Tuğçe ÇELİK
Tiyatroda Görünmeyen Emek: Bir Yıllık Telif On Bilet Parası

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV) tarafından “Yaşanılabilir Bir Dünya İçin Sanat” sloganıyla düzenlenen 29. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, 20-30 Kasım arasında başkent sahnelerinde gerçekleştirilecek.
Açılış, Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak. Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü’ne değer görülen oyun yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu, tiyatro yazarlığının ekonomik ve yapısal sorunlarını, yerli oyunların sahnelenmesindeki güçlükleri ve sansürün yazarlık üzerindeki etkilerini anlattı.
Festivalde Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü’ne değer görüldünüz. Yazma eyleminizi ve tiyatro yazarlığının bugünkü halini nasıl yorumlarsınız?
Mücadele içinde olma hâli. Genel çerçevede sanatın, özelde ise yazmanın bugün ne karşılık bulduğuna bakmamız gerekiyor. Tüm sanat dallarındaki mücadele tiyatro yazarlığı için de söz konusu. Gitgide daralan bir alan, zahmetli bir üretim süreci ve sonrasında eserin sektörde yolunu bulabilmesi için içine düşülen derin bir yalnızlık kuyusu… Ama “bugün”ün de avantajları var. Günümüzde tiyatro yazarlığının pek çok disiplinle iç içe geçmesi kıymetli. Daha fazla alanda okuyup araştırmak ve bu alanlara hâkim olmak gerekiyor. Üretim sürecinde birçok kişiyle daha kolay iletişime geçme imkânımız olması da keyifli. Edebiyatın akıcılığı ve başta kuramsal eserler olmak üzere pek çok kaynağa kolayca ulaşabilmek, yazarlığı gerçekten besleyen imkânlar. Asıl mesele, kimin hangi bilgiye ne kadar ulaşabildiği ve bunu yazı işçiliğine nasıl dönüştürebildiği. Kendi yazma eylemim için şunu diyebilirim: Yazmak aslında insanlığın tarihine katılmak. Zira yazmanın da tarihi var. Her dönemde biçim değiştirir ama özü aynı kalır: İnsanın kendini ve dünyayı anlama belası, anlamdan vazgeçmesi, anlamı parçalaması, yerine yeni bir dili koyması, dilden kovulması, dili unutması… Bir nevi yazmanın anlatmaktan aramaya evrilmesi… İçimde bir ses sürekli bana “Kaz!” diyor. Yazarak dünyayı kazan bir insanmışım gibi hissediyorum. Her seferinde farklı noktadan kazan ve bir sonrakinde daha önce nereyi kazdığını hatırlamayıp başka bir noktadan kazan… Trajedisi de kazdığında karşısına çıkan şeyi görünce, aradığı şeyin o olup olmadığını bilememek… Dünyayı her kazdığında kazdığının içine gömülen bir hayat benimkisi.
Oyun yazarlarının karşı karşıya olduğu en önemli sorunlar neler? Ekonomik koşullar ve sahnelenme olanakları nasıl etkiliyor?
En büyük sorun, oyun yazarlığının bir meslek sayılmaması. Meslekleşmemiş, kurumsallaşmamış, çoğu zaman küçümsenen bir iş. Buna rağmen inatla yazıyoruz, sanatın her dalındaki inatçı emekçiler gibi. Herkes oyun yazabilir, bunun kutsal yanı yok. Zor olan, bunu sürdürmek ve kendi külliyatını kurabilmek. Ayrıca oyun yazmak Brecht’in işaret ettiği görünmez emekle örtüşür. Aylar süren araştırmalar, oyunu inşa etme ve yazım süreci, somut, elle tutulur bir nesneye dönüşmediği için görünmez bir emeğe indirgeniyor. Bu körlük, insanları yaşayan yazarların metinlerine anonim malzemeymiş gibi davranmaya itiyor. Sektörün ayıp bir şekilde sloganı hâline gelen “En iyi yazar, ölü yazardır” söylemi de bu maddi ve manevi işgale işaret ediyor. Çünkü “ölü yazar”, yapımcı açısından hem telif maliyetinden kurtulmak hem de metnin düşünsel omurgasını dilediğince eğip bükebilmek demek. Bu sloganın başka bir sektörde duyulmayıp sadece yazarlıkla ilişkilendirilmesi acı. Sıklıkla yaşadığım