Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Avrupa'da gençlik ve işçi hareketlerini şiddet ve yasakla bastırma girişimleri, Lübnan'da konuşlandırılacak AB askeri birlikleri ve İngiltere'de yeni başbakanın gündeme getirdiği AB'ye geri dönme tartışmaları var.
Yasaklar Öfkeyi Bastıramayacak

Fransa’da hayat pahalılığına ve hükümet politikalarına karşı büyüyen toplumsal öfkeye Macron yönetiminin yanıtı yine baskı ve yasaklar oluyor. Sokağa çıkma yasakları, gösteri yürüyüşlerine kısıtlamalar, sosyal ağlara erişimin engellenmesi ve göstericilere kolektif sorumluluk yüklenmesi gündemde. Sol muhalefet, iktidarı toplumsal krize siyasal çözüm üretmek yerine özgürlükleri hedef almakla suçlarken, gençlik hareketine yönelik baskının halkın öfkesini bastırmaya yetmeyeceğini vurguluyor.
Avrupa Birliği, Kuzey Kutbu ve Balkanlar’da etkisini artırmak için arka arkaya zirveler düzenledi. Ortadoğu’da da ABD’den bağımsız bir emperyalist güç olarak ortaya çıkmanın adımları atılıyor. Fransa ve İtalya’nın inisiyatifinde Lübnan’daki ‘müdahale harekatı’na Almanya da katılma hazırlığında. Ancak İsrail’in Lübnan’da kontrol altına alınması planının ülkeye kayıtsız şartsız destek veren Almanya için sorun yaratması mümkün.
Brexit’in üzerinden on yıl geçerken, İngiltere’nin AB’ye yeniden katılıp katılmaması yeniden konuşulmaya başlandı. Tartışmanın fitilini Başbakan Andy Burnham ateşledi, bütün seçeneklerin masaya yatırılacağını açıkladı. AB üyeliği meselesi, ekonomiden güvenliğe, göçten ülkenin gelecekteki yönüne kadar pek çok başlığı ilgilendiriyor. Üstelik yeni bir referandum ihtimali, 2016’da ülkeyi derinden bölen tartışmaları yeniden alevlendirebilir. The Guardian’dan Polly Toynbee’nin “Yeniden bir AB referandumu yapalım mı? Belki, ama henüz değil” başlıklı yazısı da bu ikilemi ele alıyor.
‘Cumhuriyet, cop rejimi demek değildir’
Gaël De Santis Humanite/Fransa
Sokağa çıkma yasakları, sosyal ağlara erişimin yasaklanması olasılığı, gösteri yapma yasağı… Ülkenin ilerici kesimleri, hükümetin çatışmayı “Çürümeye bırakma” ve özgürlükleri kısıtlama stratejisine giderek daha fazla saplanıp kalmasından endişe duyuyor.
Sol, durmadan aynı şeyi tekrarlıyor: Siyasal sorunlara ve siyasal krizlere siyasal yanıtlar verilmelidir. Ancak hükümet meseleyi böyle ele almıyor. Hayat pahalılığına karşı duyulan hoşnutsuzluk ve son yılların en büyük gençlik hareketiyle karşı karşıya kalan yürütme, otoriter çözümlere saplanıp kalıyor.
Fransa genelinde 800 bin göstericiyi bir araya getiren 17 Ekim seferberlik gününün hemen ertesi günü, bazı bölgelerde sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Ancak o gün, yağma olayları ve tahribatlarla da damgasını vurmuştu. Emmanuel Macron, 22 Ekim Perşembe günü yaptığı açıklamada, 24 Ekim Cumartesi günü yalnızca sendikal örgütler tarafından başvurusu yapılmış yürüyüşlere izin verileceğini bizzat duyurdu: “Mümkün olan her yerde yasaklayacağız ki sükunet sağlansın.”
Ekolojist Senatör Anne Souyris, bunun, gösterilerin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin “Bütün sorumluluğu sendikaların düzenlediği kortejlerin üzerine yüklediğini” belirtiyor.
