İnsanlığın en büyük ve en kadim tabularından biri olan yamyamlık (antropofaji), sadece egzotik kabilelere veya insanlık tarihinin çok eski dönemlerine ait “ilkel” bir ritüel miydi, yoksa sömürgeciliğin meşrulaştırma söyleminden ibaret bir ötekileştirme aracı mı? Tarih boyunca dinî âyinlerden intikam hırsına, ölümcül salgınlardan uzun süreli kuşatmaların getirdiği çaresiz hayatta kalma mücadelelerine kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkan insan eti yeme olgusu; ahlâk, tıp, hukuk ve antropolojinin kesişim noktasındaki gizemli doğasıyla insanlığa aslında düşündüğümüzden çok daha yakın.
Yamyamlık: Ne Kadar Uzak O Kadar Yakın

Yamyamlık… Bilimin diliyle antropofaji… Halk tabiriyle insan yiyicilik… Ne kadar uzak o kadar yakın. Genel kanıya göre insan eti yemek insanlık tarihinin çok eski çağlarında görülen bir ilkellikti. Yakın çağlarda ise ancak “uygar” dünyayla teması olmayan egzotik kabileler bu “ilkel” geleneği sürdürmüşlerdi. Onlar da Hıristiyan misyonerlerin çabalarıyla “uygarlaştıkça” yamyamlıktan vazgeçmişlerdi. Oysa gerçek hiç öyle değil.
Antropofaji ahlâkî nedenlerle günümüzde lanetlenen bir hakikat. İnsan bedeninin bütünlüğüne saygı ve şerefli defnedilme hakkı, insan haklarının bir parçası kabul ediliyor. Bu görüşe katılmayanlar ise bireyin öldükten sonra kendi bedeni üzerinde hak sahibi olamayacağını dile getiriyorlar. Yani, insan haklarının ölüleri de kapsayıp kapsamadığı kimilerine göre bir muamma. Yamyamlığı lanetleyen yaklaşımlarda yamyamlığın doğal olmadığı için doğru da olmadığı ön kabulü yer etmiştir. Öte yandan, doğallık ve doğruluk arasında bir koşutluk olduğu tartışmalıdır. Nitekim faydacılık ilkesini takip edenler zaruri hâllerde insan eti tüketmeyi kaçınılmaz bulur ve insan ahlâkına aykırı bir eylem olarak değerlendirmezler. Doğallığın objektif bir tanımı olduğunu da reddederler (Wisnewski). Fakat insan etini olağan beslenmenin bir parçası hâline getiren toplulukların birtakım hastalıklara yakalanmasının kaçınılmaz olacağı iddiasından hareketle yamyamlık âdetini faydacılık ilkesine aykırı bulan uzmanlar da vardır.
İngiliz Seyyah George Sandys (17. yüzyıl), Napoli’yi kuşatan (1494-95) Fransızlara ton balığı tedarik etmekle mükellef tüccarların kontrat şartlarını yerine getiremeyince, Kuzey Afrika’da topladıkları asker cesetlerini fıçılara istifleyip ton balığı niyetine Fransızlara sattıklarını anlatır. Bir İtalyan tabip, o yıl patlak veren Frengi hastalığına bu yamyamlık olayının yol açtığını savunmuştur (Eamon). Modern tıp ise prion denilen hücresel protein molekülünün mutasyona uğramasıyla ortaya çıkan ölümcül nörodejeneratif (sinir sistemi yıkımı) hastalığının (prion hastalığı) insan eti yemekle bulaşabileceğini ortaya koymuştur. Hastalığın yayılması hasta bireyin bir grup tarafından topluca yenilmesiyle (ritüelistik kanibalizm) gerçekleşir. Bir teoriye göre Neanderthallerin soyunun tükenme nedeni bu tür bir yamyamlık olabilir (Ben-Nun, 66-68).
