Türkiye uzun süredir yalnızca bir ekonomik daralma ya da geçici bir yönetim krizi yaşamıyor. Karşı karşıya olduğumuz tablo; ekonomiden siyasete, toplumsal dokudan adalete kadar tüm yaşam alanlarını saran çoklu bir rejim krizidir. Toplumun en az yüzde 80’ini derin bir yoksulluğa, borç batağına ve koyu bir mutsuzluğa mahkûm eden bu tablonun birinci dereceden sorumlusu hiç kuşkusuz AKP iktidarı ve onun inşa ettiği tek adam rejimidir. Milyonların her sabah “Bugünü nasıl geçireceğim, kirayı nasıl ödeyeceğim?” kaygısıyla uyandığı bir ülkede, en temel insanca yaşam talepleri dahi lüks haline getirildi.
Ülke Sorunlarını Kaç İlle Çözeriz?

Bir yanda ay sonunu getiremeyen geniş halk kesimleri, diğer yanda kayıt dışı milyon dolarların bavullarla taşındığı çürümüş bir düzen... Bu skandallar münferit ahlaki zaaflar ya da birkaç açgözlü bireyin suçu değildir; Saray rejiminin beslediği sermaye birikim modelinin, cezasızlık zırhının ve kuralsızlığın doğal sonucudur.
Barınma çözülemez bir krize dönüştü; emekçiler maaşının tamamını kiraya verse dahi başını sokacak insanca bir ev bulamıyor. Kamusal eğitim tarikatların ve piyasanın kuşatması altında can çekişirken, sağlık sistemi randevu dahi veremez noktada iflas etmiş durumda. Gıda enflasyonu mutfakları yakıyor, çocuklar okula aç gidiyor, yetersiz beslenme kitlesel bir halk sağlığı sorununa evriliyor.
Yukarıda anlatılanların tamamı bu ülkede ve yaşamın her alanında konuşulan, paylaşılan bir hakikat. Bir alan dışında; o da ne garip bir durum ki siyaset alanının kendisi oldu.
İKTİDAR BAŞARISI
MHP lideri Bahçeli konuştu ve yine gündemi belirledi. Bahçeli il sayısının artması gerektiğini söyledi. Kimi "seçimde oy devşirmeye çalışıyor" dedi, kimi "eyalet sisteminin altyapısı". En az iki günümüzü alacağı kesin.
Gündem belirlemek, saptırmak, gerçeği karartmak iktidar blokunun en temel mesailerinden biri oldu. İl sayısı gündemde ama kentlerin sorunlarını, yerel yönetimlerin demokratikleşmesini konuşmuyoruz. Ülkeyi 100 değil 500 il yapsanız da halkın ekmek ve adalet talebini idari sınırlarla bölemezsiniz
Çözüm süreci deniliyor; neyin çözüleceği ise bir gizli özne. Kürt kelimesi ağza alınmadan iki yıl geçti. Yeni anayasa temel gündemlerden biri ama demokratikleşme talebi suç sayılıyor. Ekonomik büyümeden, zenginleşmeden bahsediliyor ama yoksullaşan milyonlardan bahsetmek yasaklanıyor. Yolsuzluğu yazmak bile suç oldu.
Muhalefet televizyonu diye bilinen ekranlarda bile Mustafa Sarıgül’ün oğlunun Özgür Özel’e ilişkin “350 bin dolar verdik” suçlaması, neredeyse 150 milyar dolarlık fon skandalıyla yarışacak kadar kendine yer bulabiliyor.
CUMHUR’UN KORKUSU
İktidarın ülke gerçeklerinin konuşulmasını istememesi çok normal. Saray, ömrünü uzatabilmek için sürekli suni krizler, kavgalar, hamaset ve yargı operasyonları üretmek zorunda. Mutfaktaki yangın konuşulmasın diye her hafta yeni bir düşman icat ediliyor. Çünkü iktidar, halkın gerçek gündemi konuşulmaya başlandığı an kurduğu rıza illüzyonunun tamamen dağılacağını biliyor.
Meselenin diğer yüzünde ise düzen muhalefetinin sınırları ve sınıfsal körlüğü var. Muhalefetin büyük kısmı, siyaseti Saray’ın belirlediği sınırlar içinde yapmayı kabullenmiş görünüyor. Daha da önemlisi, krizin sınıfsal kökeniyle yüzleşmekten kaçınıyorlar. Zira barınma krizini çözmek gayrimenkul rantçılarıyla, sağlık krizini çözmek özel hastane patronlarıyla, gıda krizini çözmek perakende tekelleriyle çatışmayı göze almayı gerektirir. Sınıfsal tercihini emekten yana yapmayan, neoliberal sisteme dokunmaktan korkan bir siyasetin halkın can yakıcı sorunlarını merkeze alması mümkün değildir.
Siyaset, yurttaşın öznesi olduğu bir mücadele alanı olmaktan çıkarılıp tribünden izlenen steril bir oyuna dönüştürüldü. Fon skandalları, lüks villalar ve şaibeli ihaleler ekranlarda boy gösterirken asgari ücretlinin pazar filesi, üniversitelinin yurt çığlığı ve emeklinin sefaleti ana akım siyasetin dipnotu olmamalı.
Sendikalardan meslek odalarına, mahalle derneklerinden üniversitelere kadar sokakta biriken halk itirazını ortak bir mücadele zemininde birleştirmek zorundayız. Yoksulluğa ve soyguna karşı gerçek bir itirazı örgütlenmedikçe, siyaset halkın gündemine dönmeyecektir.
BİR EYLEM BİR ÇAĞRI
İşte tam burada biri yaşanmış diğeri yaşanacak olan iki eyleme işaret etmekte fayda var. Bu iki örnek sorunu yaşayanların harekete geçmesiyle ortaya çıkan enerjiyi göstermesi açısından önemli. Gazeteci örgütlerinin 24 Ekim tarihinde ülkenin birçok kentinde yaptığı eylem çok ciddi ilgi gördü. Sadece sosyal medyada değil, sokakta da karşılık buldu. Bu ilgi gazetecileri mutlu ederken hem Erdoğan’ı hem Bahçeli’yi tedirgin etti. Hemen Fransa ve Avrupa benzetmeleri yapılıp uyarılar geldi.
Bu eylemi sıradan basın açıklamalarından ayıran en temel özellik; meselenin yakıcılığı, halkın bu yakıcılığı hissetmesi ve çağrının samimiyetine inanmasıdır. Hakiki bir sorun muhataplarıyla buluştu ve etkili bir fotoğraf ortaya çıktı.
Aynı şekilde 29 Kasım günü Kartal’da yapılacak yoksulluk ve yolsuzluğa karşı mücadele mitinginin de benzer bir ilgiyle karşılanacağı şimdiden ortada. Foncuların ittifakına karşı ezilenlerin kolektif direnişi yine konunun muhatapları tarafından sahiplenilecek.
Gerçekleşen bir eylem ve yapılan bir çağrı, muhalefete yapılması gerekenler konusunda yol gösterici oldu ve olmaya devam edecek. Sorunu yaşayanların çözüm için inisiyatif aldığı, harekete geçtiği yeni bir dönem başlıyor. İktidarın “Aşil topuğu” da tam olarak burası.