trajikomik bir örnek vereyim. Yapımcılar yazarın telifini minimuma indirmek için “Ama afiş basımına şu kadar bütçe ayırdım” diyebiliyorlar. Afiş, onların dünyasında gözle görülür, matbaadan çıkan somut bir nesne. Fikir işçiliği elle tutulamadığı için onların gözünde finansal bir ağırlığı ve dahi saygınlığı olmayan soyut bir kavramdan ibaret. Bu yüzden yapımcılar, yazarlığı yalnızca “hobi” olarak gören yazarları severler. Çünkü görünmez emeğin sömürüsü her zaman en kolay. Keza özel tiyatrolarda bir oyunun yıllık telifi artık toplam on bilet parasına denk gelebiliyor. O kadar karşılıksız bir emek söz konusu. Yaşadığımız vefasızlık da cabası… Bir de şu var: Yerli yazardan iki kişilik, dekorsuz bir oyun beklenir ama yabancı oyunun kalabalık kadrosundan, pahalı dekorundan kısılmaz. Bir yapımcıya bir keresinde şakayla “Sizin yüzünüzden bir Keşanlı Ali Destanı ya da kadrolu bir kabare yazamayacağım” demiştim. Haldun Taner bugün yaşasaydı muhtemelen o da iki kişilik bir oyuna sıkıştırılırdı. Ayrıca görünür olmaya çalışmak da başlı başına yıpratıcı bir mücadeleye dönüştü. Yazdığımız oyunları okutamıyoruz. Tiyatro insanları metinlerimizi merak etmedikleri gibi bu ilgisizliklerini bahanelerle meşrulaştırmakta sakınca görmüyorlar. Üstelik birilerine ulaşabilsek bile bu kez, nedenini anlayamadığım şekilde, bize karşı kurulan o “yapay” üst-ast ilişkileri ve nobran tavırlar karşısında kalbimiz kırılıyor. Yeni bir çeviri oyununa gösterdikleri ilgiyi bize göstermiyorlar. Yıllarımı bu sektöre vermeme rağmen ne zaman meslektaşlarımla karşılaşsam kendimi hâlâ sıfırdan anlatmak zorunda kalıyorum. Çünkü oyunlarımı hiç duymamış tiyatrocularla karşılaşıyorum. İçinde bulunduğu sektörü takip etmek, kim ne yapıyor, ne üretiyor diye bir bakmak gerek diye düşünüyorum. Bu ekonomik sorunlar, görünmezlik ve kıymetsizlik arasında bir oyun yazarı metnin estetik düzlemine ne kadar kafa yorabilir? Yorsa bile düşündüklerini ne kadar uygulayabilir? Asıl soru bu!
Toplumsal ve politik meseleleri sahneye taşıyorsunuz. Sansür ve otosansür nasıl etkiliyor? Nasıl mücadele edilmeli?
Bu durum, akıl ile kalem arasındaki o hassas bağla yakından ilgili. Akıl ve kalem arasındaki o görünmez boşluğa otosansür sinmişse yazarın bununla mücadele etmesi gerçekten zor. Çok farklı disiplinlerden geliyorum. İlkokulu Amerika’da okudum, Türkiye’de Mülkiye’yi bitirdim, ardından tiyatro kuramları ve dramaturgi üzerine yüksek lisansa geçtim. Yıllardır okuma ve araştırma hâlindeyim. Bu kişisel yolculuğum sayesinde yazarken aklımda vızıldayan bir sansür sineği barınamıyor.
Bu yıl oyun yazarlığımda 22. yılımı geride bıraktığım için artık mesleki tecrübenin de verdiği özgürlükle otosansürle uğraşmıyorum. Söylenemeyeni kurguyla söylemenin güzelliğini, zarafetini kendimce oluşturmaya gayret ediyorum. Ayrıca sansür ve otosansürle mücadele eden yazarların röportajları, bu durumla nasıl baş ettikleri ilgimi çekmiştir. Onların kişisel yolculuklarında keşfettikleri baş etme yöntemlerini kendime uyguladığım oldu. Baskı dönemlerinde yazarların, kalemlerini sansür kurullarının anlamayacağı şekilde incelterek metaforlarla ve satır aralarıyla ürettikleri çözümler mevcut. Özellikle Latin Amerika ve Balkan ülkelerindeki yazarların bu yöntemle ortaya koyduğu, edebiyat tarihi açısından zengin, okuması keyifli bir külliyat var, Otosansür dışsal baskılardan çok daha çetrefilli ve içsel bir mücadele alanı. Bu içsel kuşatmada genelgeçer formüller işlemez; her yazar kendi çıkış yolunu, kendi özgün yöntemleriyle bireysel olarak bulmak zorunda.





