Yeniçağ
Haber akışına dön

Türkiye’nin Gerçek Gündemi Bu Mu?

Türkiye’nin Gerçek Gündemi Bu Mu?

Türkiye’nin gündeminde ölümle, yoksullukla, adaletsizlikle, geçim sıkıntısıyla ve geleceğe dair umutsuzlukla boğuşan milyonlarca insanımızın sorunları dururken, Cumhuriyet Bayramı’nın anlamını bile gölgede bırakacak şekilde bir insani davranışın siyasi tartışmaya dönüştürülmesi, üzerinde düşünmemiz gereken toplumsal bir hastalığımızı yeniden ortaya çıkardı.

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun Anıtkabir’de yürümekte güçlük çeken MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye merdivenlerden inerken yardımcı olması, aslında son derece doğal bir insani davranıştır.

Ancak Türkiye’de artık doğal olanı bile doğal karşılayamaz hâle geldik. Bir insanın başka bir insana el uzatmasını siyasi hesapların, gizli anlaşmaların ve hayalî senaryoların konusu yapabilecek kadar birbirimize olan güvenimizi kaybettik.

Peki, bizi bu noktaya kim getirdi?

Türkiye’de yıllardır siyaset, fikirlerin ve projelerin yarışından çok, insanların birbirine duyduğu öfkenin yönetildiği bir alana dönüştürüldü. Birbirine selam veren siyasetçilerden şüpheleniyor, el sıkışan liderlerin arkasında gizli hesaplar arıyoruz.

Bu iklim kendiliğinden oluşmadı. Siyasi rakiplerini düşmanlaştıran, toplumu kutuplaştıran, adalet duygusunu zedeleyen ve insanları düşüncelerinden dolayı birbirine yabancılaştıran anlayışların bunda büyük sorumluluğu var.

Elbette geçmişte yaşanan haksızlıkları, siyasi ayrılıkları ve kırgınlıkları yok sayamayız. Ancak geçmişin acılarını unutmamak başka, geleceği sürekli öfkeye mahkûm etmek başka bir şeydir.

Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun gösterdiği insani tavrın, kanaatimce, siyasi tartışmaların çok ötesinde önemli bir karşılığı oldu. Yıllarca aynı siyasi ve fikrî gelenekten gelen, aynı idealler uğruna mücadele etmiş, zaman zaman ağır ayrılıklar yaşamış insanların yüreklerinde bir yumuşamaya vesile oldu.

Türk milliyetçiliği geleneğinin içinde yetişmiş insanlar farklı partilerde siyaset yapabilir, birbirlerinin politikalarını en sert biçimde eleştirebilirler. Ancak bu durum geçmişte paylaşılan fedakârlıkları, dostlukları ve insani bağları ortadan kaldırmak zorunda değildir.

İnsani nezaket, siyasi teslimiyet değildir.

Burada kendi gözlemlerimden hareketle önemli bir hususu da kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Bilindiği üzere Türkiye’de kamuoyunun yakından tanıdığı, hatırı sayılır birçok sivil toplum kuruluşunda hem üyelik hem de yöneticilik sorumluluğu taşıyorum. Yarım asra yaklaşan siyasi ve toplumsal mücadele hayatım boyunca yalnızca kendi siyasi çevremle sınırlı kalmadım. Akademisyenlerle, iş insanlarıyla, sanatçılarla, gazetecilerle, sivil toplum temsilcileriyle ve toplumun farklı düşüncelere sahip insanlarıyla sürekli görüşen, onların kanaatlerini dinleyen biriyim.

Dolayısıyla meseleleri yalnızca kendi mahallemizin penceresinden değerlendirmiyorum.

Anıtkabir’de yaşanan hadisenin ardından da farklı çevrelerden çok sayıda insanla görüştüm. Edindiğim izlenim son derece dikkat çekicidir.

Görüştüğüm insanların yaklaşık yüzde 90’ı Sayın Dervişoğlu’nun davranışını sempatiyle, takdirle ve olumlu duygularla karşıladı.

