Geçtiğimiz hafta İstanbul’a 48 saatte düşen yağış, kentin belleğine coşkun sel sularının akışına kapılmış arabalar, insanlar ve hayvanlarla; su basmış, çamura gömülmüş dükkânlar, evlerin önünde yığın yığın eşyalar ve mahsur kalan, dehşet anlarını paylaşan yurttaşlarla kazındı. En acısı da yitirilen canlar oldu. Valilik, yaklaşık 3 bin ev ve iş yerinin ciddi zarar gördüğünü, 19 bin 300 civarında ihbar aldıklarını açıkladı. Boğularak can veren hayvanların sayısıyla kimse ilgilenmedi. Onlar zaten gebermesi gerekenler olarak kayıt dışı katlediliyorlar çünkü! Oysa kurumuş, kurutulmuş yüreklerde merhamet uyandırması umulan sayısız paylaşımda, yavruları için çırpınan kediler, köpekler, burunlarına kadar suya gömülmüş, yardım bekleyen inekler de vardı.
Su Yolunu Unutmuyor

Bu daha başlangıç. Yağışın şiddetini küçümseyemeyiz. İklim krizi, aşırı yağışları daha büyük bir risk hâline getiriyor. Ama bu yağışın felakete dönüşmesini tek başına iklimle açıklayamayız. Nasıl bir şehir planla-masıyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Yıllara yayılan yanlış kentleşmenin sonuçlarını öngörerek, hiç değilse günler öncesinden uyarısı yapılan El Niño dalgasına karşı bir plan ve hazırlık yapılabilir miydi? Yoksa İstanbul için, bunun bile faydasını göremeyeceğimiz kadar mı geç kalındı?! Peki ya diğer kentler? Doğal dere yataklarının doldurulup imara açılması, istinat duvarları, nerelerin yapılaştırıldığı, toprağın ve ormanın ne kadarının ortadan kaldırıldığı da hesabın parçası olarak görülmeli. Felaketin boyutu, kentin olağan dışı ölçekteki yağışları karşılayacak doğal alanlarını yıllar içinde nasıl kaybettiğini ve bu kaybın göz göre göre gerçekleştiğini gösterdi.
Kuzey Ormanları Savunması’nın Cendere’ye ilişkin uyarısı, bu yıkımın bir görüntüsünü önümüze koyuyor: “Belgrad Ormanı ile İstanbul arasındaki yaşamsal su ve temiz hava koridoru beton yapılaşmayla daraltı-lırken, taş ocakları da orman alanlarını kemirmeyi sürdürüyor. Orman, taşkın ve heyelan riskini azaltan doğal bir koruma hattı. Onu kazıyıp yok ettikten, vadiyi betonla tıkadıktan sonra yaşananı yalnızca ‘do-ğal afet’ diye adlandırmak, doğaya yapılan müdahaleyi görünmez kılıyor.”
Cendere Vadisi’ndeki Vadi İstanbul projesi, bu çelişkinin en görünür örneklerinden. Aşırı yağışta AVM’nin otoparkını da su bastı. İDEO’nun aktardığı belgeler, vadiye ilişkin yapılaşma uyarılarının yıllar öncesine uzandığını ve Sarıyer Belediyesi’nin 2022’de bölge için taşkın riski raporu yayımladığını gösteriyor. Kuzey Ormanları Savunması’nın yıllardır dile getirdiği itiraz da yalnızca bir projeye değil, İstanbul’un doğal su ve hava koridorlarının yapılaşma baskısıyla boğulmasına yönelik. TEMA Vakfı’nın İstanbul projeleri üzerine çalışmaları da kuzey ormanlarının, su havzalarının ve doğal alanların kentin yaşam destek sistemleri ol-duğunu ortaya koyuyor. İstanbul’un akciğerleri sökülürken yalnızca nefes kaynağı değil, doğal yaşam döngüsü ve güvenli gelecek imkânları da yok ediliyor.