Bu tartışmalar elbette insan etini bir gıda maddesi olarak tüketmeyi normalleştirme amacını taşımıyor. Uzmanların çabası insanlık tarihinin en büyük tabularından biri olan insan yiyiciliğin doğasını anlamak. Kuzey İspanya’da bulunan homo antecessor’den tutun da Pekin Adamı, Java Adamı ve nihayet bazı Neanderthallere varıncaya dek insanlık tarihinin oldukça uzun bir döneminde insan yiyiciliğin benimsendiği keşfedilince bu beslenme türünün nasıl zamanla tabuya dönüştüğünü anlamak şart olmuştu. Antropolog Marvin Harris yamyamlığın sağladığı bol protein kaynağı sayesinde insan nüfusunun çoğalıp yayılabildiğini öne sürerek bir hayli tepki çekmişti (Cannibals and Kings, 1972). Yukarıda değindiğimiz insan eti tüketmenin türlü hastalıklara yol açtığı eleştirisi bu tepkilerle ilişkilidir.
Antropofajinin bir araştırma alanı hâline gelmesinde Avrupalıların sömürgeciliği meşrulaştırmak için yerli halkları yamyammış gibi göstermelerinin de rolü büyüktür. Batı dillerinde yamyam mânasında kullanılan kannibalismus sözcüğü Kristof Kolomb’un Batı Hint Adaları’nda keşfettiği “Karib” (Cariba, Caniba vs.) topluluğundan üretilmiştir. Türlü değişimlerden sonra bu sözcük cannibal biçimini aldı. Karayipler sözcüğü de aynı kökten gelmektedir. Rusların da Sibirya’ya yayıldıkları dönemde yerli halklara samoyed, yani “kendi cinsini yiyen” adını layık gördüklerini unutmamak gerek (McManus).
Artık bilim dünyası yamyamlığın Batı dışı dünyada bir zamanlar iddia edildiği kadar yaygın olmadığını düşünüyor. Avrupalıların başvurduğu ötekileştirme söylemi daha ziyade oryantalizm başlığı altında tartışılır. Fakat yamyamlık ithamları da bu söylemin parçası. Hâliyle, yamyamlığın gizemli doğasını araştırıp gerçekleri ortaya çıkarmak dünya halklarına karşı duyduğumuz ahlâkî sorumluluğun gereği telakki edilmektedir.
Montaigne’in yamyamları
Edebiyatta deneme türü deyince akla ilk gelen Michel de Montaigne’dir. Ölümsüz düşünür, yamyamlık hakkında muazzam bir makale yazmıştı (“Kaniballer Üzerine”). Post-modernist yaklaşımlar ve çoğulculuk ilkesiyle özdeşleştirdiğimiz kültürel görecelilik kavramını Montaigne daha o zaman Avrupa edibinin gündemine taşımıştı. O devirde beyaz adamın Amazon’da rastladığı Tupinambá halkı dikkatini çekmişti. Şehir yok, yazı yok, ev bark yok, kılık kıyafet yok. Tarım yok. Fakat dillerinde riya, yalan-dolan mânasında kelime de yok. Özel mülkiyetin getirdiği ihtiras ve sosyal eşitsizlik de yok. Kanibalizm var ama beslenmek için değil. Savaş tutsaklarını kabilenin şerefi için yeme âdetini (ritüelistik yamyamlık) edinmişlerse bu Tupinambá’yı ne kadar barbar kılardı?
Onlara barbar diyen Avrupalılar da dinlerinin şan ü şerefi için bazı kadınları ve farklı mezhepten insanları aleni bir şekilde diri diri yakmıyor, işkence edip bedenlerini canlı canlı parçalamıyorlar mıydı? Yani, barbarlık göreceli bir kavramdı ve Tupinambá halkı sırf insan yeme âdetini benimsediği için Avrupalılardan daha barbar kabul edilemezdi.
Tabii ki herkes Montaigne gibi düşünmüyordu. Papa VI. Alessandro 1493’te İspanyollara Yeni Dünya yerlilerini Katolikleştirme iznini verirken onların esir ve mağdur edilmesini yasaklamıştı: yamyam olanlar hariç. Zira Papalık yamyamlığı tabiat kanunlarına aykırı buluyordu.
Yamyamlığın üç hâli: İnsan eti yeme ritüeli
Öte yandan Papa VI. Paulus, 1972’de And Dağları’nda 72 gün mahsur kalan kazazedelere ölü arkadaşlarını ancak yaşama tutunmak amacıyla mecburen yemelerinin günah teşkil etmediği konusunda güvence vermişti.
