18:40, 30/10/2026, Cuma • GZT Haber Merkezi
Top Şimdi Mısır’da

Doğu Akdeniz satranç tahtasında pozisyon değişti. Libya Temsilciler Meclisi’nin, Türkiye ile 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nı resmi olarak onaylaması, Akdeniz’deki jeopolitik ezberleri kökünden sarstı.
2019 yılında, Türkiye Libya ile bu anlaşmayı imzaladığında, karşı çıkanların en büyük argümanı, anlaşmanın Libya Meclisi’nden geçmemesiydi. Libya o yıllarda sert bir iç savaşın içerisindeydi. Ülkenin yasama organı ve yürütme organı birbirlerini tanımıyor, bu nedenle Türkiye’nin anlaşması eleştirilerin odağı oluyordu.
İlerleyen yıllarda bir çok şey değişti. Türkiye Hafter tarafıyla ilişkiler geliştirdi. Ülkemizin Libya'nın doğusundaki siyasi aktörlerle yürüttüğü diplomatik temaslar, geçmişte mutabakata karşı çıkan çevrelerle diyalog kurulması açısından önemliydi.
Libya Meclisi’nin onayı, anlaşmanın Libya'daki siyasi kabulünün genişlemesi bakımından önemli bir dönüm noktası oldu.
Yıllardır bu anlaşmayı "yok hükmünde" saydırmak için diplomasi koridorlarında mekik dokuyan cephede ise beklendiği gibi alarm zilleri çalıyor.
Atina ve Lefkoşa’nın feryadını, hatta arkalarındaki Avrupa Birliği korosunun reflekslerini anlamak zor değil.
Zira maksimalist tezleri yavaş yavaş Akdeniz'in derin sularına gömülüyor. Türkiye-Libya Anlaşmasına karşı çıkan ülkeler listesi ise son derece ilginç.
Birleşmiş Milletler’e gönderilen ortak itiraz mektubunda AB ve Mısır’ın yanında, coğrafi olarak Akdeniz’e bir karış bile kıyısı olmayan Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in imzası var.
Peki, bu iki, ülkeyi’yi Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı pozisyon almaya iten motivasyon ne?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçtiğimiz hafta bölgesel bloklaşma ve yapay cephelere dair yaptığı tespit, bu absürt tabloyu tek bir cümleyle özetliyor aslında: "Bazıları, tepki göstermek zorunda oldukları için tepki gösteriyorlar."
Mesele aslında bu kadar basit. Fidan’ın işaret ettiği üzere, karşımızdaki tablo coğrafi veya hukuki bir hak arayışı değil. Küresel güç merkezlerinin bölgeye dayattığı yapay bloklaşma siyasetinin bir tezahürü. Körfez’in bu aktörleri, kendi öz çıkarlarından ya da Akdeniz'in sularından ziyade, parçası oldukları "anti-Türkiye" cephesine bir nevi müttefiklik diyeti ödüyorlar. Doğu Akdeniz ile alakası olmayan bu ülkeleri, Türkiye-Libya Deniz Yetki Anlaşması’na karşı çıkmaya iten şey İsrail’in zorlaması.
Kendi iradeleriyle değil, içine itildikleri jeopolitik kamptaki rolleri gereği bunu yapıyorlar. Yani sadece tepki göstermek zorunda oldukları için el kaldırıyorlar.
Fakat madalyonun diğer yüzünde, bu suni cephenin merkezine yerleştirilmek istenen Mısır duruyor. Bu noktada, takvim yapraklarını geriye sarmak gerekiyor.
2010 yılından sonra Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da çok şey değişti. Arap Baharı'nın etkileri, Gazze’de yaşanan soykırım, Filadelfi Koridoru’nun işgali ve İsrail’in bölgesel savaşı körükleyen agresifliği Kahire’nin önüne yeni bir gerçeklik koydu.
1979 Camp David Anlaşması’ndan bu yana devam eden o soğuk barış, artık Mısır için ciddi bir ulusal güvenlik açığına dönüşmüş durumda.
Bugünün Mısır’ı, kendi sınırlarını tehdit eden, Filistinlileri Sina’ya sürme planları yapan bir İsrail’in ve onun jeopolitik uydularının yer aldığı bir kampta gönüllü olarak saf tutmak istemez, isteyemez. Kahire, iç kamuoyunun büyük öfkesini ve sınır güvenliğini riske atarak Batı-İsrail ekseninin ileri karakolu olmayı sürdüremez.
