Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'nde Bölgesel Güvenlik Direktörü ve Orta Doğu Güvenliği Kıdemli Araştırmacısı Emile Hokayem, La Grande Continent'teki "Tahran’a göre stratejik hayatta kalma doktrini: İran’ın Hürmüz’deki planlarını çözümlemek" yazısında savaşın gidişatını ve bittiğinde nelerin olabileceğini yazdı.

Hürmüz’ün abluka altına alınmasına rağmen, askeri açıdan bakıldığında ABD’nin İran karşısındaki operasyonel üstünlüğü görünüyor. Bazı uzmanlara göre Trump savaşı kazanıyor. İran’ın güç projeksiyonu kapasitesinin %80’den fazla azaldığı ve her geçen gün daha da zayıfladığı belirtiliyor. Ancak Emile Hokayem bu fikre katılmıyor.

"Bu analiz beni pek ikna etmiyor. İran’ın kayıplarının çok büyük, hatta sistemik olduğunu inkâr etmiyorum. Ancak bu kayıplardan söz ederken İran’ın kurduğu “kaldıraç etkisini” de hesaba katmak gerekir.

Sadece askeri verilere odaklanmak hata olur. Nitekim Ukrayna savaşının başında güç dengelerini değerlendirirken de aynı hatayı yaptık. Tank, uçak ve füze sayıları önemli, ancak çatışmaları yalnızca nicel verilerle analiz etmek yetersiz kalır.

Eğer sadece verilere bakarsak, ABD ve İsrail’in savaşın ilk aşamasında İran ordusuna, Devrim Muhafızlarına ve savunma sistemine büyük zarar verdiği doğru. Ancak bu rakamlara fazla odaklanmak, en az bunlar kadar önemli başka bir gerçeği gözden kaçırmamıza neden olabilir."

Peki o gerçek nedir? Hokayem şöyle anlatıyor:

"İran, bu savaşın ağırlık merkezinin nerede olduğunu anladı: Hürmüz Boğazı. Çünkü bu boğazın kapanmasının Körfez ülkeleri ve küresel ekonomi üzerindeki etkisi son derece büyük.

Stratejik başarı, hedeflerle araçların uyumuna bağlıdır. Ancak İran uzun süredir ne caydırıcılık sağlayabilecek ne de kendini savunabilecek bir konumdaydı. Bu, rejim için büyük bir stratejik başarısızlıktır.

Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı’nı bir kaldıraç olarak kullanmayı başardı. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin başarısızlığı küçümsenemez."

"Amaç ablukadan çok sürekli bir maliyet yaratmak"

"İran’ın hedefi, boğazı tamamen kapatmak değil; sürekli ve maliyetli bir tedirginlik yaratmak.

İran’ın deniz mayınları, dronları ve füzeleri psikolojik boyutu güçlü bir “yıpratma stratejisinin” parçasıdır. Amaç büyük yıkım yaratmak değil, sürekli bir tehdit algısı oluşturmaktır. Bunun için her gün büyük başarılar elde etmek gerekmez; sembolik hamleler yeterlidir.

İran şu anda seçici bir kontrol uyguluyor. Bu strateji, ülkeleri savaştaki tutumlarına göre ödüllendirme veya cezalandırma mantığıyla işliyor. Aynı zamanda geçişlerin bir bedeli olması sağlanıyor: ödeme yapan, İran’ın otoritesini de kabul etmiş oluyor.

Bu durumda deniz trafiğinde tam bir kontrol sağlanması aylar alacaktır. Ancak bu süreç unutulmayacak ve herkes tekrar yaşanabileceğini hesaba katacaktır. ABD, deniz ticaretinin ve serbest dolaşımın garantörü olarak ciddi bir prestij kaybı yaşayabilir."

Peki Hürmüz eski haline dönebilir mi? Hokayem'e göre 28 Şubat öncesine dönmek nerereyse imkansız:

"En pratik çözüm, İran rejimini ayakta tutan ve stratejisini kabul eden bir siyasi anlaşma olabilir. Ancak böyle bir anlaşmanın şartları ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri için kabul edilemez olacaktır.

Bu nedenle 28 Şubat öncesi duruma dönmek neredeyse imkânsız. Bölgeyi aylar, hatta yıllar sürecek bir istikrarsızlık bekliyor.