Üstelik dere yataklarının nasıl değiştiği artık yalnızca çevre örgütlerinin uyarılarından ibaret değil. Peyzaj mimarı Dr. Hülya Dinç’in araştırmasına göre İstanbul’da, içme suyu havzaları dışındaki 168 ana derenin yüzde 64’ü fiziksel değişime uğramış; yalnızca 60’ı doğal yapısını koruyabilmiş. Dinç’in çalışması, suyu ana yataklara taşıyan kuru ve akar kolların da yapılaşma nedeniyle kaybolduğunu gösteriyor. Yani her gün arabalarla geçtiğimiz bazı geniş caddelerin altında, üstü asfaltla kapatılmış eski dere kolları bulunu-yor. Su yolunu unutmuyor; yatağı daraltıldığında, üstü kapatıldığında, çevresi betonla doldurulduğunda ilk şiddetli yağışta kendine yeniden yol açıyor.
Bu dönüşüm yalnızca bir bina dikilebilecek her yere asfalt dökülerek gerçekleşmedi. Dere kenarlarındaki yapı yaklaşma kuralları da yıllar içinde değiştirildi. İSKİ’nin yetki alanındaki belirli dere kesimlerinde en az 10 metrelik koruyucu bakım ve temizlik bandı ile yapı yaklaşma sınırı tanımlanmışken bu kurallara uyul-madı. Felaket, gereksiz görünen “teknik ayrıntıların” imar kararlarını ve derelerin çevresindeki yapılaşma imkânlarını nasıl etkilediğini tartışmayı zorunlu kılıyor. Koruma alanlarının daraltılması ve suyun taşkın sırasında yayılabileceği alanların binalara, yollara ve sanayi alanlarına dönüştürülmesiyle; kısacası çıkar ve ranta dayalı ihmalle birlikte felaketin çapı da genişledi.
Büyükdere, Cendere, Haramidere, Kurbağalıdere, Ayazma ve Kağıthane Deresi… Bu isimler, İstanbul’un su yollarının ve vadilerinin kent yaşamından ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatıyor. “Islah” adı altında derelerin beton menfezlere alınması, üstlerinin yol ve otopark yapılması, çevrelerindeki koruma alanla-rının daraltılması suyun doğal akışını kent planlarının dışına itiyor. Yağmur suyunun toprağa sızabileceği alan azaldıkça suyun yükü yollara ve binalara biniyor. Sonuç “afet” değil!
Hasarın ardından “acil güvenlik” gerekçesiyle bazı yapılar yıkılmaya başlandı. Fakat yalnızca dere yata-ğındaki hasar görmüş yapıları yıkıp konuyu kapatabilir miyiz? Bu yapılar hangi plan kararlarıyla oraya geldi? Taşkın riski ne zamandır biliniyordu? Vadiye ve su yollarına yapılan büyük projeler, kentin doğal drenaj kapasitesini nasıl etkiledi? Yıkımın ardından bu alanlar hangi kullanımlara açılacak? Bu soruların yanıtı kamuoyuna açıklanmalı.
Afetin hemen ardından dönüşüm ofisi açılması, yurttaşlara “Yarısı Bizden” ve TOKİ seçeneklerinin su-nulması da bu nedenle daha sert bir eleştiriyi hak ediyor. Kentsel Dönüşüm Başkanı Hakkı Alp, bireysel dönüşüm için komşuların anlaşması gerektiğini anlatırken Ayazağa’nın tamamını dönüştürme hedefin-den söz etti. Hasar tespitleri, kayıplar ve insanların evlerine ne zaman dönebileceği hâlâ gündemdeyken afet, dönüşüm modellerini tanıtmanın ve yeni projeleri pazarlamanın zeminine çevriliyor. “Komşular anlaşamadı” açıklaması, kamunun planlama ve denetim sorumluluğunu görünmez kılıyor; apartman sakinlerini suçlu ilan ederek tüm sorumluluğu onların omzuna bırakıyor.