Son günlerde İçişleri Bakanı Laurent Nuñez ve diğer bakanlar, Fransız hukukuna kolektif sorumluluk ilkesini getiren tartışmalı “Zararı veren öder” düzenlemesini durmaksızın gündeme getiriyor. Anne Souyris, “Yasaklanmış bir toplanma sırasında ya da böyle bir toplanmanın yakınında bulunan kişiler de mahkum edilebilecek” diyerek tepki gösteriyor. Bir gösterici, tek gerekçe olay yerinde bulunması olmak üzere, başkalarının yol açtığı tahribat nedeniyle kendi cebinden 10 bin avroya kadar ödeme yapmakla sorumlu tutulabilecek.
Kamusal özgürlükleri kısıtlamaya yönelik bütün bu öneriler, solda büyük bir tepkiye yol açtı. François Ruffin, Emmanuel Macron’un kriz karşısında “Hiçbir zaman siyasal yanıtlar vermediğini, yalnızca polisle ilgili ve siyasal manevralara dayanan yanıtlar verdiğini” söyledi. Debout! hareketinin lideri şöyle devam etti: “Her seferinde polis, kendi rolünden saptırılıyor: Artık toplumu korumak ve gösteri yapmanın temel hakkını güvence altına almak için değil, iktidarı korumak ve ona kalkan olmak için kullanılıyor.”
Sosyalist Partinin Birinci Sekreteri Olivier Faure başkanlığındaki heyet, Başbakan Sébastien Lecornu ile görüşmesinden önce X’te şu açıklamayı yaptı: “Toplumsal öfkeyi bastırarak krizden çıkamayız. Her şeyi güvenlik meselesine indirgeyen bir anlayışa saplanıp kalan hükümete bu apaçık gerçeği hatırlatmak için bugün Matignon’dayız.”
Bu tutum, partinin cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adayı Raphaël Glucksmann’ın son günlerdeki açıklamalarından bir miktar uzaklaşıyor. Glucksmann, gösteri yapma özgürlüğüne saygı gösterilmesi çağrısında bulunmuş olsa da 17 Ekim’den sonra şu ifadeleri de kullanmıştı: “Sivil düzene dönüşü sağlayacak her şey, sınırlı olduğu ve Anayasa’ya uygun düştüğü sürece memnuniyetle karşılanır. Normal bir duruma dönmemiz gerekiyor.”
21 Ekim Çarşamba günü Parlamento Kanalı’nda yapılan bir tartışma sırasında Sosyalist Partili Milletvekillerinin Sözcüsü Arthur Delaporte, Gabriel Attal’ın sosyal ağları engelleme önerisinden duyduğu kaygıyı dile getirdi: “Bir fikriniz olmadığında genellikle ‘yasak’ denen boş bir sözcükle karşılık verirsiniz (…) Gençler arasında ruh sağlığıyla ilgili bir sorun var. O zaman liselerde akıllı telefonları yasaklıyoruz.”
Delaporte sözlerini şöyle özetledi: “Yağma yapan gençlerle ilgili bir sorun var; üstelik bu sorun yalnızca gençlerle sınırlı değil. O zaman çözüm olarak sosyal ağları yasaklıyoruz. Nereye kadar böyle gideceğiz?” Bu girişim kapsamında sosyalist milletvekilleri, güvenlik güçlerinin LBD gibi öldürücü olmayan silahları kullanmasını yasaklamayı amaçlayan bir yasa teklifi sunarak karşılık verdi.
Fabien Roussel, 20 Ekim Salı günü düzenlediği basın toplantısında kendisine yöneltilen sorular üzerine, “Halkın öfkesini kontrol altında tutmak için sonu gelmeyen bir baskı” uygulandığını ve bunun “Hiçbir iktidar açısından uzun vadede sürdürülebilir bir perspektif olmadığını” belirtti. Komünist cumhurbaşkanı adayı, “Çıkış yolu ancak siyasal olabilir. Cumhuriyet, cop rejimi demek değildir. Cumhuriyet, göz yaşartıcı gazla yönetilen bir rejim demek değildir” diye hatırlattı. Sokağa çıkma yasakları konusunda bunları “Hükümetin başarısızlığının itirafı” olarak yorumlayan Roussel, hükümetin kamu düzenini sağlayamadığını belirtti. (…)
Fransa Boyun Eğmeyenler (La France insoumise) hareketi ise 20 Ekim’de Ulusal Mecliste konuşan Manuel Bompard aracılığıyla, çatışmayı çürümeye bırakmaya yönelik “yıkıcı bir strateji” izlenmesini eleştirdi. Hareketin koordinatörü, “istihbarat servislerinin” maniple edilmesini de sert biçimde kınadı. Söz konusu servislerden, LFI’yi “her zaman karşı çıktığı şiddet olaylarından sorumlu tutmalarının” istendiğini belirtti.
