Yeraltı kaynakları bakımından zengin ülkelerin yoksullaşması sıklıkla "kaynak laneti" adı verilen teknik ve tali bir yönetişim zafiyetiyle açıklanmaya çalışılıyor. Ancak politik iktisatçı Prabhat Patnaik “Mineral Zengini Olmanın Sıkıntıları” isimli makalesinde (1), bu kavramın ideolojik bir perde olduğunu; asıl dinamiğin emperyalist merkezlerin hammadde bağımlılığı ve kesintisiz devam eden ilkel birikim süreçleri olduğunu bir kere daha belgeliyor. Sanayi kapitalizminin tarihsel merkez üssünü oluşturan Küresel Kuzey ülkeleri, sınai kapasitelerini ve tüketim standartlarını sürdürmek için elzem olan mineral varlıkları açısından kronik bir yoksulluk içinde.
Toprağın Üstünde Yoksulluk Altında Emperyalist Yağma

Bu mineral açlığı, tarihsel olarak Küresel Güney’in zengin birincil kaynak rezervlerine el koyma arayışını besliyor.Patnaik’in söz konusu makalesinde alıntıladığı iktisatçı Joan Robinson’un da işaret ettiği üzere, imalat sektörüne yönelik yabancı yatırımlar bir ihtimal kalıcı bir sınai altyapı ve istihdam yaratabilirken; yenilenemeyen maden çıkarımına dönük doğrudan yabancı yatırımlar, arkasında dayanıklı bir sermaye birikimi bırakmaksızın kaynakları tüketip götüren en yıkıcı sömürü biçimi. Maden çıkarımı başladığında ülke Gayrisafi Yurtiçi Hasılası geçici olarak yükselerek uluslararası finans kuruluşlarınca "ihracata dayalı büyüme" olarak ambalajlansa da, elde edilen artı-değerin ezici çoğunluğu kâr transferleriyle Kuzey’e akıtılıyor; madenler tükendiğinde geride zehirlenmiş su havzaları ve çökmüş bir ekosistem kalıyor.
‘‘VAHŞİ MADENCİLİĞE’’ NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM
Türkiye’de maden yönetimi, 1980 öncesinde Maden Tetkik ve Arama (MTA) ve Etibank gibi kamu kuruluşları eliyle yürütülen bir yapıya dayanmaktaydı. Ancak 1985 yılında Turgut Özal hükümeti döneminde çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunu ve özellikle 2002 sonrasında yapılan 21 yasal değişiklik, madenleri uluslararası sermaye ile yerli komprador grupların kullanımına açtı.Bu serbestleştirmenin ulaştığı ürkütücü boyut istatistiklere açıkça yansıyor: 1923- 2003 arasındaki 80 yılda Türkiye genelinde verilen toplam maden arama ruhsatı sayısı sadece 1186 adet iken son on beş yılda yasal esnetmeler sonucu düzenlenen toplam ruhsat işlemi sayısı yaklaşık 386 bine ulaştı.TEMA Vakfı verilerine göre incelemeye alınan 29 ilin yüzölçümünün ortalama %67’si IV. Grup madenlere ruhsatlandırılmıştır. İl bazındaki en vahim tablo şu şekildedir: Gümüşhane %93, Kütahya %92, Giresun %85, Rize %82, Uşak %80, Kazdağları (Çanakkale-Balıkesir) %79, Trabzon %77, Ordu %74, Artvin ve Eskişehir %71, İzmir %70.
ŞİRKETLER İÇİN ‘CENNET’ KAMUSAL HAZİNE İÇİN TALAN
Türkiye’deki madencilik rejimi, yabancı ortaklı şirketlere tanınan muazzam finansal ayrıcalıklarla işlemekte. Madencilik yatırımları coğrafi bölgesine bakılmaksızın doğrudan en avantajlı "5. Bölge Yatırım Teşvikleri" kapsamına alındı. Dahası 2025 yılındaki 7554 sayılı Kanun ile idari kurumların görüş bildirmemesi "olumlu görüş sayılması" (zımni kabul) esasına bağlandı. TEMA’nın 2023 verilerine göre başlatılan 525 ÇED sürecinden 443’üne "ÇED Gerekli Değildir", 37’sine "ÇED Olumlu" kararı verilirken; "ÇED Olumsuz" kararı verilen proje sayısı sadece 1’de kalmış durumda.Küresel sermaye ile yerli komprador ortaklıklarının halka ve doğaya faturası ağır oluyor. Kamuoyu bu ağır faturayı pek çok örnekle yakından gördü. Sadece iyi bilinen bir örnek vermek gerekirse, Erzincan İliç’te %80 ABD/Kanada merkezli SSR Mining ve %20 Çalık Holding (Lidya Madencilik) ortaklığıyla işletilen ve aktif fay hattı ve Fırat Nehri yanı başında kurulan altın madeninde, defalarca alınan uyarılara rağmen yürütülen kapasite artışları sonucunda, 13 Şubat 2024’te 20,16 milyon metreküplük devasa bir yığın liç çökmesi yaşanmış; 9 işçi zehirli kütlenin altında kalırken siyanür ve ağır metaller Fırat Havzası risk alanına yayılmıştı.
