“Carrie”, klasik korku hikâyesini sosyal medya, aile baskısı ve akran zorbalığı üzerinden yeniden kurarak kötülüğün nasıl üretildiğine bakıyor.
Zorbalığın Yarattığı Canavar

Brian De Palma'nın, Stephen King'in ilk romanından uyarladığı ve cehennemi adeta yeryüzüne indiren kanlı balo sahnesiyle klasikleşen eseri, bu kez Mike Flanagan imzasıyla ekrana taşınıyor.
Yıllar içerisinde pek çok kez sinemaya uyarlanan “Carrie”, sekiz bölümlük yeni dizisiyle yalnızca öncüllerinin üstünü bir çırpıda çizivermekle kalmıyor, Palma'nın ve King'in eserlerini de zenginleştirerek bu korku klasiğine hak ettiği anlatıyı armağan ediyor.
YENİDEN ÇEVRİMLERE KUŞKULU BAKIŞ
Klasiklerin yeniden çevrimi, kült korkuların yeniden uyarlanması konusundaki sabrımı ve heyecanımı, “Suspiria” ile 2018 yılında kaybettim: Dario Argento'nun göz kamaştırıcı eserine “yapılanlar”ı gördüğümden beri anlatının bütünüyle yeniden ele alınmasını bir türlü hoş karşılayamıyorum. Bu yüzden Prime Video'da yayınlanan “Carrie”ye başlarken, Stephen King'in diziye ve Flanagan'a övgülerine karşın bir beklentisizlik içerisindeydim.
Ancak dizi bittiğinde gördüm ki “Carrie”, modern bir yeniden uyarlama için son derece isabetli bir anlatıydı; Flanagan ise geçmişle bugünü bağdaştırma konusundaki ustalığıyla bu iş için biçilmiş kaftandı. Daha önce Stephen King'den uyarladığı “Gerald’s Game” (2017), “Doctor Sleep” (2019) gibi eserlerin yanında, Shirley Jackson’dan “The Haunting of Hill House”, Edgar Allan Poe’dan “The Fall of the House of Usher”a imza atan Flanagan'ın titizliği aşikâr ancak “Carrie”, malumun ilamı oldu.
Çünkü söz konusu olan yalnızca bir eseri çağdaşlaştırırken olay örgüsünün zenginleştirilmesi, karakterlerin boyutlandırılması/bugüne uyarlanması konusu değil, bunların özgün eserle/filmle bir mantık çerçevesinde asgari düzeyde ilişkide bulunabilme gücü ve kapasitesi. “Carrie”, başından sonuna dek bunu çok doğru ve hatta yer yer heyecan verici bir çerçevede gerçekleştiriyor ve kötülüğe, zorbalığa, telekinetik güçlere veya kadınların varoluş yolculuklarına değin pek çok temaya ikna edici gerekçeler üretmeyi başarıyor.
AYAĞI YERE BASAN ANLATI
Sözgelimi Carrie'nin (Summer H. Howell) doğduğundan bu yana dış dünyayla bağının kesilmiş olması ve evde, din fanatiği ebeveynleri tarafından eğitilmesi bilgisizliğini ve saf masumiyetini daha ayakları yere basan hale getiriyor. Böylelikle meşhur duş sahnesi ve karşılaştığı ilk büyük zorbalığın tohumları toprağa daha sağlam ekilmiş oluyor. Benzer biçimde, babanın ölümü sonrası anne ile ilk kez dış dünyayla tanışmak zorunda kalmaları, Carrie'ye yönelik "uzaylı" bakış açısını da temellendiriyor.
Çünkü karşımızda gerçekten dünya gezegenini tanımayan bir birey var ve bu durum, sonrasında yaşananları anlamlı ve inandırıcı kılıyor. Carrie'nin baş düşmanı Chris'in (Alison Thornton) kötülüğü de sırf akran zorbalığı çerçevesinde açıklanmıyor; dizi, Carrie'nin annesi ve Chris'in babası gibi örneklerle kötülüğün yalnızca okullarda veya internette değil, evlerde de üretilebileceğini hatırlatmaya çalışıyor. Ve haliyle, sosyal medya ve internet bunun bir tür maşası olarak izlekte büyük işlev görüyor.
Bilgi çağının sonuçlarının ve bilginin dolaşım hızının, doğru-yanlış bilgi ayrımının giderek yok oluşunun ve sonuçta "hastalıklı" bilgilerin gençlerde yol açtığı zarar ile bunun şiddetle ilişkisi hatırlandığında, “Carrie”, günümüz ergen şiddeti/akran zorbalığı ve en önemlisi okul baskını gibi konularda, yayınlandıktan sonra büyük ses getiren “Adolescence” (2025) kadar önem kazanıyor. Çünkü yapım ısrarla şu noktayı vurguluyor: Başlangıçta balodan hayatta kalanların söylediği gibi bu kız kurban mı, kahraman mı, çok nazik biri mi? Bunların hiçbirinin önemi yok. Önemli olan, kalbi iyilikle dolu birinin kötülük tarafından yavaş yavaş yok edilmesi ve buna katkı sağlayanların o noktaya nasıl/kimler tarafından getirildiği ile hangi yöntemleri kendilerine araç edindikleri. Çünkü şiddet, Carrie'nin bir kitap/film olarak ortaya çıktığı ilk yıllarda da vardı, şimdi de var.
Yalnızca el değiştirdi ve ne yazık ki sosyal medya bunun başlıca sorumlusu oldu. Buradan hareketle, Carrie'nin annesinin karakterine, dini fanatizminin yanına, sosyal medyada çocuğunu korumaya çalışan, sevgi dolu anne figürüyle, evde ona bir bakıma "işkence eden" halinin eklenmesi elbette yine çağın gereği ancak aynı zamanda gerçeğin, bugünün ta kendisi.
Son olarak, Carrie'nin Flanagan'ın dizisiyle birlikte telekinetik güçler bakımından "sınırlandırılmamasını" ve finalin bu meseleye katkısını göz kamaştırıcı bulduğumu söylemeliyim. Çünkü bu kapanış, “Carrie”nin yeniden yorumlanmasını daha kabul edilebilir kılıyor ve King ile De Palma'nın yarattığı evrene yeni bir soluk getirmeyi başarıyor. “Carrie”, yalnızca ekim ayının korku şölenini andıran eserleri arasında öne çıkan bir yapım değil; bu yılın dizileri arasında kendisine üst sıralarda yer bulacak hikâyelerden biri. Yeniden uyarlama cehennemini korku severler için gerçek bir baloya dönüştürüyor.
Puanım: 8/10