Elbette bu oran bilimsel bir kamuoyu araştırmasının sonucu değildir. Kendi görüşmelerimden edindiğim bir gözlemdir. Ancak farklı toplumsal çevrelerden gelen bu değerlendirmelerin siyasi bakımdan önemli olduğunu düşünüyorum.

Özellikle kendi siyasi mahallemizin dışındaki insanların gösterdiği olumlu yaklaşım, meselenin yalnızca ülkücü camia içerisindeki bir nezaket davranışı olarak görülmediğini ortaya koyuyor.

İnsanlar siyasette sürekli kavga, hakaret ve düşmanlık görmekten yorulmuş durumda. Toplumun önemli bir kesimi, ilkelerinden vazgeçmeden birbirine saygı gösterebilen siyasetçileri görmek istiyor.

Bunu doğru okumak zorundayız.

İYİ Parti ve Genel Başkanı açısından da bu davranışın olumlu bir kamuoyu karşılığı oluşturduğuna inanıyorum. Bazen yıllarca yapılan konuşmaların sağlayamadığı etkiyi, birkaç saniyelik samimi bir davranış sağlayabilir.

Siyaset yalnızca kendi seçmeninin alkışını almak değil, toplumun farklı kesimlerinin güvenini de kazanabilme sanatıdır.

Gelelim meselenin üzerinde özellikle durmak istediğim diğer tarafına.

İYİ Parti Kalkınmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Erhan Usta’nın bu hadiseye gösterdiği tepkiyi doğru bulmayanlardanım.Her şeyden önce bir siyasi partinin politikalarını, siyasi duruşunu ve kurumsal tavrını kişilerin bireysel çıkışları değil, o partinin yetkili organları belirler.

Elbette herkesin düşüncesini ifade etme ve eleştirme hakkı vardır. Ancak bir siyasi partide yöneticilik sorumluluğu taşıyan insanların, sözlerinin ve davranışlarının kurumsal sonuçlarını da hesaba katmaları gerekir.

Üstelik Sayın Erhan Usta, Türkiye’de kendisine en kolay ulaşılabilecek genel başkanlardan biriyle aynı siyasi çatı altında görev yapmaktadır. Partisinin yetkili kurullarında, Başkanlık Divanı’nda ve ilgili toplantılarda düşüncelerini açıkça ifade edebilecek imkânlara sahiptir.

Bütün bu imkânlar ortadayken böylesine hassas bir konuda tepkinin sosyal medya üzerinden verilmesini siyasi bakımdan isabetli bulmuyorum.

Biz bunu iyi niyetli bir eleştiri olarak değerlendirebiliriz. Ancak kamuoyunun tamamının aynı iyi niyetle değerlendireceğini düşünmek mümkün değildir.

Hele ki Türkiye siyasetinde yeniden umut olma iddiasıyla büyüyen, toplumun farklı kesimlerine ulaşmaya çalışan İYİ Parti’nin böyle bir tartışmanın içine çekilmesi kimin işine yarar?

Asıl sorulması gereken budur.

Erhan Usta’nın sosyal medya üzerinden ortaya koyduğu tavır, istemeden de olsa pusuda bekleyen siyasi rakipleri harekete geçirmiş, İYİ Parti ve Genel Başkanı üzerinden yeni bir tartışma yürütmek isteyenlere malzeme vermiştir.

Bu tartışmadan kimlerin siyasi kazanç elde etmeye çalıştığı sorgulanmalıdır. Hatta böyle durumlarda kamuoyunda perde arkasında bir yönlendirme olup olmadığına ilişkin soruların ortaya çıkması da şaşırtıcı değildir. Elbette ortada somut delil olmadan herhangi bir kişinin talimatla hareket ettiğini söylemek doğru olmaz.

Ancak Sayın Erhan Usta, bu tür sonuçları öngörebilecek kadar deneyimli bir siyasetçidir.

Bir siyasi partinin geleceği söz konusu olduğunda kişisel tepkiler kadar bu tepkilerin doğuracağı sonuçlar da önemlidir.

