açıklamak zorundasınız. Beşiktaş’tan ne bekliyorsunuz, bu beklentiyi neye dayandırıyorsunuz, hangi sonuç sizi tatmin edecek?
Bunlara yanıt vermeden taraftarın hayal kırıklığını büyütmek kolay. Herkesin o an duymak istediğini söyleyerek alkış toplamak da öyle.
Futbol yorumculuğu, kalabalığın öfkesine etkili cümleler bulmaktan daha fazlasını gerektirir. Söylediğiniz sözün bir ölçütü, eleştirinizin bir gerekçesi, dün savunduğunuzla bugün itiraz ettiğiniz arasında bir tutarlılık bulunmalı.



