Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi’ne katılmaması, “Tek millet, iki devlet” söyleminin arkasındaki siyasi gerilimleri yeniden gündeme taşıdı.
Türkiye İle Azerbaycan Arasında Neler Yaşanıyor? Sorun Sadece Başörtüsü Mü?

YENİÇAĞ - ANALİZ HABER
Başörtüsü tartışmasıyla büyüyen kriz, yalnızca din ve laiklik meselesi değil; egemenlik, bölgesel liderlik rekabeti ve içişlerine müdahale tartışmalarını da içeriyor.
AKP’nin dinî ve ideolojik politikalarını diğer Türk devletlerine taşıma girişimlerinin kardeş ülkelerde yaratabileceği tepkiler, Türk dünyasının birlik hedefi açısından da önem taşıyor. Bu yazı, Ankara-Bakü geriliminin tarihsel ve siyasi nedenlerini incelerken Karabağ zaferi, İsrail’le ilişkiler ve karşılıklı güven sorunlarını da ele alıyor.
Asıl soru şu:
Kardeşlik, benzerliği dayatmak mı, yoksa farklılıklara ve egemenliğe saygı duymak mı?
Türkiye ile Azerbaycan arasında son dönemde yaşanan gerilim, başörtüsü tartışmasıyla başladı.
Ancak mesele yalnızca başörtüsü değil. Tarihsel güvensizlikler, din ve laiklik anlayışı, Karabağ zaferi, İsrail'le ilişkiler ve bölgesel liderlik rekabeti, iki ülke arasındaki anlaşmazlığın farklı boyutlarını oluşturuyor.
Peki, yıllardır “Tek millet, iki devlet” diyen iki ülke neden karşı karşıya geliyor?
Her şey başörtüsüyle başlamadı.
Azerbaycan'da devlet okullarındaki kıyafet düzenlemesi ve başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığına ilişkin haberler, Türkiye'de tepki yarattı. Bazı AKP'li siyasetçiler uygulamayı eleştirirken Azerbaycan iktidar partisi Yeni Azerbaycan Partisi, Türkiye'den gelen açıklamalara sert karşılık verdi.
Bakü'nün itirazı açıktı:
Eğitim politikası Azerbaycan'ın iç meselesiydi ve başka bir ülkenin siyasetçileri bu konuda baskı kurmamalıydı.
Böylece eğitim ve din özgürlüğü üzerinden başlayan tartışma, egemenlik meselesine dönüştü.
Peki, Azerbaycan laikliğe neden bu kadar önem veriyor?
Bunun cevabını tarihte aramak gerekiyor.
1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay antlaşmalarından sonra Azerbaycan coğrafyasının kuzeyi Rusya'nın hâkimiyetine girdi. Güneydeki Tebriz merkezli bölgeler ise İran sınırları içinde kaldı.
Aynı dilsel ve kültürel mirası paylaşan Azerbaycan Türkleri, böylece farklı siyasi sistemlerde yaşamaya başladı.
Kuzeyde Rus ve Sovyet yönetiminin etkisiyle sekülerleşme güçlenirken güneyde İran'ın dinî ve siyasi yapısı etkisini sürdürdü.
Bu ayrım bugün de önem taşıyor.
Azerbaycan nüfusunun çoğunluğu Şii Müslüman. Ancak Şii olmak, İran'ın siyasi çizgisini benimsemek anlamına gelmiyor. Bakü, İran kaynaklı dinî faaliyetlerin siyasi nüfuza dönüşmesinden kaygı duyuyor.
Yani mesele yalnızca din değil, din üzerinden kurulabilecek siyasi etki.
Türkiye'den gelen dinî cemaatler, eğitim kurumları ve muhafazakâr çevreler de Azerbaycan yönetiminin dikkatle izlediği alanlar arasında.
Bağımsızlığın ardından Türkiye'nin eğitim ve kültür alanındaki etkisi arttı. Ancak Bakü, zaman içinde yabancı bağlantılı yapıların ülke içindeki siyasi ve toplumsal etkisini sınırlamak istedi.