Burada kendi hayatımdan bir gerçeği hatırlatmak istiyorum.

Beni tanıyanlar bilir. MHP içerisinde geçmişte saldırıya uğramış, siyasi mücadeleler sırasında ağır bedeller ödemiş bir insanım. Yaşadığım haksızlıkları ve kırgınlıkları unutmuş değilim.

Buna rağmen açıkça söylüyorum:

Ben o gün Anıtkabir’de olsaydım, Sayın Devlet Bahçeli’nin merdivenlerden inerken düşme tehlikesi yaşadığını görseydim, hiç tereddüt etmeden koluna girer, düşmesini engellemeye çalışırdım.

Çünkü benim anladığım insanlık da ülkücülük de bunu gerektirir.

Bir insanın düşmesini engellemek için el uzatmak, onun siyasi görüşlerini kabul etmek değildir. Geçmişte yaşanan haksızlıklar, bugün gösterilmesi gereken merhametin önüne geçmemelidir.

Siyasi rakibimizle mücadele ederiz ama onun insan olduğunu unutmayız.

Erhan Usta meselesinde üzerinde durulması gereken bir başka önemli husus ise siyasi vefadır.

Samsun Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri sürecinde yaşananları hatırlayalım. Erhan Usta’nın siyasi tercihleri, adaylık tartışmaları ve İYİ Parti’nin Samsun’daki seçim stratejisi nedeniyle parti tabanında tepkilerin oluştuğu bir dönem yaşandı.

O süreçte Sayın Müsavat Dervişoğlu, partinin yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak görev yapıyordu.

Erhan Usta’nın, Dervişoğlu’nun karşısındaki genel başkan adayını desteklemiş olmasına rağmen Sayın Dervişoğlu, kişisel bir hesaplaşma anlayışıyla hareket etmedi.

Erhan Usta’nın siyasi geleceğinin önünü kapatmak yerine onun bilgi birikimine, tecrübesine ve liyakatine değer vererek önünü açan bir yaklaşım sergiledi.

İşte benim siyasette önem verdiğim ahlak budur.

Siyasi rekabeti kişisel intikama dönüştürmemek, geçmişteki tercihleri bir hesaplaşma gerekçesi yapmamak, insanların birikiminden yararlanabilmek önemli bir liderlik vasfıdır.

Elbette bir siyasetçi, kendisine geçmişte destek vermiş bir lidere her konuda katılmak zorunda değildir. Vefa, kayıtsız şartsız itaat anlamına gelmez.

Ancak vefa, geçmişte gösterilen hakkaniyeti unutmamayı, eleştirirken ölçüyü korumayı ve gerektiğinde meseleleri doğrudan konuşabilmeyi gerektirir.

Siyaset bu kadar acımasız olmamalı. Siyaset bu kadar vefasız olmamalı.

Ben Sayın Erhan Usta’nın siyasi birikimini ve tecrübesini küçümsemiyorum. Tam tersine, bu tecrübesinden dolayı kendisinden daha dikkatli, daha sorumlu ve daha yapıcı bir tavır bekliyorum.

Çünkü mesele yalnızca bir siyasetçinin ne düşündüğü değildir. Mesele, söylediklerinin ve yaptıklarının mensubu olduğu siyasi hareketin geleceğine nasıl yansıyacağını hesap edebilmesidir.

Şimdi dönüp Türkiye’nin gerçek gündemine bakalım.

Emekli, yıllarca çalışmasının karşılığında insanca yaşayabileceği bir gelir istiyor. Asgari ücretli ay sonunu getirmeye çalışıyor. Gençlerimiz diplomalarıyla iş bulup bulamayacaklarını sorguluyor, bir kısmı geleceğini başka ülkelerde arıyor.

Çiftçi üretim maliyetlerinin altında eziliyor. Hayvancılıkla uğraşan vatandaşımız yem fiyatlarından, esnafımız kiralardan, vergilerden ve sigorta primlerinden şikâyet ediyor.

