Mart ayı sonunda Pekin’de Xi Jinping ile yapılması planlanan ve titizlikle hazırlanan zirve, Beyaz Saray tarafından ertelendi. Trump, Washington’da kalıp savaşı yönetmek zorunda. Aslında savaş, çoktan onun kontrolünü ele geçirmiş durumda. Böylece güç, istikrar ve stratejik vizyon sergilemesi beklenen bir an ortadan kayboldu. Bununla birlikte Washington’un vermek istediği imaj da dağıldı.
Sadece birkaç gün önce Trump, Çin’i; Japonya, Güney Kore ve Avrupalı müttefiklerle birlikte Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için askeri gemiler göndermeye çağırmıştı. Bu çağrı, İran’ın boğazı kapatması durumunda ne yapılacağına dair Trump ve ekibinin hazırlıksız olduğunun ortaya çıkmasının ardından geldi.
Özetle Trump, kendi yarattığı krizin yükünü Çin ve Avrupa’ya devretmek istedi. Avrupa’nın yanıtı ise net oldu: Hayır. Ve Trump buna şaşırmış görünüyor. Avrupa ile 14 ay süren ticaret savaşı, NATO’nun 5. maddesini sorgulaması, Avrupa liderlerine yönelik hakaretleri, Grönland ve Kanada’yı tehdit etmesi, Ukrayna’ya desteği kesmesi ve fiilen Vladimir Putin’le aynı çizgiye gelmesinin ardından; Brüksel, Paris, Berlin ve Roma’dan gelen “Bu bizim savaşımız değil” yanıtı aslında şaşırtıcı değil.
Pekin ise cevap vermeye bile gerek duymadı. Daha anlamlı bir şey yaptı: Bekledi. Xi’nin stratejisi: beklemek. Xi Jinping ani tepkiler veren bir lider değil. Konfüçyüs geleneğinden geliyor: gözlemler, değerlendirir, bekler. Ve 21. yüzyılda çoğu zaman kazanan, daha uzun süre bekleyebilen taraf oluyor. Xi, Trump’ın kendi çelişkileri içinde sıkışmasını izlemekle yetiniyor.
Asıl hikâye burada: Orta Doğu’da yeni ve tehlikeli bir savaşın ötesinde, küresel güç dengesinde bir “yumuşak güç” kayması yaşanıyor. Trump, Amerikan liderliğini sadece zayıflatmıyor; parça parça Çin’e devrediyor.
Çin kazanıyor, Rusya kazanç sağlıyor. Ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı. Trump, son 75 yılda ABD’nin kurduğu liberal uluslararası düzeni sarsarken, Çin –otoriter yapısına rağmen– kendini istikrar ve öngörülebilirliğin garantörü olarak sunuyor. Bu yeni bir durum değil. Geçen yılki ticaret savaşında da benzer bir senaryo yaşandı: Çin, nadir toprak elementlerini koz olarak kullanabileceğini ima ettiğinde geri adım atan taraf Trump olmuştu. Pekin ise sessiz kaldı ve kazandı.
Bugün aynı senaryo daha büyük ve tehlikeli bir ölçekte tekrarlanıyor. Çin, Hürmüz üzerinden İran’dan enerji akışını büyük ölçüde kesintisiz sürdürüyor. Rusya ise Amerikan yaptırılarının baskısının azalmasıyla daha fazla gelir elde ediyor ve Ukrayna’daki savaşını finanse ediyor. Trump ise aynı anda Zelenski üzerindeki baskıyı artırıyor ve ABD’nin NATO’dan çekilebileceğini ima ediyor.
Müttefikler Çin’e yöneliyor mu? Bu süreçte Körfez başta olmak üzere birçok bölgede önemli bir soru ortaya çıkıyor: ABD’nin geleneksel müttefikleri, Çin ile daha yakın ilişkilerin daha fazla istikrar ve öngörülebilirlik sağlayıp sağlamayacağını sorgulamaya başladı. Modern dünyada güç dengeleri böyle değişiyor: büyük açıklamalarla değil, güvenin yavaş yavaş aşınmasıyla.
Sonuç, ABD’nin –neo-emperyalist hamlelere rağmen– genişlemek yerine gerilemesini hızlandıran bir küresel düzensizlik. ABD içinde yansıması ise daha basit bir şekilde ölçülüyor: Seçmenler için iki şey önemli → tabutlar ve benzin fiyatları. Trump, yeni savaş olmayacağı ve düşük enerji fiyatları vaat etmişti. Ancak ortaya çıkan tablo; belirsiz bir savaş ve artan enerji maliyetleri oldu.
Paradoks açık: Güç göstermek isterken zayıflık sergiliyor. İttifakları reddederek yalnızlığını derinleştiriyor. Küresel sistemi kontrol etmeye çalışırken, Çin lehine dönüşümünü hızlandırıyor. Bu sırada Pekin, zamanın kendi lehine işlediğini bilen bir aktör gibi sakin hareket ediyor. Zirvenin ertelenmesine verdiği tepki ise neredeyse “sabırlı bir yetişkinin, disiplinsiz bir çocuğu yönetmesi” gibiydi. Xi Jinping gülümsüyor. Çünkü Trump, onun yerine işi kendi yapıyor. Ve Xi’nin bildiği temel bir gerçek var: Jeopolitikte belirleyici avantaj, en yüksek sesle konuşana ya da en hızlı hareket edene değil, başkaları koştururken oyunun kurallarını şekillendirebilene aittir.