Kuzey Kafkasya'da ve daha geniş bölgede görülen Selefi hareketler de dinî güvenlik tartışmalarının bir parçası. Bu hareketlerin tamamını Vahhabilikle özdeşleştirmek veya Rusya tarafından yönlendirildiklerini kanıt olmadan ileri sürmek doğru değil.
Türkiye ile Azerbaycan'ın geçmişinde de güvensizlik var.
Azerbaycan 1918'de bağımsız bir cumhuriyet kurdu. Ancak bu bağımsızlık uzun sürmedi ve 1920'de Sovyet yönetimi başladı.
Azerbaycan'ın 1991'de yeniden bağımsızlığını kazanmasıyla Türkiye ile ilişkiler yeni bir döneme girdi. Türkiye, bağımsız Azerbaycan'ı tanıyan ilk ülke oldu.
Fakat ilişkiler her zaman sorunsuz değildi.
Bu olay, kardeşlik söyleminin arkasında güvenlik ve egemenlik kaygılarının da bulunduğunu hatırlatıyor.
Erdoğan ve Aliyev döneminde ilişkiler güçlendi.
2003'te İlham Aliyev Azerbaycan Cumhurbaşkanı oldu; aynı yıl Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'de iktidara geldi.
2020'deki İkinci Karabağ Savaşı ise stratejik ortaklığın en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Türkiye'nin siyasi desteği ve savunma iş birliği, Azerbaycan'ın kapasitesini artıran unsurlar arasındaydı.
Ancak zaferin ardından Bakü'nün özgüveni de arttı.
Karabağ zaferinin sahibi kim?
Tartışmanın en dikkat çekici örneklerinden biri, Erdoğan'ın 28 Temmuz 2024'te Rize'de İsrail'e yönelik konuşmasıydı.
Erdoğan, “Biz nasıl Karabağ'a girdiysek, nasıl Libya'ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız” dedi.
Sözler İsrail'e yönelikti. Fakat Karabağ örneğinin kullanılması Azerbaycan'da tepki yarattı.
1 Ağustos'ta Azerbaycan Milli Meclisi tarafından yayımlanan Azerbaycan gazetesinin başyazısında şu ifade kullanıldı:
“Zaferin sahibi çok olur, mağlubiyet yetim kalır.”
Burada iki gerçeği birbirinden ayırmak gerekiyor:
Türkiye'nin desteği önemliydi; askerî operasyonları ise Azerbaycan ordusu yürüttü.
Bakü, Türkiye'nin desteğini inkâr etmek istemiyor. Ancak kendi zaferinin başka bir ülkenin başarısı gibi sunulmasına da karşı çıkıyor.
Bir başka anlaşmazlık da İsrail meselesi.
Türkiye, Gazze savaşı nedeniyle İsrail'e karşı sert bir tutum izlerken Azerbaycan, İsrail'le enerji ve savunma ilişkilerini sürdürüyor.
Üstelik Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan hattıyla Türkiye üzerinden Ceyhan'a ulaşması ve buradan İsrail'e gönderilmesi, Ankara'nın politikası hakkında da tartışmalara yol açıyor.
Bakü, İsrail'le ilişkilerinin Filistin'in haklarını desteklemesine engel olmadığını savunuyor. Türkiye ise İsrail'le ticaretin durdurulduğunu açıklıyor.
Dolayısıyla iki ülkenin yalnızca din ve laiklik konusunda değil, dış politika tercihlerinde de farklılaştığı görülüyor.
Bakü, Türkiye'nin küçük ortağı olmak istemiyor.
Peki, Ankara'nın bölgesel liderlik yaklaşımıyla Bakü'nün stratejik bağımsızlık arayışı çatışıyor mu?