1993’de çekilen Alive filmi (yönetmen: Frank Marshall, “Yaşamak İçin”), Uruguaylı bir rugby takımının Şili’ye giderken uçaklarının And Dağları’na düşmesi üzerine yaşanan trajediyi anlatır. 16 kazazede hayata tutunmak için ölen arkadaşlarını yemek zorunda kalırlar. 1972 sonbaharında yaşanan bu olay dünya yamyamlık literatürünün en meşhur örneklerinden biridir.
Uzmanlar antropofajiyi kasıt kıstasına göre kabaca üçe ayırırlar. Yamyamlığın gelenekte yer ettiği ritüel antropofaji halk belleğinde “ilkel kabilelerin” beyaz adamı kazanda haşladığı karikatürlerdeki gibidir. Bu geleneğin farklı nedenleri vardır. Pişirilip yenen kişi kabile üyesi ise endokanibalizm (iç yamyamlık) söz konusudur. Amaç ölüye son vazifenin yerine getirilmesidir. Yani, Evliya Çelebi’nin “âdem leşi kebabı yiyen Kalmuklar” bahsindeki gibi ölüye hak ettiği saygı, eti yenilerek gösterilir. Fakat Evliya Çelebi, Kalmuklarda eksokanibalizm (dış yamyamlık) geleneği olduğunu düşündürten hikâyeler de anlatır. Bu yamyamlık türünde grup üyesi olmayanlar hakaret amacıyla yenir. Örneğin, Kalmuklar h. 1030’da (m. 1620/21) “Fağfur” (Çin) ülkesini istila edince şahları da dâhil binlerce Fağfur’u pişirip yemişler. Seyyah, bu olayı “Zira Kalmah merdüm-hordur” (Evliya, 10/37) diyerek açıklıyor. “Merdüm-hor” Farsça “halk yiyen” mânasındadır. Başka bir bahiste ise Evliya, Kalmukların hem birbirlerinin leşini hem de Nogay esirlerini yediklerini yazar. Kanı içinde kalsın diye zavallı tutsakları boğazlamayıp boğarak öldürürler imiş! (Evliya, 10/150).
Ayrıca Moğollarda olduğu gibi grup üyesi ihanet töhmetiyle öç ve öfkeye kurban edilebilirdi. O takdirde etinin tüketilmesi aşağılama amacına hizmet eder. Ortaçağ’da yamyamlık vakalarını inceleyen Selçukoğlu (ve kaynakçadaki diğer araştırmacılar) tarihten pek çok örneğe dikkat çekmektedirler. Yunan efsanesinde Mikene Kralı Atreus kraliçesiyle yasak ilişki yaşayan kardeşini cezalandırmak gayesiyle bu ilişkiden doğan çocukları pişirtip kardeşine yedirir. İskitler, Med Kralı’nın rehin oğlunu kraldan öç almak için pişirip babasına yedirirler ve Lidya’ya kaçarlar. Bu yüzden Med ve Lidya 5 yıl boyunca savaşırlar (MÖ 590-85) ve ancak bir çarpışma esnasında gerçekleşen meşhur güneş tutulmasının ardından barışırlar. Med kralı Astyages (MÖ 585-550) generali Harpagus’a intikam için kendi oğlunu pişirtip yedirir.
Ebu Süfyan b. Harb’ın karısı Hind bint Utbe’nin Uhud Muharebesi’nde (625), Bedir’de babasını öldüren Hz. Hamza’nın ciğerini yemeye kalkması meşhurdur. Müslüman seyyah Süleyman el-Tâcir (9. yüzyıl) hain devlet adamlarının yenmesini içeren benzer öç hikâyelerini Çin’de gözlemler. 987-88’de Ifrikiye Valisi Mansur bir Fâtimî dayısının derisini yüzdürüp etini kölelerine yedirir. Selçukluların Belh emiri Kumaç düşmanı Zenkî b. Halife el Şeybânî’yi yenip tutsak alır. Oğlunu pişirtip ona yedirdikten sonra rakibini öldürür. Bu olay Türkmenlerin Selçuklulara karşı ayaklanma sebeplerinden biridir (1153). Komnenos Hanedanı’ndan halkın nefret ettiği I. Andronikos, 1185’te isyan sonucu tahtını kaybeder ve Avrupa kaynaklarına göre Kostantiniye’nin kadınları tarafından yenilir.