ABD’nin planı ise net değil. Hava, deniz ve kara unsurlarını içeren karmaşık bir operasyon öngörülüyor. Ancak bu güçler uzun süre bölgede kalmak zorunda kalabilir ve ciddi risk altında olacaktır.

Trump ise sabırsız görünüyor. ABD Başkanı, Hürmüz’den geçen ülkelerin güvenliğini kendilerinin sağlaması gerektiğini açıkladı. Bu da ABD’nin bu yükü üstlenmek istemediğini gösteriyor."

Hokayem, İran’ın gelecekteki rolünü de açıklıyor:

"İran artık güçlü bir bölgesel aktör olamayacak. Zaten bu kapasitesini büyük ölçüde kaybetmişti. Bölgedeki müttefikleriyle olan güven ilişkisi de ciddi şekilde zayıfladı.

Hizbullah’ın İran’a destek vermemesi ya da verememesi caydırıcılık gücünün çöktüğünü açıkça gösteriyor.

Önümüzdeki yıllarda İran ekonomik, siyasi ve lojistik açıdan ciddi zorluklarla karşı karşıya kalacak. Komşularıyla ilişkileri de bozulacak.

Ancak buna rağmen İran artık net bir hedef belirledi: hayatta kalmak. Ve bunu sağlamak için dünyaya maliyet yükleyebileceği araçları biliyor. Ayrıca rakiplerine kıyasla daha yüksek bir 'acıya dayanma eşiğine' sahip."

İran'ın saldırılarında kırılganlıkları gözler önüne serilen Körfez ülkeleri ne yapacak?

"Körfez ülkelerinin güvenlik stratejileri de sarsıldı. ABD’den silah alarak güvenlik garantisi elde etme modeli artık sorgulanıyor.

Bu ülkeler ABD’ye yatırım yaparak ve İsrail ile ilişkiler geliştirerek güvenlik sağlamaya çalıştı. Ancak bugün ABD’nin mutlak koruma sağlayamadığı görülüyor. Ayrıca Washington üzerindeki etkilerinin İsrail’e kıyasla sınırlı olduğu da ortaya çıktı.

Bu durum uzun süre etkisini sürdürecek bir güven krizine yol açtı.

İsrail’in hedefleri de farklı: İran’ın askeri ve ekonomik altyapısını tamamen yok etmek. Bu ise İran’ın çökmesine veya radikalleşmesine yol açabilir. Ancak Körfez ülkeleri böyle bir senaryoyu istemiyor.

İran ile ilişkiler ise artık onarılamayacak kadar zarar gördü. Hürmüz’deki strateji ve enerji altyapılarına yönelik saldırılar, bölgenin istikrarını tehdit ediyor.

Bölge bir stratejik dönüşümün eşiğinde. Körfez ülkeleri savunma kapasitelerini artıracak, hatta nükleer caydırıcılık arayışına girebilir.

İran da nükleer silah geliştirmemiş olmasının bir hata olduğu sonucuna varabilir. Bu düşünce Körfez ülkelerinde de güç kazanacaktır.

Aynı zamanda bu ülkeler ekonomilerini istikrara kavuşturmaya ve yeni ittifaklar kurmaya çalışacak. ABD dışındaki ortaklara daha fazla yönelerek daha somut güvenlik garantileri talep edecekler.

Bazı ülkeler hem güçlü hem de kırılgan durumda. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri ekonomik gücü ve altyapısıyla dayanıklı olsa da risklere açıktır.

Suudi Arabistan büyüklüğü ve çeşitliliği sayesinde daha dirençlidir.

Buna karşılık, Kuveyt ve Katar, Hürmüz’e bağımlılıkları nedeniyle daha kırılgandır. Bahreyn ise sınırlı kaynakları nedeniyle daha savunmasızdır.

Ancak bu tablo bir çöküş anlamına gelmez. Körfez ülkeleri güvenliklerini güçlendirmek ve ekonomik modellerini yeniden şekillendirmek zorunda kalacaktır.

Körfez ülkeleri uzun süre halklarına güvenli bir ortam sundu. Ancak İran, bu zayıf noktayı fark etti.

İsrail toplumu çatışmaya alışkın ve daha hazırlıklı. Buna karşılık, Körfez toplumları uzun süre savaş deneyiminden uzak kaldı ve bu tür riskleri yönetmeye hazır değil.