Azerbaycan, Türkiye'yi önemli bir müttefik olarak görüyor. Ancak kendi dış politikasını, askerî yapılanmasını ve iç siyasi kararlarını bağımsız biçimde belirlemek istiyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti örneği de bu açıdan gündeme geliyor. Bakü, Türkiye ile ilişkisinin daha eşit iki devlet arasındaki ortaklık şeklinde sürmesini istiyor.
Bu, iki ülkenin resmen ilan ettiği bir çatışma değil; siyasi gelişmeler üzerinden yapılan bir değerlendirme.
Gerilim neden daha da büyüdü?
Azerbaycan'da bazı yayın organlarında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Türk yetkililer hakkında içişlerine müdahale ve darbe planı iddiaları yayımlandı.
Bu iddiaları doğrulayan bağımsız kanıtlar ortaya konmuş değil. Türkiye'nin Bakü Büyükelçiliği suçlamaları kınadı.
Ayrıca, 31 Türk vatandaşı hakkında ülkeye giriş yasağı getirildiğine ilişkin haberler, gerilimin hukuki boyutunu da gündeme taşıdı. Ancak bu kararların kapsamı ve gerekçeleri, resmî açıklamalar ve doğrulanmış bilgiler ışığında değerlendirilmelidir.
Peki, iki ülke birbirinden kopar mı?
Şimdilik böyle bir sonuca varmak için yeterli neden yok.
Enerji hatları, ticaret, ulaştırma, savunma sanayisi ve ortak güvenlik çıkarları iki ülkeyi birbirine bağlıyor. Azerbaycan'ın kendi savunma sanayisini geliştirmek istemesi de Türkiye ile iş birliğini sona erdirmek istediği anlamına gelmiyor.
Asıl mesele, ortaklığın sınırlarının yeniden belirlenmesi.
Türkiye, Azerbaycan'ı Türk dünyasının önemli bir parçası olarak görüyor. Azerbaycan ise Türkiye ile yakınlığını korurken kendi egemenliğine ve bağımsız kararlarına saygı gösterilmesini istiyor.
Başörtüsü tartışması bu nedenle daha büyük bir anlaşmazlığın görünür hâle gelmesini sağladı.
Tarihsel ayrılık, Rus ve Sovyet mirası, İran'ın dinî etkisi, Türkiye bağlantılı cemaatler, İsrail politikası ve Karabağ zaferi üzerindeki hassasiyetler aynı tabloda birleşiyor.
Sonuçta iki ülkenin önünde basit ama önemli bir soru var:
Kardeşlik, birbirinin kararlarına yön vermek midir, yoksa farklı tercihlere rağmen birbirinin egemenliğine saygı göstermek mi?
Türkiye ile Azerbaycan'ın geleceğini belirleyecek olan, bu soruya verecekleri cevap olacak.
Peki Sorun Sadece Başörtüsü mü?
Bu mesele hem hukuki hem de siyasi açıdan değerlendirilmelidir. Başörtüsü, insan hakları ve din özgürlüğü açısından bir sorun olarak görülmemeli; herkesin inancı doğrultusunda eğitim alma ve yaşama hakkı korunmalıdır.
Bununla birlikte, her devletin kendi iç hukukunu uygulama ve egemenliğini koruma hakkı vardır; ancak bu hak, temel özgürlükleri sınırlamak için sınırsız bir yetki anlamına gelmez. Azerbaycan’ın 31 Türkiye vatandaşını persona non grata ilan etmesi ile bazı kişilerin başka bir ülkenin liderine hakaret iddiasıyla sorgulanması hukuken birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.
Ayrıca hem AKP yönetimindeki Türkiye’de hem de Aliyev yönetimindeki Azerbaycan’da siyasetçilere, gazetecilere ve eleştirel seslere yönelik hukuki işlemleri ve demokratik özgürlükler üzerindeki kısıtlamaları da görüyor ve duyuyoruz.
Bu nedenle insan hakları ve ifade özgürlüğü, siyasi yakınlığa göre değil, her iki ülkede de aynı ölçütlerle değerlendirilmelidir.