Öyle görünüyor ki hükümet, dikkatleri başka yöne çekerek bu durumdan kurtulamayacak.
Çeviren: Eren Can
Lübnan’da AB müdahale gücü
German Foreign PolicyAlmanya
Alman Silahlı Kuvvetlerini, Lübnan’da yeni bir yurt dışı görevi bekliyor gibi görünüyor. Diplomatik kaynakların aktardığına göre, Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının geçen hafta onayladığı Lübnan’a yönelik AB müdahalesine, Almanya’nın da katılması bekleniyor. Söz konusu harekatın, yıl sonunda görev süresi dolacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması planlanıyor. Alman Silahlı Kuvvetleri, 2006 yılından bu yana deniz unsurlarıyla UNIFIL bünyesinde yer alıyordu. Planlanan AB harekatının amacı, Lübnan’daki silahlı kuvvetleri ve iç baskı aygıtlarını güçlendirerek Hizbullah’ın ülkedeki etkisini sistematik biçimde azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek. Özellikle Fransa, eski himaye bölgesindeki nüfuz kaybını durdurmak ve Ortadoğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla uzun süredir bu girişimi destekliyor. Planlanan AB harekatı, aynı zamanda İsrail birliklerinin gelecekte Lübnan’da tanıklar olmaksızın diledikleri gibi hareket etmelerinin önüne geçmeyi hedefliyor. Alman Silahlı Kuvvetlerinin bu harekata katılması durumunda, İsrail ordusuyla karşı karşıya gelebileceği bir durum ortaya çıkabilir.
(…)
Fransa’nın hayata geçirilmesinde önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonunun, önümüzdeki yılın başlarında başlaması ve ilk aşamada üç yıllık bir görev süresi öngörülüyor. AB Komisyonuna göre bu misyon, temel olarak Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini” ve “devlet kurumlarını” -Hizbullah’a karşı- desteklemeyi amaçlıyor. Somut olarak, Lübnan’ın silahlı kuvvetlerinin ve iç güvenlik/kolluk kuvvetlerinin güçlendirilmesi hedefleniyor. Bu amaçla, “Birbirini tamamlayıcı görevler üstlenen” “askeri ve sivil birer sütun” öngörülmekte. AB Komisyonuna göre “askeri sütun”; “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, izleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” gibi alanlarda “danışmanlık desteği ve eğitim” faaliyetlerini kapsamakta. Ülke içindeki baskı aygıtlarına; “siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele” gibi alanların yanı sıra, özellikle Beyrut Limanı örneğinde olduğu gibi “limanlarda güvenlik yönetişimi” konularında eğitim verilmesi planlanmakta. AB misyonunun başlangıç aşamasında yaklaşık 160 personelden oluşacağı belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol üstleneceği ifade edilirken, Almanya’nın da katılımının kesinleştiği kaydediliyor.
Söz konusu misyon, yalnızca Hizbullah’a karşı yöneltilmiş değil. Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecini başlatmış durumda. Örneğin geçtiğimiz hafta Lübnan makamları, Hizbullah’a ait olan ve içerisinde 250 kilogram TNT ile 250 kilogram C4 patlayıcı bulunan bir araca el koydu. Hizbullah şimdi bu malzemelerin iadesini talep etmekte ve Güney Lübnan halkının önemli bir kesiminden destek görmekte; nitekim basında yer alan haberlere göre bu kesim, söz konusu milis gücünü “İsrail’in uluslararası hukuka aykırı saldırılarına karşı tek savunma aracı” olarak görüyor. AB’nin, gelecekte Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecine destek vermesi öngörülüyor. Aynı zamanda bu AB misyonu, UNIFIL’in çekilmesinin ardından İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı üzere “Tanık olmaksızın dilediklerini yapabilmelerini” engellemeyi de amaçlıyor.