Sanayicimiz yüksek finansman maliyetleriyle, ihracatçımız uluslararası rekabetin güçlükleriyle mücadele ediyor.

Uyuşturucu, sanal kumar, kadına ve çocuğa yönelik şiddet, trafik kazalarında kaybettiğimiz canlar, eğitimde fırsat eşitsizliği, adalete duyulan güvenin zedelenmesi ve deprem gerçeği bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor.

Peki, biz neyi tartışıyoruz?

Bir siyasetçi diğerine neden selam verdi? Neden koluna girdi? Kim neden tepki gösterdi? Bu davranışın arkasında hangi gizli anlaşma olabilir?

Elbette siyasi gelişmeler tartışılacaktır. Gazeteciler sorgulayacak, vatandaşlar eleştirecek, siyasetçiler açıklama yapacaktır. Ancak ülkenin siyasi enerjisinin önemli bir bölümünü bu tür hadiseler üzerinden tüketmek, milletin gerçek sorunlarını ikinci plana itmekten başka bir sonuç doğurmaz.

Üstelik bütün bunların Cumhuriyet Bayramı’nda, Anıtkabir’de yaşanması ayrıca düşündürücüdür.

Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değil, farklı düşüncelere sahip insanların eşit vatandaşlık temelinde birlikte yaşama iradesidir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in bize yüklediği sorumluluk, birbirimizi siyasi görüşlerimizden dolayı düşman görmek değil, ortak vatanımızın geleceği için rekabet ederken birlikte yaşayabilmektir.

Cumhuriyet Bayramı’nda asıl konuşmamız gereken, bu büyük mirası nasıl daha güçlü, daha adil, daha demokratik ve daha müreffeh bir Türkiye’ye dönüştüreceğimiz olmalıdır.

Bir insanın siyasi rakibine yardım etmesi zayıflık değildir. Bir liderin başka bir liderle konuşması ilkelerinden vazgeçmesi anlamına gelmez.

Ancak toplumda biriken öfkenin sebeplerini de görmezden gelemeyiz. Hukukun üstünlüğünü, adaleti, eşit vatandaşlığı, ifade özgürlüğünü ve devlet yönetiminde tarafsızlığı güçlendirmeden toplumsal barışı kalıcı hâle getiremeyiz.

Merhamet kadar adalete, hoşgörü kadar hukuka, nezaket kadar demokrasiye ihtiyacımız var.

Sonuç olarak Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun Anıtkabir’de gösterdiği davranışı hem insani açıdan doğru hem de toplumsal karşılığı bakımından değerli buluyorum.

Kendi siyasi çevremizin dışında, toplumun farklı kesimleriyle yaptığım görüşmelerden edindiğim izlenimler de bu kanaatimi güçlendiriyor.

Sayın Erhan Usta’nın tepkisini ise zamanlama, yöntem ve siyasi sorumluluk bakımından yanlış buluyorum.

İYİ Parti gibi Türkiye’yi yönetmeye talip bir siyasi hareketin yöneticileri, yalnızca kendi duygularını değil, milyonlarca insanın geleceğe dair beklentilerini de dikkate almak zorundadır.

Siyasi mücadelemizi elbette sürdüreceğiz. Yanlış bulduğumuz politikalara karşı çıkacağız. Adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve milletin zararına olan her uygulamaya itiraz edeceğiz.

Ama bütün bunları yaparken insan kalabilmeyi, siyasi vefayı korumayı ve birbirimize duyduğumuz güveni kaybetmemeyi de başaracağız.

Unutmayalım, birbirimize uzatılan ellerden korkmaya başladığımız gün, toplum olarak çok daha büyük şeyleri kaybetmişiz demektir.

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla öfke, daha fazla kutuplaşma ve daha fazla düşmanlık değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı adalet, güven, üretim, refah ve ortak bir gelecek iradesidir.

Artık insanların birbirine neden el uzattığını değil, milletimizin içinde bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını konuşalım.

Çünkü bu milletin kaybedecek zamanı da tahammül edecek yeni bir kutuplaşması da kalmadı.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenicaggazetesi.com