1248’de Moğollara elçi giden Saint Simon tıpkı Marko Polo gibi Moğolların öç amacıyla düşmanlarını ve hainleri yediklerini yazar. Ona göre önce kurbanın kanını emerler ve ardından kazanda haşlamak veya ateşte kızartmak suretiyle pişirirler. Seyyah Ricoldus de Monte Crucis’e göre 1281’de Abaka Han Suriye Seferi’nde bir Tatar asilzadesini isyan töhmetiyle ölüm cezasına çarptırır ve bazı Moğol kadınlar adamı ondan alıp canlı canlı pişirirler. Sonra da küçük parçalara bölüp orduda dağıtırlar. Aynı devirde benzer bir olayı Ermeni tarihçi Hetum da anlatır. Selçuklu veziri Muîniddin Süleyman Pervâne, Elbistan Muharebesi’ndeki Moğol yenilgisinden sorumlu tutulunca 1277’de iki parçaya ayrılır. Moğol asilzadeler her sofraya oturduklarında ondan bir parça yerler. Bir başka Moğol devlet adamı Mecdülmülk de 1282’de aynı akıbete uğrar. İbn Battûta 1328’de Delhi Sultanı Muhammed Tuğluk’un ele geçirdiği bir asiye kendi çocuklarını yedirdiğini yazar. 1944’de ise Amerikan paraşütçülerini idam edip yemekle suçlanan bazı Japon askerler uluslararası savaş hukukunda yamyamlık suçu tanımlanmadığı için öldürme ve saygın bir şekilde defnedilmeyi engelleme suçundan ceza alırlar.
Amazonlarda (Brezilya) yaşayan Wari’ halkı ne ilginçtir ki yamyam olduklarını düşünmezler. Düşmanlarına tam insan nazarıyla bakmazlar. Akrabalarından geriye kalan cesedi artık insan kabul etmezler. Ruhun sonsuz yaşama kavuşması için yenilmesi gereken bir araçtır o. Amiyane tabiriyle Amazon’da yamyama yamyam demek ayıp kaçabiliyor! Papua Yeni Gine, Sumatra ve Afrika’nın belli bölgelerinde de benzer topluluklar erken devirlerde buraları gezen Müslüman ve Hıristiyan seyyahların dikkatini çekmişti. Seyyahlar yamyamlık âdetini bu toplulukların ulaşılması zor ada, dağ ve ormanlarda yaşayıp yarı insan özelliği sergilemeleriyle açıklamışlardı. Hiçbir şekilde yamyamlığı onaylamadıklarını ve doğal bulmadıklarını belirtmeye gerek yok.
Herodot, Orta Asya’nın göçebe Massaget halkının ölene saygı amacıyla yaşlı yakınlarını bir törenle kurban edip pişirerek yediklerini anlatır. Bazı Hint toplumlarında da benzer geleneklerin mevcudiyetinden bahseder. Kurbanlar bu şekilde öbür dünyaya uğurlanmayı güya en şerefli ölüm sayarlarmış. Gerçi bazı araştırmacılar, dışarıdan bakanların durumu yanlış anlamış olabileceğini söylüyorlar. Mevsimsel göç esnasında ölenler kışlağa geri dönüp ana mezarlığa defnedilene dek etleri kemiklerinden sıyrılıp iskeletleri bir torbada korunmuş gibi duruyor. İddiaya göre bu işlem başkalarına yamyamlık alameti gibi gelmiş olabilir. Hıristiyan inancına yabancı birisi Aşai Rabbani ayininde yenilen ekmek ve şarabın Hz. İsa’nın eti ve kanı olduğu iddiasına binaen Hıristiyanlara yamyam demesi benzer bir durum olurdu (Murphy&Mallory). Ne var ki Carpini, Rubruck ve Marco Polo (13. yüzyıl) gibi Ortaçağ’ın meşhur Avrupalı gözlemcileri ve Müslüman seyyah Süleyman el-Tâcir benzer âdetlerin mevcudiyetini Güney Doğu Asya’da (Sumatra, Andaman Adaları) ve Tibet’te görmüşler veya duymuşlardı. Ebu’l-Fidâ (14. yüzyıl) ise Sudan ve Matan’da (Afrika) benzer âdetleri kaydeder. Bu anlatılarda yamyamlık sadece dinî/âyin amacını taşımayıp beslenmek amacıyla da yapılabilmektedir.
