Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar, Saray’ı karıştıran fon skandalları, derinleşen ekonomik kriz, zamlar ve halkın katlanarak büyüyen geçim derdi… Ülke her güne öfkeyi biraz daha büyüten yeni bir skandalla uyanıyor. Bütün bunlara ek olarak gazetecilere yönelik tutuklamalar, Halk TV başta olmak üzere muhalif medyaya atanan kayyumlarla sosyal medya kısıtlamaları rejimin baskı aygıtlarını da fütursuzca kullandığının birer kanıtını oluşturuyor.
Yurttaşın Talebi Seçimi Beklemez

POLİTİKA SERVİSİ
Adaletin, demokrasinin ve hukukun kırıntısının dahi kalmadığı koşullarda bugünün asıl çelişkisi toplumun geniş kesimlerinde biriken yoğun öfkeye rağmen Saray rejiminin tüm bu olaylar zincirinde büyük ve kalıcı bir dirençle karşılaşmaması.
Son dönemlerde yapılan araştırmalardan da görüldüğü gibi halkın büyük çoğunluğu ülkedeki değişim iradesini sahiplenirken hala siyaseten bir özne olmadığını, rejime karşı mücadeleyi yükseltirken tam olarak bir alternatif bulamadığını ortaya koyuyor. Üstelik bu tablo karşısında bir avuç bürokrat, tarikat ve cemaat ağları ile sermaye odakları dışında toplumla bağı kalmayan bir Saray rejimi var.
Bu çelişkinin birçok etkeni olmakla beraber siyaset sahnesinde iki ana hat öne çıkmış durumda. Bunun birincisi rejimin artık krizleri çözmek ya da halkın aleyhine olan skandalları engellemekle ilgilenmediği. Bu anlamıyla rejim, temel stratejisini ortaya çıkan bu krizlerin toplumsal patlamalara dönüşmesini engellemek, etkilerini kontrol edilebilir sınırlar içinde tutmak ve kendisine alternatif olabilecek tüm siyasal kanalları tıkamak üzerine kurdu.
Hukukun yok sayılması, yargının bir sopa olarak kullanılması ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinin cezaevinde tutulması rejimin yeni yönetim mekanizması haline getirildi.
Kara para, yolsuzluk ve fon skandalları ayyuka çıktığında muhalif kanalların susturulması ve sosyal medyada erişim engellerinin devreye sokulması gibi uygulamaların tamamı da can yakıcı gündemlerde krizleri görünmez kılmanın aracı olarak kullanılıyor. Rejimin tüm aktörleri ise ‘her şey kontrol altında’ mesajını neredeyse yüzde 90’ını elinde tuttuğu medya organlarından veriyor.
SANDIK İLLÜZYONU REJİME YARAR
Tam da bu noktada rejimin en büyük güvencesi toplumsal öfkenin meydanlarda ve sokakta örgütlü bir güce dönüşmemesi olarak ortaya çıkıyor.
İkinci ana etken ise muhalefetin hala topluma yeni bir kanal açamaması. Muhalefetin her bir skandaldan sonra halka gösterdiği tek çözüm adresinin hala "sandık" olması ve tepkilerin o büyülü ‘sandık’ söylemi etrafında toplanmaya çalışılması tam da Saray’ın arzuladığı ortamı güçlendiriyor.
Belediyeler gasp edilirken, fahiş zamlar ve enflasyon altında ezilen milyonlarca yurttaş günlük yaşam mücadelesi verirken, bir emekli feryat ederek yaşamına son verirken ya da öğrenciler en temel hakkı olan barınma ve eğitim masrafları karşısında ezilirken muhalefetin "Hesabını sandıkta soracağız" söylemi bu açıdan devasa bir illüzyona dönüşmüş durumda.
Hak kayıplarına, hukuksuzluklara ve sömürüye karşı tepkiyi belirsiz bir seçim tarihine havale etmek, rejimin elini rahatlatmaktan ve ona nefes aldırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Üstelik bu illüzyonun işlevsizliği, yakın zamanda Üsküdar, Ataşehir ve Adalar Belediyesi başkanvekili seçimlerinde yaşanan meclis oyunlarında ve siyasi operasyonlarda da açıkça görüldü. Aritmetiklere sıkıştırılan ve sokağı hep bir iki adım geride kalan siyaset anlayışının rejimin müdahaleleri karşısında ne kadar etkisiz kaldığı bir kez daha test edildi.
AVRUPA’DAN YAYILAN ENDİŞE
Fransa’dan İtalya’ya, Portekiz’den Belçika’ya kadar Avrupa genelinde konut krizine, yüksek yaşam maliyetlerine ve eğitim kesintilerine karşı sokağa çıkan kesimlere yönelik Saray rejiminden gösterilen tepki de bu açıdan oldukça çarpıcı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin "Gençlerimize de sesleniyorum; Fransa’ya heveslenmeyin! Batı emperyalizmine kapılmayın! Türkiye’ye sahip çıkın!" diyerek halkın meşru hak arayışlarını "emperyalist bir proje" olarak hedef göstermesi ve yandaş basının bu eylemleri terörize etme çabası, toplumsal patlamaların Türkiye’ye sıçrama ihtimaline karşı duyulan paniği de ortaya koyuyor.
Nerede olursa olsun halkın kendi örgütlenme pratiklerinin yandaş basın tarafından da hedef alınması tesadüf değil. Yandaş basın halkın hak arama eylemliliğini doğrudan "vandalizm" ve "yağmacılık" ile eşitlerken dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan toplumsal patlamalar, terörize edilmeye çalışılıyor.
YANDAŞ YİNE GÖREVİNİ YAPIYOR
Yeni Şafak eylemleri “Batı’da sokak İsyanları” manşetiyle şehirlerin savaş alanına döndüğünü öne çıkartırken Sabah Gazetesi “Avrupa’daki eylemlerde soykırımcı İsrail Gölgesi” adıyla eylemleri İsrail’in desteklediğini vurguladı.
SEÇİME GİDEN YOL BUGÜNDEN ÖRÜLMELİ
Bu pratiklerin etkilerinin ve sonuçlarının her bir kesim açısından çıkarılması gereken dersler olduğu aşikâr. Kuşku yok ki sandık ve seçim süreçleri, rejimin yenilmesi ya da geriletilmesi açısından göz ardı edilemeyecek kadar önemli. Ancak sandığın kendisinin, bugünden yürütülecek somut ve kararlı bir mücadelenin sonucu olarak anlam kazanabileceği de unutulmamalı. Her şeyi seçim gününe erteleyen anlayış, yılgınlığı ve umutsuzluğu büyütürken gerçekçi çıkış yolu sandığı bugünden kurulacak bir örgütlü mücadelenin parçası ve uğrağı kılan birleşik bir mücadele hattının varlığından geçiyor.