Buna, AB ülkelerinden askerlerin bölgede bulunmasına yönelik planlar engel teşkil ediyor. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bu harekata katılması durumunda, aynı durum Alman askerleri için de geçerli olacak. Bu da Alman ordusunu (Bundeswehr) İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirebilir; ki bu, şimdiye dek hiç yaşanmamış, son derece alışılmadık bir durum.
Çeviren: Semra Çelik
Yeniden bir AB referandumu yapalım mı? Belki, ama henüz değil
Polly ToynbeeThe Guardian/İngiltere
Bu kelimeyi yeniden duyduğumda omurgamdan aşağı bir ürperti iniyor. İç çekmek, başımı ellerimin arasına almak ve feryat etmek istiyorum. Dehşet! Hayır, bir daha asla; bir referandum daha istemiyorum. Ama Andy Burnham, on yıllık ekonomik durgunluğu tersine çevirmenin yollarını ararken bu fikir yeniden gündeme geldi.
Başbakan Brüksel’le yeniden yakınlaşmanın kapısını aralamaya cesaret edince, tüm AB yanlılarının ağzından “Neşeye Övgü” (Avrupa Birliği’nin marşı) yükseldiğini duyabiliyordunuz. Ancak tarihimizin en yıkıcı oylamasını yeniden yapma ihtimali insanı kaygılandırıyor.
On yıl önceki o sabahı hatırlayın. İlk sonuç, Sunderland’dan gece 00.20’de geldi: Yüzde 61.3 AB’den ayrılma yönünde oy kullanmıştı. Ama AB’de kalmak isteyenler için hâlâ umut vardı… BBC’nin saat 04.40’ta ayrılma cephesinin kazandığını açıklamasına kadar. O an ülkenin ortasında büyük bir yarık açıldı. AB’de kalmak isteyenler “remoaner” (AB’de kalma yanlılarına yönelik, “sızlanan” anlamı taşıyan aşağılayıcı bir niteleme) diye yaftalandı ve bir daha toparlanamadı. Bir zamanlar Batı’nın güçlü ve istikrarlı “parlamentolar anası” diye övündüğümüz İngiltere siyaseti bir sirke dönüştü; on yılda yedi başbakan gördük. Hem İşçi Partisi hem de Muhafazakar Parti, siyasi hayatımızın en sarsıcı olayıyla yerle bir oldu. İki parti de bu yarayı yeniden açmaya cesaret edemedi.
Ancak şimdi Burnham, nihayet Brexit sessizliğini bozdu ve yeniden AB’ye katılmayı hedefliyor. Muhafazakar Partililer ise ülkeye yaşattıkları Brexit felaketinden pişmanlık duyana kadar siyasi sahneden uzakta kalacak.
Burnham bütün seçenekleri araştırmaya hazırlanırken, öncü isimler dönüş yolunu yokluyor. İşçi Partisine en yakın düşünce kuruluşu olan IPPR, tam üyeliğin neden gerekli olduğunu ve nasıl mümkün olabileceğini anlatan kapsamlı bir rapor yayımladı. Refah, güvenlik ve demokrasi için buna ihtiyacımız var. Büyük güç bloklarının bulunduğu bir dünyada tehlikeli biçimde yalnız ve dostsuz kaldık. Bir zamanlar güvenilir müttefikimiz olan ABD’ye artık bütünüyle güvenemeyiz; halkının neleri seçebildiğini gördük. Bu yüzden Manş’ın öte yakasındaki tanıdık demokrasilerin sıcaklığı, en azından şimdilik, davetkar görünüyor. Yeniden katılma girişimini kim olduğumuzla, duygusal ve tarihsel olarak ait olduğumuz yerle bağ kurmamızla ilişkilendirelim. “Egemenliğin” bir yanılsama olduğunu öğrendik: Her antlaşma ve ticaret anlaşması, egemenliğin müttefiklerle paylaşılmasını gerektiriyor.