Zaruri kanibalizm: Doğal afetler
“Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” diye boşuna dememişler. Zavallı Uruguaylı kazazedelerin ve geçen ay ele aldığımız Yılan Adası kazazedelerinin durumu bu örneklerden farklıdır. Geleneğinde iç/dış yamyamlık olmayan, herhangi bir sebeple insan etini gıda olarak görmeyen topluluklar zorunlu hâllerde hayatta kalabilmek için insan eti tüketebilirler. Bu, bazen çiğ veya pişmiş ceset yemek (pasif kanibalizm; nekrofaji), bazen de yeme kastıyla insan öldürmek (aktif kanibalizm) şeklinde gerçekleşir. Bu tür bir yamyamlık zaruri antropofaji diye bilinir. Deniz ve uçak kazaları, kuşatma savaşı ve doğal nedenlerden çıkan kıtlıklar zaruri yamyamlığın ana nedenidir. Nitekim Profesör Paul Ehrlich (Stanford Üniversitesi) nüfus artışı ve kaynakların tükenmesi sonucunda yamyamlığın kaçınılmaz olabileceği öngörüsünde bulunmaktadır (The new Republic). Dedik ya! Ne kadar uzak o kadar yakın…
Denizlerin yazılı olmayan gelenekleri vardır. Her denizci bilirdi ki deniz kazalarında kazazedeler insan eti tüketmek zorunda kalabilirler. Bazen içlerinden kimin diğerlerine gıda edileceğine kura ile karar verilirdi. Kura çekmek, yenmek üzere öldürülmeye rıza göstermek demektir. 17. yüzyılda Saint Christopher Adası’ndan (Karayipler) denize açılıp fırtınaya yakalanan 7 denizci 17 gün sonra kura çekmeye mecbur olmuştu. Kura, kura çekmeyi teklif eden kişiye isabet edince onu öldürüp yemişlerdi. Bu sayede kurtulmuş ve yargılamadan aklanmışlardı. Ne var ki zaruret ilkesi geçmişte antropofajiyi her zaman meşru kılmamıştır. 1846’da Kaliforniya’ya ulaşmak isteyen 89 göçmen Sierra Nevada Dağları’nda erken bastıran kışa yakalanıp yaklaşık 5 ay mahsur kalmışlardı. Kendilerine ulaşıldığı vakit sadece 45 kişinin hayatta kaldığı ve bu uğurda ceset bile yedikleri anlaşılmıştı. Donner Vakası diye bilinen bu olayda kazazedeler insan yeme töhmetiyle karşılaşmamakla birlikte onların aktif kanibalizme de bulaştıkları söylentileri doğmuştu. İçlerinde sadece bir kişi yeni öldüğü anlaşılan insanların parçalarını kazanda kaynatırken kurtarma ekibine yakalandığı için yemek kastıyla insan öldürme suçundan yargılandı. Ne var ki suçu ispat edilemedi. Meşhur bir başka vakada 16. yüzyılda Brezilya’da bir grup Portekizli kolonyalist açlıktan kendi arkadaşlarını yemişlerdi ve bundan dolayı cezalandırılmamışlardı.
1884’te yaşanan Mignonette Vakası bir dönüm noktasıdır. Sydney’e (Avustralya) seyrederken fırtınaya tutulup açık denize savrulan Mignonette adlı yatın 4 kişilik mürettebatı bir sandala sığınmışlardı. 19 gün boyunca avladıkları deniz kaplumbağası ve bir kilogramlık şalgam konservesiyle idare ettikten sonra içlerinde ölmek üzere olan bilinci kapanmış 17 yaşındaki miçoyu öldürüp yediler. 5 gün sonra kurtuldukları vakit mahkemeye çıkarıldılar. Yargıç onları adam öldürmekten suçlu buldu. Zira zaruret hâlinde ceset yemek (pasif kanibalizm) ile yeme kastıyla insan öldürmek (aktif kanibalizm) aynı şey değildi. Böylece bu denizci geleneği yasadışı ilan edildi. Kamuoyu ise mahkûmların tarafını tutmuştu.