KÜRESEL RESİM: BM VERİLERİYLE SÖMÜRÜ
Türkiye’de yaşananlar, Küresel Güney genelindeki tarihsel yağma mekanizmalarının birebir kopyasıdır ve BM Çevre Programı’nın (UNEP/IRP 2024 GRO) raporu yaşanan tahribatı rakamlarla kanıtlamaktadır:
· Dünya kaynak çıkarımı son 50 yılda 30 milyar tondan 106 milyar tona fırlamıştır.
· Yüksek gelirli merkez ülkeler, düşük gelirli ülkelere kıyasla 6 kat daha fazla hammadde tüketmekte ve 10 kat daha fazla iklim tahribatı yaratmaktadır.
Kaynak çıkarımı ve işlenmesi, küresel sera gazı emisyonlarının %60’ından fazlasına ve biyoçeşitlilik kaybının %90’ına yol açmaktadır.
KAMU YARARI VE ÇÖZÜM PROGRAMI
Türkiye Anayasası’nın 168. Maddesi, tabii servetlerin devletin arama ve işletmesinde olduğunu ve kamu yararına kullanılmasını şart koşmaktadır. Ancak neoliberal mevzuat müdahaleleri, şirket kârlarını "kamu yararı" ilan ederek doğayı ve toplum sağlığını feda edilebilir "dışsal maliyetlere" dönüştürmüştür.Daha genel bir perspektiften bakıldığında geçen yüzyılın sonlarında küresel ölçekte dayatılan neoliberal politikalar, siyasi bağımsızlığını kazanan Küresel Güney’in ekonomik dekolonizasyon hamlelerine karşı yürütülen sistemik bir "karşı-devrim" niteliğindedir. Neoliberal süreçte çok uluslu şirketler, çevre ülkelerin maden kaynakları üzerinde yeniden mutlak denetim kurmuşlardır. Ancak neoliberal "refah" ve "kalkınma" vaatlerinin kitleler için tam bir yanılsamadan ibaret olduğu netleştiğinde ve neoliberal birikim modeli küresel ölçekte tıkanmaya başladığında, sermayenin ilkel birikim süreçleri çok daha vahşi ve çıplak biçimler almaya başlamıştır. Kapitalizm, varlığının bu sürekli kriz üreten safhasına girerken, iç çelişkileri derinleşmekte ve niteliksel olarak çok daha saldırgan bir karakter kazanmaktadır. Ekolojik yıkım, toplumsal mülksüzleştirme ve kaynak yağması pahasına sürdürülen bir ektraktivist büyüme modeli gerçek bir kalkınma değil, gelecek kuşaklara ipotek koyan sömürgeci bir borçlanmadır; bu nedenle doğal varlıkların korunması egemenliğin, toplumsal refahın ve gezegensel adaletin vazgeçilmez ön koşuludur.
Bu nedenle ham cevher ihraç edip işlenmiş yüksek teknolojili ürünü katbekat pahalıya ithal eden sömürge tipi madencilik politikalarından çıkış için bazı kararlı adımların hızla atılması zorunludur:
- Ormanlar, meralar, tarım arazileri, sit alanları ve su havzaları kanunla kesin olarak madenciliğe kapatılmalıdır.
- Siyanür ve sülfürik asitli yığın liç yöntemleri gibi doğaya geri dönülemez tahribatlar yaratan üretim yöntemleri evrensel standartlarda olduğu gibi derhal yasaklanmalıdır.
- Taban Devlet Hakkı oranları yükseltilmeli, vergi/ceza aflarına son verilmeli ve etkin bir kamusal denetim mekanizması kurulmalıdır.
- Ham cevher ihracatı yerine madenlerin yurt içinde işlendiği katma değerli kamusal sanayileşmeye geçilmelidir.
- Ulusal çevresel iradeyi ve egemenliği şantaj altına alan İkili Yatırım Anlaşmaları ve ISDS mekanizmaları feshedilmelidir. Bunlar sadece atılması gereken ilk adımlardır ve Küresel Güney halklarının anti-emperyalist programı, neoliberallerin sahte refah vaatlerini reddederek, barbarlaşan bu emperyalist yağma düzenine karşı radikal bir iktisadi ve siyasi program temelinde örgütlenmek zorundadır.