Bir yıl içinde İngiltere halkının çoğunluğu Brexit’in bir hata olduğunu düşünmeye başladı. Bu, herkesin kendi oyundan pişman olduğu anlamına gelmiyor. Artık Brexit’in gayrisafi yurt içi hasılamızın (GSYH) yüzde 8’ini elimizden aldığını biliyoruz. IPPR ve Persuasion UK tarafından yapılan ankete göre halkın yüzde 52’si AB’ye yeniden katılmak, yüzde 29’u ise dışarıda kalmak istiyor. Destek her yıl artıyor; bunda yaşlı kuşakların aramızdan ayrılması ve Avrupa yanlısı gençlerin seçmen kütüğüne eklenmesi de etkili.
IPPR, (Eski Başbakan) Keir Starmer’ın sınırlı “yeniden düzenleme” önerisinden tam üyeliğe kadar bütün seçenekleri inceledi. En az destek gören seçenek, mevcut durumu korumak oldu. Boris Johnson (Eski İngiltere Başbakanı ve Brexit’in önde gelen savunucularından) ile Lord Frost’un (İngiltere’nin eski Brexit müzakerecisi) yürüttüğü mevcut anlaşma o kadar işlevsiz ki Burnham, bunu sürdürmenin “görev ihmali” olacağını söylüyor. Halkın eğilimini yine görmezden gelen Kemi Badenoch (Muhafazakar siyasetçi), geçen yıl AB büyükelçisine mektup yazarak seçilmesi halinde Brexit’ten sapma anlamına gelecek her değişikliği geri çevireceği uyarısında bulunmuştu. Bu, gelecek ay Brüksel’de başlayacak müzakereleri sabote edebilecek, neredeyse vatana ihanet niteliğinde bir tutum. Brexit’in baş mimarlarından Michael Gove (Eski Muhafazakar Bakan ve Brexit yanlısı), Guardian’dan Aditya Chakrabortty’ye hiçbir şeyden pişman olmadığını söylüyor; Brexit’in hayali kazanımlarından yararlanmayı başaramadıkları için başkalarını suçluyor. Bu sızlanma işe yarar mı? Sanmıyorum.
Peki, bu yüzde 52’ye karşı yüzde 29’luk değişim her şeyi riske atıp zarları masaya sürmek için yeterince güçlü mü? Hayır, henüz değil. IPPR bile desteğin hâlâ “kırılgan” olduğunu kabul ediyor ve geçmişte yaşananların tanıdık yankılarını duyuyoruz. Uzun yıllar boyunca başka hiçbir şeyden söz edemediğimiz AB meselesi artık haklı olarak gündemin gerisinde. Ama UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) ve Muhafazakar Brexit yanlıları bir zamanlar önemsiz görülen bu konuyu büyütüp alevlendirmeden önce de durum böyleydi. O zaman da David Cameron (Eski İngiltere Başbakanı) referandumda kazanacağını varsayarak kibirle yola çıkmış, anketler de bu varsayımı destekleyecek kadar elverişli görünmüştü. Bu kez daha iyisini biliyoruz. Dominic Cummings (Brexit kampanyasının stratejistlerinden) ve benzerlerinin tabutlarından çıkıp Brexit’i yeniden canlandırmak için defibrilatörlerle ortaya çıkmasına hazırlıklı olun. Nigel Farage (Brexit kampanyasının önde gelen isimlerinden) pazar günü, yeniden katılmamız halinde AB’nin İngiltere’den yılda 42 milyar sterlin alacağını iddia ederek işe koyuldu.
Rapor, iki tarafın argümanlarını sınayarak kaçınılması gereken tuzakları ve insanların yeniden katılma fikrinde neleri beğendiğini ortaya koyuyor. Avroya geçmek, diğer ticaret anlaşmalarımızı sona erdirmek, balıkçılık haklarından vazgeçmek ve AB bütçesine yüksek katkı yapmak konusunda uyarı ışıkları yanıyor. Yeniden katılmayı en etkili biçimde destekleyen gerekçelerin başında pasaport kuyrukları geliyor. İkinci sırada güvenlik var: Ukrayna, Trump ve Putin’in şekillendirdiği bu dünyanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösterdi. Üçüncü sırada ise İngiltere’nin kaybettiği yabancı yatırımları geri getirme ihtiyacı geliyor.