Ankara ise bu sıkışmışlığı görerek Mısır’ın önüne son derece rasyonel, kazan-kazan formülüne dayalı bir alternatif koydu. İsrail ve Yunanistan kampının dayatmaları yerine Türkiye ile sınırlarını çizmek ve fazladan 15 bin kilometrekarelik bir deniz alanına hükmetmek. Yaklaşan ortak deniz tatbikatları da iki ülkenin askeri ve stratejik olarak birbirine ne kadar yaklaştığının en net ilanı.
Sözün özü, yapay blokların zoraki ve göstermelik tepkileri, Doğu Akdeniz’in yeni dalgalarına dayanamaz. Libya’nın tarihi onay hamlesinden sonra Ankara kartlarını açık oynadı, elini güçlendirdi ve stratejik teklifini masada bıraktı.
Şimdi Akdeniz’de yeni bir devrin kapısını aralamak ya da eski blokların gölgesinde kalmak arasında karar verme vakti. Top şimdi Mısır’da.
•••
Sırbistan’da 25 Ekim günü gerçekleşen seçimler, bundan öncekilerden farklıydı. Öğrenci Listesi ismiyle hareket eden sivil ve büyük oranda öğrencilerden oluşan hareket, 14 yıllık Vucic iktidarını devirdi.
Her şey 4 Kasım 2024 günü, Novi Sad kentinde, tren istasyonunun beton sundurmasının çökmesiyle başladı. Bu kazada 16 kişi hayatını kaybetti. Sundurmanın çökmesi, tüm Sırbistan'ı titretti. Kazadan Vucic hükümetini sorumlu tutan gruplar sokağa dökülerek protesto gösterileri yaptılar. Kısa zaman içerisinde gösterilerin konusu Novi Sad kazasından çıkıp, Sırbistan'daki kamu ihalelerindeki yolsuzluk, denetim eksiklikleri ve hükûmet karşıtı büyük protesto dalgalarına dönüştü.
Protestolar iki yıl içerisinde hızlı bir şekilde örgütlenerek siyasi bir harekete dönüştü. Aslında olayın en önemli kısmı işte bu dönüşüm süreci. Bir çok ülkede irili ufaklı protesto gösterileri yapılıyor fakat bu gösteriler çoğunlukla kaotik bir sürece veya kriminal yapılarla müşterek ilerleyen ayaklanmalara dönüşüyor. En iyi ihtimalle muhalefet partileri göstericilerin hararetini kendi içerisinde eriterek enerjiyi sönümlendiriyor. Sırbistan’da farklı olan şey işte buydu. Duygusal bir hareket, yaklaşık 2 yıl içerisinde siyasi bir organizasyona dönüştürüldü. Peki bu protestoları diğerlerinden ayıran farklar tam olarak nelerdi? Yakalayabildiklerimi sıralayacağım;
- En önemli fark yatay teşkilatlanma modeliydi. Bu model yeni nesil protestolarda çok moda. Ortada belli bir lideri olmayan, birimlerin daha eşit bir düzlemde olduğu örgütlenme şekli. Bu sayede öğrencilerin, hükümetin yıpratabilecekleri bir adayları olmadı.
- 2010’lu yıllarda gördüğümüz Occupy hareketleri, Arap Baharı ya da Hong Kong protestoları gibi "lidersiz" kitlesel eylemler de sokakta büyük bir rüzgar estirmişlerdi. Ancak ancak iktidar boşluğu oluştuğunda siyasallaşamadıkları için ya rejimler tarafından yutulmuş ya da kaosa sürüklenmişlerdi.
- Öğrenci Listesi, karşısına doğrudan Vucic’i alıp siyaset yapmak yerine, daha proje odaklı ve yerel politikalara öncelik verdiler.
- Sırbistan’daki öğrenci hareketinin farkı tam olarak burada yatıyor: Sokağın öfkesini anarşizme devretmediler, doğrudan sistemin kendi kuralıyla (seçimle) kurumsal siyasete girdiler.
Fakat lidersiz ve trenddeki adıyla yatay örgütlenme modeli denilen şeyin kötü yanları da var. Bunu ilerleyen süreçte daha iyi göreceğiz. Evet, yıpranacak bir yüzleri yok. Fakat lider olmadığında hareketin içerisindeki grupları bir arada tutabilmek hayli zor. Şimdiden Öğrenci Listesi hareketi içerisinden ülke siyasetinin en önemli başlıklarıyla ilgili çelişkili mesajlar verilmeye başlandı. Çatlaklar ilerleyen süreçte artabilir. Dış politika nazarından ise, şimdilik Rusya’ya yaptırımlar da dahil olmak üzere (Vucic döneminin en kritik konularından biriydi) bir çok şey aynı görünüyor.
Her halükarda Sırbistan’da yaşananlar izlenmeye değer bir deney niteliği taşıyor.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.