Doğal felaketler (çekirge istilası, kuraklık, veba, kazazedelik vs.) ve kuşatma savaşlarının yol açtığı açlık ve kıtlık dönemlerinde değerlerin altüst olması, insan eti yemeyi bir zorunluluk hâline getirdiği için kamuoyu bu tür yamyamlık eylemlerini genelde kınamaz. Olağan besin kaynakları tükenince insanlar önce yük hayvanı ve binek hayvan leşlerini yerler. Ardından bu hayvanları öldürür; kedi, köpek ve kuşları avlarlar. Sonra sıra insan cesetlerini tüketmeye gelir. Son halkayı ise yeme amacıyla insan avlamak oluşturur. Yetkililer kamu düzenini korumak gayesiyle aktif kanibalizmi çoğunlukla cezalandırmayı seçerler. Pasif kanibalizme ise göz yumarlar. Bilinen dünyanın her yerinde kıtlık zamanlarında, Aleksandros Severus’un (222-235) Roma’sından Mezopotamya’ya (771, 1010), Horasan’a (1010, 1157-58), Burgonya’ya (1032-33), İngiltere’ye (1157-58, 1069) dek mezarlar kazılıp ölüler yenilmiştir. Ebu’l-Ferec, Musul’da (1010, 1225) bebekler ve çocuklardan sonra şişmanların kurban edildiğini kaydetmektedir. Fransa’da Sens’da (868) bir kadının öldürülüp etinin tuzlanarak kurutulduğu kaynaklara yansımıştır. Taberistan’da (894-95), Bağdat’ta (945) aç ebeveynlerin çocuklarını tandırlarda pişirip yedikleri bilinir. Bağdat’ta pek çok kadın bu nedenle idam edilir. 952-53’te Edessa’da (Urfa) 7 yıl süren kıtlık yüzünden yamyamlığa başvurulması da meşhurdur.
1011’de Horasan’ın meşhur şehri Nişabur’da Gazneli tarihçi el-Utbî güya 100 bin kişinin açlıktan öldüğünü kaydetmektedir. Korkunç kıtlıkta analar çocuklarını, kardeşler birbirlerini ve kocalar karılarını yemiş ve nihayet sokakta insan avı başlamıştı. Abd Lekânî, “evinden uzağa gitme ki seni kaynatıp çorba yapmasınlar” diye şiir bile yazmıştı. İnsan yiyicilik öyle olağanlaşır ki çarşıda insanlar ellerinde tuttukları pişmiş insan etinin en lezzetli yeri hakkında tartışmaktaydı ve çarşıda insan eti satışı başlamıştı. Satıcıların evlerinde insan kemiği bulunması aktif kanibalizmin varlığına delil kabul edildiğinden bu adamlar idam edilmişlerdi. Bu olaylar Nişabur’da 1157-58’de tekrarlandı. İnsan eti pişirip satan aşçı idam edildi. Bağdat’ta (1031) ise iki adam kendi çocuklarını yemekten kurtulmak için çocuklarını değiş tokuş etmişlerdi. 1185’de Mezopotamya’da çekirge istilasından kaynaklanan kıtlıkta pek çok aile çocuklarını köle tacirlerine satmaya mecbur olmuşlardı.
1047-48’de Irak ve el-Cezire ile 1057-1058’de Bağdat’ta insan cesetleri yenilmiş ve aç ahali bir hükümdarın elçisini yolda avlayıp yemişti. İbn Kesîr 1057-58’deki vebada fakirlerin köpek kalmayınca mezar kazıcılığına başladıklarını yazmaktadır. 1069’da Mısır’daki pek çok kıtlıkta (1068, 1198, 1200, 1295) gözlemlendiği gibi çocuk ve kadın eti kıtlık vakti en kârlı ticaretti. Kadınları ve çocukları öldürüp etlerini satan bir adam idam edildikten sonra âleme ibret olsun diye eti pazarda satılmıştı.