Ancak sakin ve akılcı bir ortamda yapılan, olgulara dayalı odak grup çalışmaları; TikTok, Instagram ve X’te yürütülen bir referandum kampanyasının devasa yalanlarını, uydurmalarını ve hilelerini taklit edemez. Haftada 350 milyon sterlinlik otobüs vaadini, “Türkler geliyor” (Türkiye’nin AB’ye katılması halinde Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkıyla İngiltere’ye göç edeceği yönündeki korku söylemi) yalanını, göçün sona ereceği iddiasını ve hepsinden önemlisi “Kontrolü geri almayı” hatırlayın. Neyin kontrolünü? Her şeyin! Referandumların yaptığı budur.
Öyleyse henüz değil. Yeniden katılma tezi çok güçlü biçimde ortaya konmalı; kamuoyu, müttefik AB güçlerinin siperleri kapatıp etrafımızı saracağı ölçüde ikna edilmeli. Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Peter Ricketts ve MI5 (İngiltere’nin iç istihbarat servisi) başkanının uyardığı üzere, enerji, su, ulaşım, bankacılık ve hava trafik kontrolü gibi hayati hizmetlere yönelik siber saldırılar artık “daha pervasız ve daha tehlikeli”. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un bugün AB içişleri komiseriyle suç ve göç konularında veri paylaşımını yeniden başlatmak için görüşmesi, Brexit’in ne kadar akıl dışı ve yıkıcı olduğunu hatırlatıyor.
İngiltere son on yılda değişti. Brexit yanlıları, AB’ye katılmamız halinde göçmenlerin sınırları aşarak ülkeye akın edeceği tehdidini savuracak. Oysa IPPR anketi, serbest dolaşımın artık seçmenleri eskisi kadar endişelendirmediğini gösteriyor. Bugün ülkenin başlıca kaygısı göç değil, geçim sıkıntısı. Daha yoksul ülkelerin bizi nasıl yakaladığına bakın: Romanya’nın başkenti Bükreş’te kişi başına düşen gelir, Sunderland’dakinden çok daha yüksek.
Ama AB de değişti. Marine Le Pen (Fransız aşırı sağ siyasetçi) ile Almanya için Alternatif Partisinin (AfD) Avrupa’daki yeni güç eksenini oluşturması halinde nasıl bir Avrupa’ya katılacağımız sorusu gündeme geliyor. Yanıt şu: Bu, yeniden katılmayı daha da acil hale getirir. Yapabileceklerimizi etkilemek ve demokratları güçlendirmek için içeride olmalıyız. Dışarıda kalmak bizi güçsüz bırakır.
Bu rapor, Burnham’ın İngiltere’nin AB’ye yeniden katılmak için “Sonuna kadar gidebileceğini” söyleyerek başlattığı kampanyayı harekete geçiriyor. Hedef açık ve ihtiyaç giderek aciliyet kazanıyor. AB büyükelçisinin Guardian’dan Patrick Wintour’a söylediği gibi, top bizim sahamızda. Büyükelçiye göre Brüksel, İngiltere ne istediğine karar verdiğinde “diyaloğa hazır.”
Karar verelim, ama son derece dikkatli ilerleyelim. Bunu İşçi Partisinin seçim programına koyarak bir sonraki genel seçimi riske atar mıydınız? Böylece sağın savaş bayrağına dönüşeceği kesin. Evet, güçlü bir AB yanlısı kampanya kazanabileceğimizi gösterdiğinde. Ancak halkın desteği öylesine sağlamlaşmadan referandum yapılmamalı ki oylama, ezici çoğunluğun iradesini yalnızca resmen onaylamaktan ibaret olsun.
Çeviren: Dış Haberler Servisi
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
App Store'dan İndir
Google Play'den İndir