Elbette güvenli olmayan binalarda yaşayanların güvenli konutlara kavuşması gerekir. Ama “güvenlik” sözcüğü, her tür plan değişikliği ve projeyi kendiliğinden meşru kılan bir açık çek değildir. “Kentsel Dönü-şüm” kimin için yapılacak? İnsanlar yaşadıkları yerde kalabilecek mi? Barınma ve mülkiyet hakları nasıl korunacak? Arazi değerindeki artıştan kim yararlanacak? Birçok ülkede Orta Çağ’dan bu yana dönüştü-rülmeyen yapılarıyla, genişletilmeyen daracık sokaklarıyla, otobanlara yer açılmayan, “ban çık”lara izin verilmeyen merkezleriyle kentler nasıl oluyor da yağışlara direniyor? Onlar kentsel dönüşüm denilen mucizevi alandan bihaber yaşarken, neden muazzam imar kararlarıyla, imar aflarıyla “vatandaşın gele-ceği için yatırımlarını esirgemeyen” bizim ülkemiz yöneticilerinin emekleri sulara, sellere kapılıp gidiyor? Bu sorular yanıtsızken felaketin yarattığı korkuyu bir dönüşüm kampanyasının reklamına çevirmek, in-sanlara gözdağı vererek korkuyla zorunluluk tarif etmek ahlaksızlık, çıkarcılık değilse nedir?
Çözüm, dere yataklarını ve taşkın alanlarını yapılaşma dışında bırakmak; kapatılmış dere kollarını bilimsel ve güvenlik temelli planlarla yeniden görünür kılmak; toprağın suyu emebileceği alanları çoğaltmak ve ormanları korumaktır. İmar aflarıyla riskli yapılaşmayı kalıcılaştırmaya, altyapı kapasitesini yok sayan parsel bazlı yoğunluk artışlarına son verilmelidir. Kentsel dönüşüm ise rantı büyüten projelerin pazarlama adı değil; güvenli barınmayı, yerinde yaşamı, kamusal sorumluluğu ve mahalle sakinlerinin gerçek söz hakkını güvenceye alan, zorunlu alanlarda ancak belli koşullarda ele alınacak bir politika olmalıdır.
Artvin’de ve Karadeniz’in başka vadilerinde Derelerin Kardeşliği Platformu’nun yıllardır sürdürdüğü mü-cadele bize aynı şeyi söylüyor. Yıllarca savunduğumuz topraklar, ormanlar, dereler ve yaşam bunu haykı-rıyor. Dere, ormanla, toprakla ve vadide yaşayanlarla birlikte bir yaşam bütünüdür. Bu bütünü korumak ve sürdürmek, önemli bir yaşam hattını korumaktır. Doğa kendi yatağını unutmuyor. Asıl suçlu, doğaya meydan okuyan; ne pahasına olursa olsun toprak, ağaç, tarla, çimen, çiçek, hayvan tanımaksızın kent kuran ve kenti sadece insanların hakkı olarak gören rant odaklı planlama anlayışıdır.
Ülkenin onca sorunu varken, yeni ayakkabıları ıslanmasın diye çıplak ayakla elektrik akımına kapılıp can veren yetim çocuk bu ülkenin en acı özeti. Onun hakkı, ormanda yuvasından edilen kuşun kanadında artık. Bakalım, sebepsiz yere, bir inat ve hınç uğruna; kadın cinayetlerinde akan kanların, çöplerin, altya-pısızlığın yarattığı ölüm tuzağı çukurların, kaçak kabloların ve güvensiz sokaklarda öldürülen hayvanların vebali küçük Mahmut’un katillerini bulacak mı? Zira bu umarsızlıkla, aymazlıkla umabileceğimiz şimdilik bu! Elbette bundan medet ummak yerine, buradan bile önümüze düşen tarikat rantı gerçeğine yüz çevi-rip daha iyisi için mücadele etmeliyiz.