Mısır’da Nil’in mevsimlik taşması gerçekleşmediği zamanlarda kıtlık çıkması kaçınılmazdı. Evliya Çelebi kadim Efes’in (Ayasuluk) yıkılıp gitmesini Mısır’da çıkan bir kıtlıkla açıklar. Öyle bir kıtlıkmış ki, “âdem âdemi tenâvül” etmeye başlamış. Efes Mısır’dan gelen ferhatçılara bir hardal tanesi bile vermeyince Mısırlılar, “şehriniz yıkılsın da ekmen ve tuza muhtaç kalın” manasında beddua etmişler (Evliya, 9/73). 1068-69 kıtlığını betimleyen İbn Esîr, Kalânisî ve Ebu’l-Ferec ibretlik hikâyeler anlatırlar. Bir keresinde vezir saray avlusunda katırından inince üç kişi katırı derhâl yerler. Bunlar kazığa oturtulurlar, ancak sabah olduğunda bedenlerinden geriye bir tek iskeletlerinin kaldığı görülür. Bağdadî, 1198-99’da çıkan kıtlığa vebanın eşlik etmesi yüzünden insanların hayvan leşlerinden sonra çocuk yemeye başladıklarını belirtir. Çocuk pişirip satanlar yakılarak öldürüldüğü hâlde insan avının önüne bir türlü geçilemez. 1200’de çıkan kıtlıkta ise hastalık bahanesiyle eve çağrılan tabiplerin, doyurmak bahanesiyle yemeğe davet edilen fakirlerin yenildiğini İbn Kesîr’den öğreniyoruz. Bazı ebeveynler ise çocuklarını yemek yerine kendi uzuvlarını kesip çocuklarına yedirmişlerdir (otofaji).
Aksarayî Aksaray’da çıkan kıtlık (1299) yüzünden kuyuların yenmiş insanların kemikleriyle dolduğunu aktarmaktadır. İbn Battûta’nın şahit olduğu üzere 1336’da Hint-Sind bölgesinde çıkan kıtlık 7 yıl sürmüştü. Seyyah 1342’de bu bölgede açlara gıda dağıtırken keftar (çocuk yiyen büyücü kadın) olduğu iddiasıyla bir kadının kendisine getirildiğini ve bir çocuğun kalbini yediği anlaşılınca kadının yakıldığını belirtmektedir. Ahalinin keftar sihrine karşı tütsülenmek için kadının küllerini kapıştığını belirtelim (Polat 2019, 404).
Gelecek ay devam edeceğiz…
ʿABD al-Latif al-Bağdâdî, Mısır’daki 1199 kıtlığını anlatıyor
İnsanlar Nil’in daha fazla yükselmesinden ümitlerini kestiler; fiyatlar yükseldi ve ülke kuraklığa uğradı. Fakirler arasındaki açlık öylesine şiddetlendi ki leşleri, hayvan kadavralarını, köpekleri, deve/hayvan gübresini ve dışkıları bile yemeye başladılar. Sonra bunun da ötesine geçerek insan çocuklarının etini yemeye başladılar. Çoğu zaman bunları yapanlar yakalandığında yanlarında kızartılmış veya pişirilmiş çocuklar bulundu… Bir defasında bir sepette kızartılmış küçük bir çocuk gördüm. Vali konağına getirildi. Yanında, insanların onun anne ve babası olduğunu söylediği bir erkek ve kadın vardı. Vali bunların yakılmasını emretti… Ramazan ayında Mısır’da, kemikleri etinden sıyrılmış bir adam bulundu. [İnsanlar] ondan yemişlerdi; geriye, aşçıların koyunlarda bıraktığı kemik iskeleti gibi bir şey kalmıştı. Bunun benzerini Galen’in bile görmesi mümkün olmamış olmalıydı; bu yüzden onu her türlü hileyle aratıyordu. Anatomi öğrenmek için gelenler de aynı şeyleri gördüler. Fakihler insan eti yemenin hükmü üzerine konuşmaya başladıklarında insanlar bu haberleri birbirlerine aktarıyor, olayın korkunçluğu ve nadirliği karşısında dehşet ve şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı…
Fakat daha sonra buna yakınlıkları ve alışmaları arttı. Öyle ki bunu geçim kaynağı, yiyecek ve erzak hâline getirdiler… Bir defasında pazarda ayaktakımının sürüklediği bir kadın gördüm. Yanında kızartılmış küçük bir çocuk vardı ve kadın ondan yiyordu. Çarşı halkı ise ona hiç aldırmıyor, kendi işleriyle meşgul oluyordu. İçlerinden hiç kimse buna şaşırmıyor veya karşı çıkmıyordu…
[Fakirlerin] çocukları ülkenin her tarafında, yollarda ve sokaklarda çekirge sürüleri gibi dolaşıyordu. Fakir erkekler ve kadınlar bu çocukları yakalıyor ve onlarla besleniyorlardı; yalnızca nadiren [yakalanmadan] kurtulabiliyorlardı… Mısır’da özellikle birkaç gün içinde otuz kadın yakıldı; her biri, insan yediği gerekçesiyle cezalandırılmıştı. Daha sonra insanların birbirlerini yemesi yaygınlaştı ve çoğu insan bu şekilde yok oldu. Kimi bunu zorunluluktan, kimi ise etin tadını sevdiği için yapıyordu… Bir attar dükkânında, insan etiyle doldurulmuş, içine sirke ve tuz konmuş birkaç küp bulundu. Attara bunun nedenini ve neden bu kadar çok miktarda hazırladığını sordular. O şöyle cevap verdi: “Kuraklık devam ederse insanların buna yöneleceğinden korktum.”
İnsan eti yiyenler sık sık, “Yediğim kişi çocuğum, eşim veya yakınımdır” gibi bahaneler ileri [sürüyorlardı]. Bir ihtiyar kadının küçük bir çocuğu yediğini gördüler. Kadın, “Bu benim kızımın çocuğudur; bana yabancı değildir. Onu benim yemem, başkasının yemesinden daha iyidir” diyerek kendisini savundu. Bu felaket, Mısır’ın bütün bölgelerinde görülmüştü. Asvan, Kûs, Feyyum, Mahalle, İskenderiye, Dimyat ve başka yerlerin hiçbirinde insanların bu şekilde korkunç bir biçimde ölmediği yer kalmamıştı… Hür insanların satılması da yaygınlaştı. Allah’tan korkan kimselerin bulunduğu gözetleme yerlerinin/mercilerin önünde bile bu durum açıkça yapılıyordu. Çok defa kadınlar ve çocuklar, insanlara, “Bizi satın alın veya satın” diye yalvarıyorlardı. Bu şekilde satılan insanlar Irak’a, Horasan’ın içlerine ve başka bölgelere kadar ulaşmıştı.
Kaynak: Muvaffakuddîn Abdüllatîf el-Bağdâdî. el-İfâde ve’l-i‘tibâr fî’l-umûri’l-müşâhede ve’l-havâdisi’l-mu‘âyene bi-ardı Mısr, s. 132-42.
İbn Kesîr, Bağdat’ta çıkan 1058-1059 kıtlığını anlatıyor
Azık kıtlığından dolayı insanlar leşleri ve kokuşmuş şeyleri yemek mecburiyetinde kaldılar. Bir kadının yanında küflenip yeşermiş köpek bacağı görüldü. Bunu yemek mecburiyetinde kalmıştı. Bir erkek de bir çocuğu tandırda kızartıp yemişti. Bir kuş leşi duvardan yere düşmüş; beş kişi onu kapışıp aralarında paylaşmış ve yemişlerdi.
Buhara’dan gelen bir mektupta anlatıldığına göre orada ve oraya bağlı kazalarda [vebadan dolayı] bir günde 18.000 kişi ölmüştü. [Azarbaycan’da] çok az sayıda insan bu vebadan kurtulmuştu. Yoksul kimseler köpekleri pişirip yiyorlar, mezarları açarak ölüleri çıkarıp pişirip yiyorlardı.
Fakire çok miktarda dinar, dirhem ve elbise [sadaka] veriliyor ama o “ben açlığımı giderecek bir parça ekmek istiyorum” diyordu. İnsanlar evlerindeki içkileri döktüler. Oyun ve müzik aletlerini kırdılar. İbadet etmek ve Kur’ân okumak için mescidlere kapandılar. İçinde içki bulunup da bütün aile efradı ölmeyen ev sayısı gerçekten azdı.
Sultan Debis b. Ali… adamlarından birini elçi olarak bir yere gönderdi. Bir grup insan onu yakalayıp öldürdüler. Pişirip etini yediler.
Kaynak: İbn Kesîr. El Bidaye ve’n-Nihaye. Büyük İslâm Tarihi. Çev. Mehmet Keskin (İstanbul: Çağrı, 1994), c. 12, 173-74.


